Bir düşüşün anatomisi, ortopedisi, psikolojisi...
Gerçek hayat hikâyelerini konu alan ve hastanede geçen diziler çok tutuyor diye ben de size bu hafta kendi hikayemi anlatacağım ama tek bölümde final yapacak merak etmeyin. Entrika yok, ajitasyon yok, yalılar yok, az biraz kan ve acı var, dostluklar, güzel insanlar var. Düşenin dostu olduğuna ikna olacağınız, bir saniyede hayatın nasıl altüst olabileceğiyle ilgili bir yaz hikayesi. Kıssadan hisseler kumpanyası çıkartacağınız süper bağlantılar kuracağım. Bir de kişisel olan politiktir ve ben bunu çok seviyorum.
Bir yaz önce İstanbul. Gene bir yerlere yetişme telaşı. Aynı anda çok iş yapmanın zorunlu olduğu, kafadaki tilkilerin kuyruklarını çarpıştırmamaya çalışan bir akıl tutulması. Ve derhal yasaklanması gereken bol ve uzun paçalı pantolon. Olay örgüsü için bu detaylar çok önemli. Şehirde sıradan bir gün yani. Sahne şöyle başlıyor; pantolon paçalarının ayakkabı altında toplanması ile bir anda kaldırımdan asfalta uçan kahramanımız, yani ben. Ne ayağım bir şeye takıldı ne de bir çukura girdim. Kafa üstü, heykel gibi öylece yere çakıldığım. Asfaltla öpüştükten sonraki süre kayıp. Düşene ve düşünce çok gülerim ama bu epey dramatikti. Siz de çok gülmeyin otorite sinirleniyor, kahkahamıza bile ters kelepçe yapıyorlar, dikkat.
Beş haftadır menopoz yazarken size ara ara dedim ki, kemikler, kemikler, kemikler. Burası çokomelli ve çok önemli dedim. Az önceki kısacık bir andan sonra iki büyük kırıkla yüzleştim. Köprücük kemiği ve femur boynu kırığıyla (bildiğiniz boyun değil, bacakla kalça arasındaki bölge) mükemmel bir performans sergiledim. Kaşım yarıldı, asfaltla yüz göz oldum. Hava sıcak, şort giysene be kadın. Erkek gözünden, sözün şiddetinden kaçayım derken kendimi evden çıktığımın üçüncü dakikasında yerde, on beşinci dakikasında ambulansta, kırk beşinci dakikasında acil serviste buldum.
Yaz ve hafta sonu olması, İstanbul’un tahammül sınırlarını zorlayan trafiğinden bir parça yırttığımız zamanlardı. Bu, şükür duaları listesine yazılması gereken bir detay. Çünkü başa gelen her kötünün daha da kötüsünün olması ihtimali insanda bazen aşırıya kaçan, gereksiz şükürlere yol açabiliyor. Bunun kökeninde keşkeler için artık yapılacak bir şey kalmaması da olabilir.
Mesela sadece kaşım patladı, kafa içi kanama olmadı; çok şükür. Ya boynum kırılsaydı; Allah korudu, çok şükür. Kalıcı bir sakatlık olmadı; çok şükür. Yalnız bu sonuncusuna gerçekten şükür.
Neyse, işin spiritüel kısmına ara sıra tekrar dönebilirim çünkü yakınlarım kaçıncısı gerçekleşen bu düşme, çarpma sonrası kırılmalara tıbbi açıklama bulamadıklarından konuyu nazara, hasete ve kötü enerjilere bağlamakta ustalaştılar. Gerçi basit bir kemik dansitometrisi tüm gerçekleri ortaya koyabilirmiş. Evrenin tıbbi çağrısına nazar boncuklarıyla karşılık vermeseydik sonum belki böyle olmazdı. Ne demişler: Doktorun dediklerini yap, yaptıklarını yapma.
Zamanda tekrar geriye dönelim. Yerdeyim. Bir süre sonra, bana doğru koşan insanların yardımıyla ayağa kalktım, yakındaki otobüs durağının bankına oturdum. Bakın, yerden kalkma, banka yürüme ve hatta ambulansa yürüme işlerini femur boynu kırığıyla yapabildim.
Yani bacağım kalçanın oradan kırılmış ama daha beyne bu bilgi ulaşamamış. Beynin zaten o sırada derdi başka, bu kalabalığı nasıl aşarım diye düşünüyor, gün boyu halletmem gereken işleri tekrar organize ediyor ve ambulansı arayan birine “Ben taksiyle giderim.” falan diyor. Çünkü yazık, sadece kaşımdan akan ve ıslak mendille müdahale edilen kadar yaralandım sanıyor. Aniden kesilen konuşma nedeniyle telefonum sürekli çalıyor, çünkü yürürken boş durmayıp telefonla konuşuyordum. Etrafa saçılan eşyalarım toplanıyor ve bana uzatılan mendili almak için uzandığımda kolum kalkmıyor. İlk sinyal beyne ulaşıyor kolda ya da omuzda bir durumlar var. Ama hala ambulansa şiddetle karşı çıkıyorum, taksiyle giderim falan diye saçmalıyorum. “Ben doktorum” adlı sihirli cümleyi kuruyorum. Birçok zorluğu kolay eder ama o anda pek çalışmıyor çünkü anlamsız bir anda ağızdan çıkmış. Ne yapacaksın, kaşını kendin mi dikeceksin mesela?
Kim olduğunu asla bilmediğim ve ambulansı arayarak benim için en doğru hareketi yapan kişiye çok minnettarım. Kıssadan hisselerden ilki: Kaza anlarında olaya şahit olduysanız 112’yi derhal arayın, adresi ve hastanın durumunu net bir şekilde anlatın ve mümkünse hastayı yerinden oynatmayın. Benim yürümüş olmam büyük hata…
Ambulanstayım. Siren seslerini dışarıdan duymakla o ambulansın içinde hasta olmak bambaşka duygular. Sevgili okurlarım ambulanslara yol verin, bunun tartışması yok. Sihirli cümleyi bu kez doğru yerlerde kullanıyorum; ‘‘Ben doktorum.’’ Sağlık çalışanları arasındaki etik değerlerin çalışıyor olması, çoğu şeyi bozulan sistemlere rağmen bizleri korumaya devam ediyor. Sedyede T.C. kimlik numaramı söylememle tüm sağlık sistemi çalışmaya başlıyor. Yıllardır özel sağlık sigortası yaptırmış olmak bir güvence ama asıl güvence işin ehli ihtisas hastaneleri. Çünkü ne zaman, nerede başınıza ne geleceğini bilemeyiz.
Yollardaki çukurlar, tümsekler şahane zıplatıyor. Karayolları ve belediyeler hayır dualarımı alıyor. Nereye gittiğimizi sorduğumda bana travma için en yakın ve donanımlı hastanenin Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi olduğunu ve oraya gideceğimizi söylüyorlar. COVID-19 pandemisinde kaybettiğimiz değerli hocamızın adını taşıyan hastaneye yani. Çocuk parkından okullara, hastanelerden caddelere yaşayanların adını koymayı beceremediğimizden hep öteki dünyadan gölgeler var üstümüzde.
Yolda şöyle düşünüyorum: Nihayetinde araba çarpmadı, yere düştüm. Kaşım dikilir, omuzumun filmleri çekilir, sonra işlerime bakarım. Bu arada kritik bir anı atladım. Ben yerçekiminin kuvvetine teslim olup yere çakılırken telefonda şehir dışındaki kocam beyle konuşuyordum. Aniden kesilen telefon sonrası o, neye uğradığını şaşırmış hâlde bilgiler almaya başlamıştı. “Abi neredesin… Karın düştü... Çabuk gel... Ambulansa bindiriyoruz…” Onun için korku dolu, geçmek bilmeyen dakikalar ben onu ambulanstan arayana kadar ömrüne kalp sancısı olarak yazılıyor…
Yazmayı burada kesmişim aylar önce. Sizin için reklam arası gibi düşünebileceğiniz bir yer.
Sedyede, acile bırakıldığımda yapayalnızdım. Bilincim kapalı olsaydı da sistem kim olduğumdan bağımsız çalışacaktı belki ama ben o gün baştan sona çok şanslıydım.
Dakikalar içinde monitörize edilmiştim, damar yolum açılmış, kan testlerim alınmış ve filmlerim çekilmek üzere radyolojiye doğru götürülüyordum. Çoğu kez hasta yakınlarına yaptırılan sedyeyle koridorları aşma işini sağlık görevlisi bana moral vererek ve güler yüzle yapıyordu.
Travmada ihtisaslaşmış grubun nasıl çalıştığını gözlemleme şansım oldu böylece. Her gün o acil serviste nasıl mucizelere imza atıldığını anlatsam, stilize edilmiş acil servis dizilerini seyretmezdiniz. Aksiyonun, gerilimin hası gerçeklikte. İtilip kakılmaya alışmış vatandaş ve sürekli hakaret ya da şiddete uğrama tehdidi altında çalışan sağlık personeli, ambulansla ya da ayaktan gelen travma hastaları ve yakınları… Benim olduğum bölümden reyting çıkmaz çünkü her şey olağanın üstünde bir hız ve iyilikle ilerledi. Ama okunmaya değer gene de.
Düşme haberi de kötü haber kategorisinde olduğundan çabuk yayıldı ve bana tanılar konup ameliyat kararı bildirildiğinde iki arkadaşım acil servise ancak ulaşmıştı. Ben gözüne ışık tutulmuş tavşan olduğum için kimseyi aramayı akıl etmemiştim. Ancak arka tarafta kocam bey lobisi her tuşa aynı anda basmıştı bile.
Böyle anlarda fazla insan, fazla fikir kaos demek. Bana neler olduğunu ve neler yapılması gerektiğini başucuma gelip anlatan ve müdahale için zamanın çok önemli olduğunu vurgulayan doktoruma onayı çoktan vermiştim bile. Güven ve teslimiyet her şeyin kilidini açıyordu. Haberi alan herkesin hastaneyi arayıp beni tekrar tekrar emanet etmeleriyle doktoruma fenalık gelmiş olsa gerek, “Biz gereken her şeyi yapıyoruz zaten, lütfen artık daha fazla aramasınlar.” dediğinde anladım durumu ve azıcık utandım, biraz da hoşuma gitti.
Ameliyat saatini acilde, sedyede beklerken mesleki deformasyonla triaj yapıyordum zihnimde. O sırada yanıma tüm nezaketiyle genç bir meslektaşım geldi, plastik cerrah olduğunu ve ismini söyledi. Ama o sırada kırık kemiklerim beynimdeki ağrı merkezini fena halde uyarmıştı ve bir şey duyacak mecalim pek kalmamıştı. Başka zaman olsa yüzümün orta yerindeki yarık, morluklar en önemli meselem olabilecekken, özenle onarılan kaşım pek de umurumda değildi. Gözümden yaşlar kendiliğinden süzülüyordu. Elleri dert görmesin şahane bir iş çıkardı.
Basit olarak tanımlanan, aynı seviyeden düşmemin karşılığında oluşan kırıklardan bir tanesi çok kritik bir yerden olmuştu. Femur boynu kırığı olarak adlandırılan bu kırıkta, femur başını besleyen damarların hasar görme riski bulunduğundan zamanında değerlendirme ve uygun cerrahi tedavi çok önemli. İşte beş haftadır neden menopozda kemiklere dikkat dediğimin canlı örnek üzerinden anlatımı size. Doğru ellerde, doğru malzemeyle ve teknikle yapılan ameliyatın hayat kurtarıcı olduğunu ve benim kahraman doktorumun da Mert Onmaz olduğunu söylemek isterim. Yazı boyunca başka isim yok ama teşekkür ve minnetimin adresinde çok sayıda isim var. Acil sedyesinden itibaren her anımda varlığını bildiğim çok kıymetli meslektaşım, sürecin takibi ve devamında da her sorumda beni asla yanıtsız ve ilgisiz bırakmadı. Var olsun.
Tedavide hasta yaşına, kırığın durumuna ve aradan geçen süreye bağlı olarak vidalar kullanılarak kırığı sabitlemek ya da total kalça protezi ile tedavi etmek gibi seçenekler var.
Kalça kırığı, yaşlanmanın en ağır sonuçlarından biri. Özellikle 75–80 yaşından sonra görülme sıklığı katlanarak artıyor; vakaların yaklaşık dörtte üçü kadın ve çoğu ciddi bir kazadan değil, kişinin kendi boy yüksekliğinden basit bir düşmeden sonra meydana geliyor. Kalça kırıklarının yaklaşık yarısını femur boynu kırıkları oluşturuyor. Riskin merkezinde ileri yaş, osteoporoz ve düşme var. Ben bu hikâyenin talihsiz genç kadınıyım. Üstelik mesele yalnızca kırılan kemik değil: Kalça kırığı sonrası bağımsız yaşam ve hareket kabiliyeti ciddi biçimde azalabiliyor ve hastaların yaklaşık dörtte biri ilk yıl içinde hayatını kaybediyor. Menopozla birlikte sıcak basmasından çok daha büyük bir tehdit sessizce pusuda bekliyor, benden söylemesi.
Peri masalımızı yatan hasta katında bozdular tabii. Size baştan sona kusursuz bir deneyim aktarmak isterdim tabii ama sağlık sorunlarını sadece bina yaparak çözemeyeceklerine ikna olamadıklarından nitelikli insan faktörü gene atlanmıştı. Yirmiden fazla odası olan katta, yatan hastalarla ilgilenmesi için nöbete tek hemşire bırakmak bunun bir sonucu. Neyse, ıssızlıkta geçen ağrılı gecemin sabahı aydınlıktı. Vizit sonrası doktorlarımın önerileriyle taburcu olabileceğim bilgisini aldım. Harika. Peki eve nasıl gidilecek? Ambulans gerekiyor. Hastanenin transfer ambulansı yok. Belediyenin var dediler, aradık. Hafta sonu çalışmıyorlarmış! Sağlıkta hafta sonu tatili olduğunu da böylece hepiniz öğrenmiş oldunuz. Özel ambulansla eve nakledildim.
Dikkatli okurlarım fark ettiler mi bakalım, hikâyede bir eksiklik yok mu? Kırık iki, ameliyat bir. Köprücük kemiğimdeki kırık için bir askı ile kolumu gövdeme fikslediler, ameliyatı gerekli görmediler. Bu arada tüm hasarlarımı sol yanımdan almıştım. Ülkem gibiydim, solum tepeden tırnağa yaralı ve o tarafa dönemiyordum. Sağa dönmem de mümkün değil, politik olarak da fiziksel olarak da. Tarafsız bölgede sırt üstü yatıp tavan seyrettim günlerce.
Üç gün sonra aşırı ağrı, tekrar hastane ve bu kez de köprücük kemiği ameliyatı. Burayı hızlı geçiyorum, çünkü detaylar kayıp. Herkesin arkadaşım olduğu bir hastanede ameliyat oldum bu kez. Beni pamuklara sarmak adına hiçbir anını hatırlayamayacağım kadar yoğun ağrı kesiciyle gözümü açmama müsaade etmediler. Bu tatlı rüya da evde bitti ve ağrıdan perişan olduğum günler başladı.
Bu hikâyenin en dramatik kısmı iki ay ayaklarımın yere basmadığı dönemdi. Aşk gibi değil, engelli olarak ayaklarım yerden kesilmişti. Nazarla sersemlik arasında gidip gelen kader çizgimde ben menopoz sonrası kemik ölçümlerimi yaptırıp, tedbirlerimi geç de olsa aldım. Siz de ihmal etmeyin. Bu arada spor yapan, kilosu olmayan ki bu biraz sorun oldu aslında, iyi beslenen, hormon tedavisine hemen başlayan biri olarak biraz ters köşe bir örneğim.
Sadece kemik ölçümlerinin kırık riskini belirlemeye yetmediğini, bunun için farklı değerlendirme skorları olduğunu da eklemek istiyorum. Kemik mineral yoğunluğunun yanı sıra yaş, geçirilmiş kırıklar, aile öyküsü, bazı ilaçlar ve diğer klinik risk faktörleri de kırık riskinin değerlendirilmesinde önemli. Bunları doktorunuzla birlikte hesaplayıp yapılacak tedavileri ve yaşam önerilerini mutlaka dinleyin.
Yoksa ayağınız bir gün yerden kesilir ve hayatınız bir anda altüst olur. Öyle altı üstünden daha güzeldir falan gibi özlü sözlere de inanmayın, altı fena hâlde zor, ağrılı ve can sıkıcı.
Tedavimin ortopedik kısmı bittiğinde başka bir sayfa açıldı. Ev bakımı ve fizik tedavi, her türden rehabilitasyon. Aile, dostlar, arkadaşlar tam da böyle zamanların en büyük zenginliği. İstanbul’un, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından ziyaretime geldiler diyeceğim, inanmayacaksınız ama tam olarak böyle oldu. Yazarken gözlerim doldu. Düşenin dostu oluyormuş; kim olmaz dediyse düşmeden önce dostluğa gerekli önemi ve emeği vermemiş demektir.
Yatak hastası olmanın zorluğunu erken yaşta, çünkü ortopedistler 50’ye genç dediler, neyse ki geçici bir süre yaşadım. Atlatması pek de kolay olmayan bu fiziksel ve psikolojik travmalarımda yanı başımda olan tüm canımın içlerine, beni en sıkısından sarıp sarmalayan, yıkayan, doyuran, güldüren, okutan, arayan, anlayan, iyileşmenin sadece kemik kaynamasıyla bitmediğini bilen ve bunun için kalbimin gölüne mayalar çalan herkese minnettarım.
Gerçekten .ıçımı kırıp evde oturmam, kendimi dinlemem, yavaşlamam, sevdiklerimle sarılıp sarmalanmam gerekiyormuş. Böylece kaybedilen iki ay şenliklere, geniş sofralarda doyumsuz sohbetlere dönüştü.
Her gün saplantılı bir disiplinle, bir buçuk saat süren, oturduğum yerde yaptığım ağırlık egzersizleri ile fizik tedavi seans sayımı beşe düşürerek özel sağlık sigortama görünmez bir iyilik daha yaptım. Kas kitlesini korumak da menopoz için en hayır dualı yatırımlardan. Fizik tedavim de çok özenli geçti. Her aşaması ayrı macera olan ikili, sonra tekli koltuk değnekleriyle yürüme, yüzde yirmi, kırk, altmış ağırlık vererek basma çalışmalarıyla iki ay daha geçti. Sandım ki iki ayağımın üstüne basınca artık her şey tamam. Ama maalesef ağrısız 100–150 metreden fazla yürüyemiyordum.
İçimdeki tüm Pollyanna’ların sonuna gelmiştim. Dört aydır ortada olmayan duygum, “Açılın, ben depresyonum,” diye geldi. Ağlamalar, geleceğe ilişkin korkular, ağrılar, her şeyi en doğru şekilde yapmama rağmen olamayan eski hâlime ağıtlar… Gerçek anlamda yürümem altı yedi ayı buldu. İlk koşma denemem ise tam bir hayal kırıklığıydı.
Çok insanın canını yaktığı ortaya çıkan bol paça mevzusu bir sebepti ama düşmenin bin bir çeşidi olduğunu alıcılarım açılınca fark ettim. Bu yazıyı düşen başka, henüz düşmemiş olan başka okuyacak. Kaldırım devamlılığı olmayan, yayasını yok sayan, araç sürücüsü olunca hiçbir kurala uyulmayan bir memlekette yaşıyoruz, ne olur dikkat. Gerçi kafamıza saksı da düşebilir, yolda elektrik akımına da kapılabiliriz, yaralanmalı ve ölümlü, görünür, görünmez kazalar konusunda menüsü zengin bir memleketiz.
Kemiklerinizi koruyun, aklınıza sahip çıkın. Bugün yardımsız, ağrısız attığım her adıma, aldığım her nefese şükrediyorum. İyileşmemde emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.
Kazanın seneidevriyesinde hasar raporumu sizinle paylaşmış oldum. Kıssadan hisseler size kalmış. Toplumsal olaylar ve felaketler nedeniyle kişisel hikâyelerimizi değersiz sanıyoruz. Oysa tarih artık bizim tanıklık ettiklerimizi nasıl anlattığımızla ilgili yazılıyor.
Mizahın suç sayıldığını, şarkı sözlerinin yasaklandığını, festivallerin, konserlerin iptal edildiğini biz anlatacağız; anlamayacağız ama anlatacağız. Kahkahamızı çaldırmayalım.
Sağlıcakla kalın. Mutlu hafta sonları.