Köprülerin ve otoyolların geleceği: Bugünün hesabı, yarının bedeli

Değerli okurlarım,

Aşağıdaki çok önemli makaleyi 100'ü aşkın yaşına karşın, kalbi halâ genç insanlara özgü vatana hizmet sevdasıyla çarpan emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ kaleme aldı.

Ayrıntılı bir incelemeniz ürünü olan makaleyi birlikte okuyalım.

***

5 Eylül 2026’da yayımlanan 11750 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, köprü ve otoyollarda özelleştirmenin kapsamını genişleterek, 30 yıllık işletme hakkı devrinin önünü açtı. Yabancı şirketlere devir ihtimalinin kamuoyunda doğurduğu güçlü tepki, kararı Türkiye gündeminin ön sıralarına taşıdı.


MUHALEFETİN İTİRAZI: “GELECEĞİMİZİ SATIYORSUNUZ”

“Altın yumurtlayan tavuğu kesmek” benzetmesi, muhalefetin itirazının özünü anlatmaktadır: Geçmiş kuşakların kaynaklarıyla oluşturulmuş, bugün yüksek tutarda ve düzenli gelir sağlayan altyapı varlıklarının uzun yıllar boyunca özel işletmecilere bırakılması, yıllar içinde artarak gelecek kuşaklara kaynak sağlaması beklenen kamu gelirlerinin zayıflatılması demektir. Bugünün kasası doldurulurken, gelecek kuşakların dayanacağı sürekli gelir kaynağı elden çıkarılmaktadır.

Muhalefet bu kararın seçim döneminde ihtiyaç duyulan mali kaynağı oluşturmak amacını taşıdığı yorumunu yaptı:Bu itiraz açık biçimde “seçim kazanmak için para lazım” ve “seçim ekonomisini finanse etmek için satış yapılıyor” şeklinde ifade edildi.

Açıklamalarda ayrıca, bugün ücretsiz kullanılan bazı çevre yollarının ücretlendirilmesi ve özel işletmecilerin kâr hedefleri doğrultusunda geçiş bedellerinin yükselmesiyle, vatandaşın ulaşım maliyetinin artabileceği ileri sürüldü.

Ayrıca gelir ve gider rakamları üzerindeki anlaşmazlık da sürüyor. Özelleştirme İdaresi, açıklanan tutarın kâr değil gelir olduğunu ve önemli giderler içerdiğini belirtirken; muhalefet gelirin düşük, bakım masraflarının yüksek gösterildiğini savunuyor. Bu hesap tartışmasının ayrıntılarına girmeyeceğim.

Benim asıl üzerinde durmak istediğim, milletin kaynaklarıyla kurulmuş ve düzenli gelir üreten altyapının otuz yıllık getirisinin, iktidarın bugünkü siyasi ihtiyaçları uğruna feda edilme ihtimalidir. Böyle bir tercihin bedeli, vazgeçilen gelirle sınırlı kalmaz; Türkiye’nin itibarına, hukuki yükümlülüklerine ve stratejik hareket serbestisine de yansır.

ÜLKE İTİBARININ KAYBEDİLMESİNİN AĞIR BEDELİ

Bir ülkenin itibarı; sözünün ağırlığını, taahhütlerine duyulan güveni ve zor zamanlarda bulabileceği desteği belirler. İtibarını yitiren devletin diplomasi masasında pazarlık gücü zayıflar, seçenekleri daralır; milli menfaatlerini korumanın ve gelişmelere yön vermenin bedeli ağırlaşır. Uzun yılların tutarlı politikalarıyla kazanılan güven, öngörüsüz kararlarla kısa sürede aşınabilir; yeniden kazanılması ise nesillerin emeğini gerektirebilir.

Devlet hizmetinde ve diplomasi masalarında geçen uzun yıllar bana şunu öğretti: Bir devletin dış dünyadaki ağırlığı, kendi geleceğine sahip çıkabilmesine, müzakereyi kendi şartları ve takvimi içinde yürütebilmesine ve menfaatine aykırı bir teklifi reddedebilmesine bağlıdır. Bir yönetim, iktidarını sürdürmek ve seçim kazanmak uğruna kaynak bulmayı devlet sorumluluğunun önüne koyarsa, yalnızca kendi siyasi çaresizliğini ilan etmekle kalmaz; karşısındakilere de bu zaafı kullanabilecekleri mesajını verir.

Kamu varlıklarının ekonomik değerlerinin haraç mezat elden çıkarılması durumunda, bu tablo ülkenin ekonomik çöküntüye sürüklendiğinin dış dünyaya ilanına dönüşür. Düzenli gelir sağlayan köprü ve otoyolların otuz yıllık geleceğini bugünün bütçe açığına veya seçim ekonomisine feda etme ihtimali, Türkiye’yi kendi birikimini koruyamayacak kadar sıkışmış bir ülke görüntüsüne mahkum eder. Türkiye’ye böyle bir görüntü katiyen yakışmaz. Bir hükümetin iktidarda kalma isteği, devletin kaynak ihtiyacıyla bir tutulamaz; Cumhuriyet’in birikimi, herhangi bir iktidarın siyasi geleceği uğruna tüketilemez.

Tarihimiz, bir yönetimin aldığı mali kararların bedelini sonraki kuşakların ödemek zorunda kaldığına acı biçimde tanıklık etmiştir. Osmanlı’nın borçlarını ödemek üzere belirli kamu gelirlerinin idaresi Düyun-u Umumiye’ye bırakılmış; Cumhuriyet, devraldığı borç payının tasfiyesini ancak 1954’te tamamlayabilmiştir. Bugünkü işletme hakkı devri elbette farklı bir işlemdir. Ancak tarihin verdiği ders açıktır: Bugünün mali sıkışıklığını gidermek adına yarının gelir kaynaklarını elden çıkarmak, gelecek nesillerin omuzlarına ağır bir yük bindirir.

GELECEĞİ BAĞLAYAN SÖZLEŞMELERİN TAŞIDIĞI RİSKLER

Köprü ve otoyolların geleceğini tartışırken, yakın geçmişte aynı konuda verilmiş bir kararı hatırlamak gerekir. 17 Aralık 2012’de, iki Boğaz köprüsünü ve otoyolları kapsayan 25 yıllık işletme hakkı devri ihalesinde en yüksek teklif, 5.7 milyar dolar olmuştu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptırdığı değerlemeler karşısında bu bedeli yetersiz bulmuş ve “Ben bunu verirsem vatana ihanet ederim, halkıma ihanet ederim” demişti. Bu değerlendirme doğrultusunda ihale, Şubat 2013’te Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından iptal edildi. Bu sözler, kamu varlığının değerini koruma sorumluluğunun ağırlığını ortaya koyuyordu.

O gün yirmi beş yıllık devir için gösterilen hassasiyeti, bugün otuz yıllık devir için de beklemek hakkımızdır. Dönemlerin ekonomik şartları ve ihale kapsamları değişebilir. Milletin menfaatini koruma ölçüsü, hükümetin kaynak ihtiyacına göre değişemez.

İhaleye katılmayı düşünen yabancı yatırımcıların, işlemin hukuki dayanağını ve ileride karşılaşabilecekleri itirazları dikkatle değerlendirmeleri beklenmelidir. Kamu adına kullanılan yetkinin amacına uygunluğu ve kamu yararının nasıl gözetildiği, işlemin hukuki denetiminde önem taşır. Tarafların üzerinde anlaştığı şartlar, bedelini taşıyacak toplumun ve gelecek kuşakların menfaatleri bakımından da hesap verilebilir olmalıdır.

İşlemin yol açabileceği siyasi tartışmalar, sonraki yönetimlerin konuyu yeniden ele almasına; işlemin veya sözleşmenin geçerliliğinin sorgulanmasına ve iptal istemine yol açabilir.

BOĞAZ KÖPRÜLERİ VE OTOYOLLAR: SITRATEJİK ÖNEM VE GELECEĞİ BAĞLAYAN KARARLAR

Türkiye’nin jeopolitik konumu, stratejik ulaşım altyapısına ilişkin kararların milli güvenliğin uzun vadeli gerekleriyle birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılar. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan Türk Boğazları, ülkemizin güvenliği ve bölgesel dengeler bakımından hayati önem taşır. Montrö Sözleşmesi’nin Türkiye’nin güvenliğini gözeten geçiş rejimi ve bu rejimin korunmasına gösterdiğimiz titizlik, Boğazlar bölgesinin taşıdığı stratejik hassasiyetin ifadesidir.

Montrö’nün düzenlediği denizden geçiş rejiminden ayrı olarak, aynı bölgedeki kara ulaşım bağlantılarının güvenliği ve sürekliliği de milli savunma açısından titizlikle değerlendirilmelidir. Boğaz köprüleri ve ana otoyollar; milli savunmanın, askeri sevkiyatın, üretimin ve afet yönetiminin temel dayanakları arasındadır. Bu stratejik ulaşım damarları üzerinde otuz yıllık ekonomik ve hukuki yükümlülükler kurulurken, ülkenin savaşta, afette ve kriz anlarında duyacağı ihtiyaçlar öncelikle gözetilmelidir.

Bir güvenlik krizinde askeri sevkiyat, yol kullanımının bütünüyle yeniden düzenlenmesini zorunlu kılabilir. Büyük bir depremde ise belirli güzergahların ücretsiz tutulması, yardım araçlarına öncelik verilmesi ve bazı geçişlerin tahliyeye ayrılması gerekebilir. Böyle anlarda ulaşımın sürekliliği sağlanmalı ve devletin kararları gecikmeden uygulanmalıdır.

Kriz anında devletin müdahale yetkisi, askeri ve sivil geçiş öncelikleri ve bu kararların mali sonuçları nasıl güvence altına alınacaktır? Otuz yıl boyunca Türkiye’nin hangi güvenlik tehditleriyle, afetlerle ve ulaşım ihtiyaçlarıyla karşılaşacağını bugünden bilemeyiz. Devlet aklı, bu belirsizlik karşısında gelecekte ihtiyaç duyulacak karar serbestisini korumayı gerektirir. Türkiye’nin stratejik ulaşım altyapısını böylesine uzun vadeli yükümlülüklere bağlamayı, ülkenin güvenliği ve hareket kabiliyeti bakımından ağır bir hata olarak görüyorum. Bu konuda özellikle askeri makamlarımızın değerlendirmelerinin alınmasının ve ortaya koyacakları güvenlik gereklerinin titizlikle yerine getirilmesinin zaruri olduğu ortadadır.

HÜKÜMETLER GEÇİCİ, DEVLET KALICIDIR

Devlet adına alınan kararların asıl bedeli, çoğu zaman sonraki kuşakların önündeki seçenekler daraldığında ortaya çıkar. Bugün yararlı diye sunulan bir karar, yarın ülkenin aşmak için ağır bedeller ödeyeceği bir mecburiyete dönüşebilir.

Devletin kalıcı menfaatleri, hiçbir iktidarın siyasi geleceği için kaynak bulma arayışına tabi kılınamaz. Türkiye’nin itibarı, gelecek kuşakların gelirleri ve ülkenin stratejik hareket serbestisi aynı sorumluluğun parçalarıdır. Bir hükümet, kendisinden sonrakilere ülkeyi yönetme yetkisiyle birlikte, bu yetkiyi kullanabilecekleri kaynakları ve hareket alanını da bırakmakla yükümlüdür.

Bu nedenle, bağlayıcı uzun vadeli yükümlülükler doğmadan, iki Boğaz köprümüzü ve önemli otoyollarımızı kapsayan bu özelleştirme projesinden vazgeçilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Bugünün siyasi hesabı uğruna yarının Türkiye’sini gelirinden ve seçeneklerinden mahrum bırakmaya hakkımız yoktur.

Hükümetler geçicidir. Devlet kalıcıdır. Cumhuriyet’in birikimini korumak, onu yönetenlerin tarih karşısındaki sorumluluğudur.

Uğur Dündar Satış