Bir günlük iş, büyük sorumluluk: İş kazasında sorumlu kim?

Kıvanç Tatlıtuğ’un İstanbul Göktürk’teki evinde yaşanan ve Türkmenistan vatandaşı bir çalışanın çatıdan düşerek ağır yaralandığı olay, kamuoyunda farklı yönleriyle tartışılıyor.

Olayın magazin tarafını bir kenara bıraktığımızda ise çalışma hayatı ve sosyal güvenlik açısından üzerinde durmamız gereken çok daha önemli bir tablo karşımıza çıkıyor.

Çünkü bir iş kazası meydana geldiğinde yalnızca “Kaza nerede oldu?” sorusunun cevabı yetmez.

Asıl önemli olan, o işin nasıl kurulduğu ve nasıl yürütüldüğüdür.

Bir sosyal güvenlik uzmanı olarak böyle bir olayda benim için ilk mesele, birilerini peşinen sorumlu ilan etmek değil; çalışma ilişkisinin gerçek taraflarını ortaya çıkarmaktır.

Bir evde kaza meydana gelmesi, tek başına o evin sahibini işveren yapmaz.

Aynı şekilde, “Bu işi bir firmaya vermiştim” demek de her durumda bütün sorumluluğun otomatik olarak ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Hukukun bakacağı yer, olayın vitrini değil, arka planıdır.

Çalışanı kim işe çağırdı?

Ücreti kim belirledi ve kim ödedi?

Yapılacak işi kim tarif etti?

Çalışan kimin talimatıyla hareket etti?

İşin sevk ve idaresi kimdeydi?

Çatıya çıkılması yönünde talimat verildiyse bunu kim verdi?

Bütün bu soruların cevabı, olayın sosyal güvenlik ve iş hukuku boyutunun anlaşılması açısından büyük önem taşıyor.

Bir tadilat işi bağımsız bir firmaya verilmişse ve firma kendi çalışanlarını getiriyor, ücretlerini kendisi ödüyor, işi kendi organizasyonu içerisinde yürütüyor ve çalışanlarına kendisi talimat veriyorsa çalışma ilişkisinin öncelikle o firma yönünden incelenmesi gerekir.

Fakat uygulamada hayat her zaman sözleşmelerde yazıldığı kadar basit ilerlemiyor.

Kâğıt üzerinde bir firma bulunabilir ancak işin fiilî yürütülüşünde başka kişiler doğrudan talimat veriyor veya çalışma organizasyonuna müdahale ediyor olabilir.

İşte bu nedenle sosyal güvenlik hukukunda kâğıdın yanında fiilî durum da önemlidir.

Sigortasız çalıştırmak sorumluluğu ortadan kaldırmaz

Bu olay vesilesiyle toplumda yerleşmiş önemli bir yanlış algıya da değinmek gerekiyor.

Bir kişinin SGK’ya bildirilmemiş olması, çalışma ilişkisinin hiç olmadığı anlamına gelmez.

Zorunlu sigortalılık açısından belirleyici olan yalnızca sisteme bildirim yapılmış olması değildir. Fiilen bir hizmet ilişkisi bulunup bulunmadığı da araştırılır.

Dolayısıyla bir kişinin kayıt dışı çalıştırılmış olması, işveren açısından bir koruma sağlamaz.

Tam tersine, yapılan incelemede hizmet ilişkisi tespit edilirse sigortalılık ve buna bağlı yükümlülükler ayrıca gündeme gelir.

Burada önemli olan, kişinin gerçekten kimin yanında ve kimin hesabına çalıştığının ortaya çıkarılmasıdır.

İş kazası bakımından da SGK mevzuatı işverene açık sorumluluklar yüklüyor.

4/a kapsamında çalışan bir sigortalının geçirdiği iş kazasının, genel kural olarak kazadan sonraki üç iş günü içerisinde SGK’ya bildirilmesi gerekiyor.

Ancak bildirimi kimin yapacağı sorusunun cevabı için önce işverenin kim olduğunun belirlenmesi gerekir.

Bu nedenle böylesi bir olayda SGK açısından temel meselelerden biri şudur:

Bu çalışanın sigortalılık yükümlülüğü kime aitti?

Sorunun düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.

Yabancı çalışan için farklı bir boyut daha var

Yaralanan kişinin yabancı uyruklu olması, olayın çalışma mevzuatı açısından ayrıca incelenmesini gerektiriyor.

Türkiye’de yabancıların çalışabilmesi kural olarak çalışma iznine veya çalışma izni muafiyetine bağlıdır.

Ancak burada yalnızca kişinin cebinde bir çalışma izni bulunup bulunmadığına bakmak yeterli olmaz.

Çalışma izninin kapsamı da önemlidir.

Süreli ve bağımlı çalışma izinleri belirli bir işveren yanında, belirli bir iş veya işyerinde çalışma esasına göre düzenlenebiliyor.

Dolayısıyla bir yabancının başka bir işveren yanında çalışma izninin bulunması, o izinle Türkiye’nin herhangi bir yerinde istediği kişinin yanında çalışabileceği anlamına gelmez.

Bu olay bakımından da kişinin çalışma izni bulunup bulunmadığı kadar, varsa bu iznin hangi işveren ve hangi çalışma kapsamında düzenlendiğinin açıklığa kavuşması gerekir.

Günübirlik çalışma konusunda da toplumda tehlikeli bir rahatlık var.

“Bir günlüğüne geldi.”

“Birkaç saat çalışacaktı.”

“Yevmiyesini verip gönderecektik.”

Bu cümleleri günlük hayatta çok sık duyuyoruz.

Oysa çalışma süresinin kısa olması, sosyal güvenlik ve çalışma mevzuatını ortadan kaldırmaz.

Bir insanın o işyerinde bir gün çalışması, onun can güvenliğinin bir günlük olduğu anlamına gelmez.

Çatıya çıkmak sıradan bir iş değildir

Olayın en önemli boyutlarından biri de yüksekten çalışma.

Çatı üzerinde yapılan bir işte düşme ihtimali varsa tehlike artık öngörülebilir durumdadır.

İş sağlığı ve güvenliğinin temel amacı da tam olarak burada başlar.

Kazadan sonra “Nasıl düştü?” diye sormadan önce, kazadan önce “Düşmemesi için ne yapıldı?” diye sormak gerekir.

Gerekli güvenlik tedbirleri alınmış mıydı?

Çalışma alanı güvenli hale getirilmiş miydi?

Uygun ekipman kullanılmış mıydı?

Koruyucu donanım sağlanmış mıydı?

Çalışanın yapacağı işe uygunluğu gözetilmiş miydi?

Ve belki de en önemlisi:

O kişinin çatıya çıkmasına kim karar verdi?

İş kazalarının önemli bir bölümünde asıl sorun, tehlikenin bilinmemesi değildir.

Tehlikenin bilinmesine rağmen işin bir şekilde yapılmaya devam edilmesidir.

İş sağlığı ve güvenliği kültürü de tam burada başlıyor.

Bir insan düştükten sonra kusur oranlarını tartışmak yerine, o insanın hiç düşmeyeceği çalışma düzenini oluşturmak gerekir.

“Bir günlük iş” anlayışını değiştirmeliyiz

Kıvanç Tatlıtuğ’un evinde meydana gelen olayın hukuki sorumluluğunun kimde olduğu yapılacak incelemeler, elde edilecek belgeler, tarafların ifadeleri ve gerektiğinde yargı süreci sonunda ortaya çıkacaktır.

Kamuoyuna yansıyan açıklamaların birbirinden farklı olduğu bir aşamada herhangi bir kişiyi kesin biçimde sorumlu ilan etmek doğru olmaz.

Fakat bu olay bize başka bir gerçeği çok açık şekilde gösteriyor.

Türkiye’de günübirlik işler konusunda ciddi bir kayıt dışılık alışkanlığımız var.

Ev tadilatlarında…

Temizlik işlerinde…

Boya ve tamiratlarda…

Taşıma işlerinde…

Küçük inşaatlarda…

“Bir gün gelecek, işini yapıp gidecek” düşüncesi hâlâ çok yaygın.

İşte çalışma hayatının en büyük yanılgılarından biri budur.

Çünkü iş kazası, çalışanın kaç gün çalıştığına bakmıyor.

İnsan hayatı açısından bir saatlik çalışma ile on yıllık çalışma arasında hiçbir fark yok.

Bazen yalnızca birkaç saat süreceği düşünülen bir iş, bir insanın hayatını geri dönülmez biçimde değiştirebiliyor.

O zaman da yıllardır görmezden gelinen sorular bir anda önem kazanıyor:

Bu insan kimin çalışanıydı?

Sigortası neden yapılmadı?

Çalışma izni uygun muydu?

İşi kim verdi?

Talimatı kim verdi?

Güvenlik tedbirlerini kim alacaktı?

Ve bütün bunların sonunda dönüp aynı noktaya geliyoruz:

Çalışma hayatında sorumluluk, kazanın meydana geldiği adres üzerinden değil; gerçek çalışma ilişkisi üzerinden belirlenir.

Bu nedenle bu olayın bize bıraktığı asıl ders, hangi ünlünün evinde yaşandığından çok daha önemlidir.

Bir işçinin ünlü birinin evinde veya sıradan bir apartman dairesinde çalışması sosyal güvenlik hakkını değiştirmez.

Bir gün çalışması da değiştirmez.

Yabancı olması da değiştirmez.

Çalışan insandır ve çalışma hayatındaki bütün sistemin merkezinde önce insan hayatı olmak zorundadır.

SGK açısından yapılacak incelemelerde çalışma ilişkisinin tarafları, sigortalılık yükümlülüğü ve iş kazasına ilişkin sorumluluklar ortaya konacaktır.

Yargı da kendi açısından kusuru ve hukuki sorumluluğu değerlendirecektir.

Fakat bizim toplum olarak çıkarmamız gereken sonucu görmek için mahkeme kararını beklememize gerek yok.

“Bir günlük işten ne olacak?” demeyi bırakmamız gerekiyor.

Çünkü bazen bir günlük iş, bir insanın bütün ömrünü değiştirebilir.

Ve sosyal güvenliğin gerçek anlamı da kaza olduktan sonra dosya açmak değil; çalışanı daha işe başladığı anda koruyabilmektir.