Ne Vlahovic ne Cerny: Beşiktaş'ın zaferinde onun imzası var
Marsilya aslında iki bin altı yüz yıllık bir Ege hikayesidir. Çünkü Fransızların Marseille dediği bu büyük Akdeniz kentinin ilk temelini, MÖ 600’lerde Foça’dan yelken açan denizciler attı. Foçalıların Ege’den taşıdığı o hikâyeye bu gece Beşiktaş kendi hikâyesini ekledi. UEFA Avrupa Ligi’nin ilk maçında siyah-beyazlılar, Marsilya’yı 4-1 gibi görkemli yenerek Fransızların kalesine siyah-beyaz bir zafer bayrağı dikti.
Beşiktaş öyle hızlı başladı ki maça, sanki doksan dakikayı yirmi dakikaya sığdırıp hesabı erkenden kapatmaya karar vermişti. Siyah-beyaz formalar Marsilya’nın üzerine dalga dalga gidiyordu. Daha ilk çeyrek dolmadan Olaitan’ın ince işçilik isteyen asistinde İlhan golü buldu. Beşiktaş aradığı kapıyı erkenden açmıştı.
Ama futbol bazen ateşle su arasındaki o ince çizgidir. Beşiktaş’ın kazanma hırsı saman alevi gibi parladı, sonra birden söndü.
Dakikalar ilerledikçe Marsilya önce oyuna ortak oldu, sonra oyunun sahibi. Fransızlar topu kazandıkları anda çok adamla ve büyük bir süratle çıktılar; Beşiktaş savunmasını her seferinde eksik, orta sahasını geride bıraktılar. Savunmayla orta saha arasındaki mesafe açıldıkça Marsilya’nın önünde İstanbul trafiği değil, Akdeniz otobanı vardı.
Abdallah beraberliği getirdi. Nübel birkaç kez kalesinin kapısına kilit vurmasa Marsilya ikinci golü de bulabilirdi.
Futbolda enerji sadece bacakta değil, mesafelerde de tükenir. İlk 20 dakikada yoğun tempoyla yorulan Beşiktaş’ın hatları birbirinden uzaklaştıkça Marsilya’nın futbolu kolaylaştı.
Yine de futbolun cilvesi işte...
İlk yarının son dakikasında Orkun o inanılmaz golü kaçırmasa Beşiktaş kötü oynadığı bölümün bütün günahlarını bir tek vuruşla affettirip soyunma odasına önde girecekti.
Ama Orkun kaçırdı.
Ve Beşiktaş, fırtına gibi başladığı devreyi rüzgarını kaybetmiş bir yelkenli gibi bitirdi.
Ama ikinci yarıda sahneye bambaşka bir Beşiktaş çıktı.
İşte teknik direktörün bir maça parmağını nasıl soktuğunun açık fotoğrafı buydu. Italiano iki stoperini öne çıkardı, savunmayla orta saha arasındaki o koca boşluğu kapattı, merkezi yeniden Beşiktaş’ın mülkü yaptı ve oyunu iki kanada yaydı. İlk yarının sonunda rüzgarını kaybetmiş o siyah-beyaz gemi, soyunma odasından çıktığında artık pupa yelken gidiyordu.
Önce Cerny sağ çaprazdan öyle güzel vurdu ki top Marsilya ağlarına bir gol gibi değil, bir ressamın son fırça darbesi gibi düştü. Fransızlar daha ne olduğunu anlayamadan bu kez Murillo yükseldi; usta işi bir kafa vuruşuyla skoru 3-1’e taşıdı.
Dört dakika. İki gol.
İlk yarıda Marsilya’nın peşinden koşan Beşiktaş gitmiş, ikinci yarıda Marsilya’yı peşinden koşturan Beşiktaş gelmişti.
Sonra İlhan’ın direkte patlayan şutu... Direk, Marsilya’nın imdadına yetişen son Fransız gibiydi. Ama o da yetmedi. Bir kez daha Olaitan sahneye çıktı; müthiş asistinde Poku topu ağlara gönderdi ve tabelaya dördüncü golü yazdırdı.
İşte Beşiktaş buydu.
Ne Trossard’ın yokluğu ne ilk yirmi dakikada harcanan o müthiş enerjinin yorgunluğu... Bu gece belli olmuştu; Beşiktaş’ın önüne hangi engel çıkarsa çıksın, siyah-beyazlıların durmaya niyeti yoktu.
Ve futbol bir kez daha gösterdi ki bazen bir maçı değiştirmek için on bir futbolcuyu değiştirmeye gerek yoktur. Onların sahada durduğu yeri değiştirmek yeter.
Beşiktaş’ın bu sezonki en büyük transferi ne Vlahovic’tir, ne Trossard, ne de Nübel.
En büyük transfer Vincenzo Italiano’dur.
Maçın sonunda tribünlerden yükselen “Italiano! Italiano!” sesleri de bir tezahürattan çok, hakkın teslimiydi.
Ona da, futbolcularına da helal olsun..