Tuzla davasından Ekrem İmamoğlu'na siyasi yasak çıktı
Ekrem İmamoğlu Tuzla davasında 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. İmamoğlu hakkında ayrıca siyasi yasak kararı verildi. Hüküm Yargıtay incelemesinde onanırsa İBB'de yeniden başkan vekili seçimi yapılacak.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun, eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı'ya yönelik sözleri nedeniyle yargılandığı davanın bugünkü duruşması Silivri'deki Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü'nde görüldü.
Aynı davada daha önce iki kez beraat eden Ekrem İmamoğlu'na 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi. İmamoğlu hakkında ayrıca TCK'nın 53. maddesi uyarınca siyasi yasak kararı da verildi.
Hükmün Yargıtay incelemesinde bozulmadan kesinleşmesi durumunda siyasi yasak da kesinleşmiş olacak. Siyası yasak kesinleşirse İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı için meclis üyeleri arasında yeniden seçime gidilecek.
Hakim, karara ilişkin 2 hafta içerisinde istinaf yolunun açık olduğunu belirtti. Öte yandan istisna bir durum söz konusu olduğu için Yargıtay yolunun da açık olduğu öğrenildi.
"MORALİNİZİ YÜKSEK TUTUN"
Karara tepki gösteren Ekrem İmamoğlu salondan çıkarken şunları söyledi:
“Hepinizi öpüyorum. Benim adıma Türkiye'de karar verecek hiçbir mahkeme yoktur. Benim adıma karar verebilecek hiçbir mahkeme yoktur. Hiçbir mahkemede de atanan hiçbir hakim benim adıma karar vermek için buraya gelmedi. hakkımda karar veremez. Ve yere düşen Türk yargısına sağlam bir tekme vurulmuştur. Hakimler yok hükmündedir. Moralinizi yüksek tutun.”
Halk TV muhabiri Gamze Altunay, davada yaşananları anbean aktardı...
"HAKİMLER YOK HÜKMÜNDEDİR"
Ekrem İmamoğlu salondan çıkarken şunları söyledi:
“Hepinizi öpüyorum. Benim adıma Türkiye'de karar verecek hiçbir mahkeme yoktur. Benim adıma karar verebilecek hiçbir mahkeme yoktur. Hiçbir mahkemede de atanan hiçbir hakim benim adıma karar vermek için buraya gelmedi. hakkımda karar veremez. Ve yere düşen Türk yargısına sağlam bir tekme vurulmuştur. Hakimler yok hükmündedir. Moralinizi yüksek tutun.”
HAPİS CEZASI VERİLDİ
Tuzla davasından Ekrem İmamoğlu'na siyasi yasak çıktı. İmamoğlu'na 2 yıl 1 ay hapis cezası verildi.
"TÜRK YARGISINA BİR TEKME DE SİZ VURMAYIN"
Cumhuriyet savcısından esas hakkında mütalaası soruldu. Savcı, İmamoğlu'nun cezalandırılmasını talep etti.
Ekrem İmamoğlu ise şöyle konuştu:
"Bu mahkemenin burada kurulu olması yüce Türk yargısı adına utanç vericidir ve skandaldır. Bu mütalaayı da bir skandal olarak niteliyorum. Mesnetsizdir, anlamsızdır, kasıtlıdır. Umarım siz, doğru bir karar vermeye yönelik bir adım atarsınız ve yere düşmüş Türk yargısına bir tekme de siz vurmazsınız."
MÜTALAA İÇİN ARA VERİLDİ
İmamoğlu’nun avukatı Nusret Yılmaz, “Bu davada taraflar yer değiştirseydi, büyük ihtimalle dava açılmasına dahi gerek duyulmayacaktı” dedi.
Şadi Yazıcı'nın avukatı, "Şikayetimiz devam etmektedir. Sanığın ve avukatlarının savunmalarına katılmıyoruz" dedi.
Hakim duruşmaya mütalaa için 15 dakika ara verdi.
"12 METREKARE ODAMA 87 MİLYON İLE SIĞIYORUM"
İmamoğlu, "Silivri’den 12 metrekarelik hücremden çıkıp geldim. Bu salondan çıkınca yine hücreye döneceğim. İnanın, ben sevgi dolu kalbimle, milletimin duasıyla ve desteğiyle 12 metrekareye 87 milyon ile sığıyorum. Nefreti, ölmeyi besleyen zihniyet ise bırakın 1150 odalı sarayına sığmayı, 87 milyon ile koca vatanımızda bile buluşamaz ve sığmaz. Cennet vatanımız bile bu zihniyeti taşıyanlara zindan gelir" dedi.
İmamoğlu savunmasını şöyle sonlandırdı:
Benden esirgenen nezaketi kimseden esirgemedim. Gayet de memnunum. İyi insan olmak kadar kıymetli bir sermaye yoktur. Bana gösterilmeyen devlet ciddiyetinden bir adım geri durmadım.
Şimdi bütün bu tablo ortadayken bir de millet bu işe nasıl bir karne veriyor, bunu kısa bir notla önünüze koymak isterim. 2019’da ben Büyükşehir Belediye Başkanı seçildiğimde, aynı seçimde Tuzla’nın belediye başkanı, yani benden şikâyetçi olan eski belediye başkanı, 2019’da 74.227 oy almış. Beş yıl sonra ise tam 10.000 oy kaybederek 64.000 oy alarak seçimi kaybetmiştir. Peki Ekrem İmamoğlu bu şekilde davranarak kayıp mı etmiştir? Hayır. Milletimiz görür. Milletimizin vicdanı çok özeldir. 2019 yılında 69.944 oy alan Ekrem İmamoğlu, 2024 seçimlerinde tam 86.078 oy alarak oyunu neredeyse 17.000 artırmıştır. Buradan da görüyoruz ki bizim milletimiz, nezaketsiz ders, nezaketli olana ödül ve oy verir.
Sayın Yargıç, ben altı yıldır her türlü yargı baskısına, hukuksuzluğa, hatta altı yıldır da değil, ta 2024’ten bu yana 12 yıldır her türlü yargı baskısına, hukuksuzluğa ve masumiyet karinesini hiçe sayan saldırılara maruz bırakıldım ama bir gün bile nezaketi elden bırakmadım, bırakmadım.
Çünkü bu ülkede söylediğim her sözü, inanın, bu hassasiyetle konuşurum. Söylediğim her sözün bir evde bir çocuğun kulağına gittiğini, bir gencin yüreğine, bir annenin duasına, bir babanın umuduna değdiğini biliyorum. Yani benim dilimin bir çocuğu kötü etkilemesine fırsat vermem, gönlüm razı olmaz. Ben onun için her kelimemi, her cümlemi kurarken itinayla kurarım. Bu milletin beni dinlediğini, izlediğini ve sözlerinden bir anlam çıkardığını biliyorum. Bu yüzden öfkeyle değil, vicdanla konuşuyorum. Bu yüzden nefretle değil, sevgiyle konuşuyorum. Bu yüzden ayrıştıranların değil, birleştirenlerin, bir ve birlikte olmanın dilini kullanıyorum. Allah bu memleketi halkını sevmeyenlerden, insanları birbirine düşürenlerden, milleti kutuplaştıranlardan, “Taraf olmazsan bertaraf olursun” diyenlerden, “Tarafını seç” diyenlerden, korkutarak transfer yapanlardan, hapse atarak milli iradeyi gasp edenlerden, farklı düşüneni düşman görenlerden, muhaliflerini susturmaya çalışanlardan korusun.
Bakın, ben buraya Silivri’den 12 metrekarelik hücremden çıkıp geldim. Bu salondan çıkınca yine hücreye döneceğim. İnanın, ben sevgi dolu kalbimle, milletimin duasıyla ve desteğiyle 12 metrekareye 87 milyon ile sığıyorum. Nefreti, ölmeyi besleyen zihniyet ise bırakın 1150 odalı sarayına sığmayı, 87 milyon ile koca vatanımızda bile buluşamaz ve sığmaz. Cennet vatanımız bile bu zihniyeti taşıyanlara zindan gelir.
Sayın Hâkim, bugün burada nezaketi de nezaketsizliği de size çok titiz bir şekilde anlattım.
Bakınız, son olarak Türkiye’nin bu üzücü gündeminde bütün bu yaşananlar, siyasallaşmış yargı düzeninin çıktıları, birbirinden ayrı meseleler olarak görünebilir ama gerçekten öyle değildir. Onun için Türkiye nasıl bir hukuk düzeninde yaşayacak, buna hep birlikte kafa yormalıyız. Ve umuyor ve diliyorum ki insanların, rakiplerin birbirleriyle savcılık koridorlarında değil, milletin huzurunda yarıştığı bir Türkiye’yi var ederiz. Mücadelemiz bu yöndedir.
Bu absürt, anlamsız ve gereksiz davayı en hızlı şekilde sonuçlandırmanızı ve bu davayı aziz milletimizin gündeminden çıkartmanızı, bir an önce sonuçlandırmanızı size öneriyorum. Teşekkür ederim.
"İDDİANAMEDE CÜMLELERİM KESİLDİ"
İmamoğlu, "Tümüyle ekonomik bir durumdan söz etmeme rağmen iddianamede cümlelerim kesilerek, sanki müştekinin şahsından ve onun adi bir hırsızlık veya yolsuzluk yaptığından bahsediyormuşum gibi aktarılmıştır" diye konuştu.
İmamoğlu şöyle devam etti:
Gelelim iddianamede bana atfedilen diğer haksız suçlamaya, yani “Cebimizdeki paraları aldınız, yüzde ellisini çaldınız” sözlerine.
Sayın yargıç, müştekinin konuşmasını bitirmesiyle benim bu sözleri sarf etmem arasında tam 10 dakikadan fazla bir süre, bambaşka bir bağ vardır. Ben o gün bana yapılan bu nezaketsizliği, yaptığım çok önemli açılışta milletimize hitap ederken zihnime koyup onu orada anlatacak kadar seviyesi düşük bir insan değilim. Konu kapanmıştır ve gitmiştir.
Konuşmamın sonraki bölümünde hedefim açıkça isimlerini zikrederek seslendiğim hükümetin ekonomik politikaları ve genel başkan yardımcılarıdır ve konuşmam da aslında bunların temelinde de zikrederek ifade ediyorum. Zaten müştekinin orada benim muhatabım olma şansı yok. Zaten konuda özne de farklıdır.
Ben o kürsüde İstanbul halkının hakkını savundum. “Üç ayı bizden çaldınız” derken 2019 yerel seçimlerinin haksız ve hukuksuz yere, 86 milyon insanın şahitliğinde iptal edilmesi ile göreve başlamamızın üç ay geciktirilmesini, yani İstanbul halkının üç ayının gasp edilmesini kastettim.
“Cebimizdeki paraları da aldınız, yüzde ellisini çaldınız” derken bütçemizi yaptığımız dönemde ağır ekonomik krizin gereği, yüzde 48 olan enflasyonun o konuşmayı yaptığım ay itibarı ile yüzde 85'lere fırlamasını, yani kötü ekonomi yönetimi yüzünden İBB bütçesinin, vatandaşın cebindeki paranın alım gücünün yarı yarıya erimesini, enflasyon yoluyla bu paranın adeta çalınmasını eleştirdim.
Tümüyle ekonomik bir durumdan söz etmeme rağmen iddianamede cümlelerim kesilerek, sanki müştekinin şahsından ve onun adi bir hırsızlık veya yolsuzluk yaptığından bahsediyormuşum gibi aktarılmıştır.
Konuşmamın bu bölümünde tamamen genel siyasete geçilmiş, genel siyasetten sorumlu genel başkan yardımcılarına, yani muhatap olduğum genel başkan yardımcılarına atıfta bulunulmuş ve konu olarak da genel siyasetten ve ekonomiden bahsedilmiştir.
Biz siyasi bir eleştiride de bulunamayacak mıyız? Tabii ki bulunuruz. Dün belediye başkanı olanlara hak olan bana neden olmasın? Tümüyle siyasi eleştiridir ve genel siyasete dayalı bir konuşma metnidir.
Konuşmamın yine aynı bölümünde tam 19 kez “siz” diyerek, “çaldınız”, “aldınız” diyerek çoğu şahıs eki kullandım. Yani tekrar ifade edeyim: Konum ve muhatabım, orayı nezaketsiz bir biçimde terk eden şikâyetçi asla değildir. Muhatap da almam zaten. Bu olaydan sonra da almadım. Yani bu konuyu muhatap edip onun defalarca bu süreci taşımasına rağmen tek bir kez dahi muhatap olmadım.
Hiçbir cümlemde şikâyetçinin şahsına yönelik bir hırsızlık suçlaması yoktur, somut bir fiil isnadı bulunmamaktadır. Dediğim gibi konu Şadi Yazıcı değildir ki yüksek mahkemelerin kararlarında da defalarca vurgulandığı gibi sözler söylendiği bağlamdan koparılamaz ve siyasi eleştiri kapsamındaki ifadeler kişisel hakaret olarak çarpıtılamaz.
Sayın yargıç, şunu da belirtmek isterim: Olay günü benim açılıştaki konuşma sürem, burası önemli, tam 23 dakika 34 saniye.
Konuşmamın içeriğini, insanları sakinleştirme çabamı yukarıda da anlattım. Bu hale, yani bir bölümünü burada harcamış olmama rağmen konuşmamın süresi 23 dakika 34 saniye.
Ancak bir açılış programında nezaket gereği söz hakkı verdiğim, daha önce hiçbir uygulamada olmayan, kendi partilisine bile söz hakkı verilmeyen Büyükşehir Belediyesi açılışlarını tam tersine seçilmiş insanlara o nezaketi gösteren, o değeri veren, milletten dolayı kimsenin şahsı ile ilgili değil, bu nezaketin ilavesi söylüyorum; ben bunu bir demokrasi aşığı olarak sorumluluk kabul ederek veren bir kişiyim.
Buna rağmen bu nezakete rağmen o kişinin, yani şikâyetçinin konuşma süreci tam 19 dakika 17 saniye, yani benim kadar konuştu. Çünkü amacı orada bir nezaket konuşması değildi. Kendisi 19 dakika boyunca konuşmuş ancak hiçbir İBB emekçisinin, ben dahil, açılış yapan İSKİ'nin yöneticisinin ismini dahi anmamış, yapılan yatırıma dair değil, 19 dakika boyunca ağır eleştiriler eşliğinde kışkırtma yaratmıştır.
Ancak şunu da belirtmem gerekir: Kendisinin bu tavrına hiç şaşırmadım.
Şikâyetçinin Tuzla Belediye Başkanlığı süresince o doğasında ben vardım. Belli ki kendisine siyasi bir hedef koymuş. O siyasi hedef doğrultusunda, bulunduğu sistem gereği bir kişiye yaranmak adına, sistemin başında olan o bir kişiye, Ankara'ya yaranmak adına YouTube kanalında katıldığı programlarda, sosyal medyada, özel çalışmalarla çok kez kendisinin beni hedef aldığı geçmiş kayıtlarda ortadadır. Nezaketsiz söylemlerden, iftiralardan da hiç kaçınmadı açıkçası, hayırlıca. Ama ben yine de kendisini hiçbir zaman muhatap olmadım. Tek bir cevabım dahi olmamıştır.
Sonuç olarak ben, Türkiye'nin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanı olarak halkının yaşadığı ekonomik sıkıntıları ve maruz kaldığımız siyasi haksızlıkları, evet, ben Türkiye'nin en büyük şehrinin seçilmiş belediye başkanı olarak halkının yaşadığı ekonomik sıkıntıları ve maruz kaldığımız siyasi haksızlıkları yüksek sesle dile getirmekle mükellefim.
Şikâyetçinin olay günü kışkırtıcı ve nezaketsiz tutumuna karşı gösterdiğim yatıştırıcı tavır, iddianamede tam tersi bir şekilde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve hakaret gibi gösterilmeye... Ben bu tariflere alıştım. Büyük üzüntüyle ifade ediyorum, alıştım. Utanç duyuyorum, iddia makamlarının bu şekilde beni hedef almasından utanç duyuyorum ve bütün bu şekilde tariflenen, iddia edilen hususlarda da yazanları kınıyorum ve bunun siyasi saiklerle yapıldığının da altını çiziyorum.
Ortada şikâyetçinin şahsına yönelik bir hakaret veya suç kastı yoktur.
Sayın yargıç, hayatım boyunca siyaseti kavga ederek değil, insanlarla konuşarak yaptım. Görev yaptığım her yerde kapıları kapatan değil, kapıları açan oldum. Yine ilçe belediye başkanı olduğum gün de böyleydi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum günde de. O zaman da aynı kışkırtıcı ve kötü süreçleri yaşadım, nezaketsizlikleri yaşadım.
Ne yazık ki bu nezaketsizlik sadece rakip siyasi partinin mesul insanları ile ilgili değil, aynı zamanda kamu görevinde bulunan insanlar tarafından da bana bu tür nezaketsizlikler yapıldı. Ama ben hiçbir zaman olumlu tavrımı ve insanlarla kavga ederek değil, konuşarak, istişare ederek süreç yönetmeyi kendime ilke edinmeye devam ettim.
Beylikdüzü'nde açtığımız, mesela, her eserde devletimizi yanımızda görmek istedim. Karakol açtık, emniyet müdürü gelmedi. Karakol açtık, yani İstanbul'un en büyük karakollarından birini, emniyet müdürlüğü olacak büyüklükte karakol yaptık, açtık; emniyet müdürü gelmedi. Daha vahimini söyleyeyim mi? Açılışta tek bir polis bile yoktu. Polis olmadan karakol açılır mı? Vallahi açtık.
Cami açtık, müftü gelmedi, imam gelmedi, müezzin gelmedi. Okulu açtık, bakan gelmedi, milli eğitim müdürü gelmedi. Okul açtık, bakan gelmedi, milli eğitim müdürü gelmedi, vali gelmedi, kaymakam gelmedi. Bir tane okul açmadık, çok okul açtık; gelmedi.
Elazığ'da açtık. Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunda temel atma töreni yaptık, ben vardım, gelmedi. Açılışı yapıldı, ben tutsaktım, yine kimse gelmedi. Hatta öyle ki yaptığımız okulun açılışını yapmamız bile uygun görülmedi. Açılış yapmamızı engellemek için her şey yapıldı. Kayıtlarda, belgelerde var.
Ama ben bütün bunlara rağmen küskünlük üretmeden hizmet üretmeye ve insanlarımıza en doğru işleri yaparak, projeleri yaparak, insanlarımıza bu hizmetleri açmaya gayret ettik.
Hatay'da okul yaptık. O depremin acı ortamında dahi o devletimizin temsilcileri oraya katılamadı. Niye? Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi o dönemde bir belediye başkanı açılış yapıyor, oraya bir kaymakam gelemez, CS yanar; vali gelemez, CS yanar. Bunların hepsinin bugünkü duruşma ile ilgisi vardır. Türkiye'nin geldiği durum budur.
Dediğim gibi, bütün bunlara rağmen küskünlük üretmeden hizmet etmeye devam ettik. Hâlâ da arkadaşlarım aynen bu duruşla hizmet etmeyi ve görevlerini yapmaya devam ediyor.
Burada kıymetli İBB Başkan Vekilimiz de var. Aynı anlayışla, rövanş değil, millete hizmet anlayışıyla, aynı nezaketle, aynı davetleri yaparak, gelmese de davet etmeye devam ederek süreçlerimiz devam etmektedir.
Az önce ifade ettiğim gibi, göreve başlar başlamaz 39 il ilçe başkanı ile aynı seviyede, tek tek ziyaret ederek, iki kez, üç kez, dört kez ziyaret ederek, siyasi görüşüne bakmadan onlarla iş ürettim.
Örneğin Silivri'deyiz. Silivri, 2019-2024 arasında, kreşlerinden altyapısına, üst geçitlerinden kavşaklarına, tarımsal hizmetlerden birçok ortamına, MHP'li bir belediye başkanı varken onunla birlikte açılışlar yaptık. Hizmetlerimizle “Şu partili şu belediye vardır, bu partili bu belediye vardır” demeden hizmetlerimize devam ettik.
Oy oranına bakmadım. Çünkü bana göre partili belediye başkanları rakip değil, aynı şehrin sorumluluğunu taşıyan yol arkadaşlarıdır. Onun için partisine de bakmadım.
Az önce ifade ettiğim gibi, siyasette partiler araçtır, parti liderleri kutsal değildir. Siyaset ve siyasi partiler hizmet için araçtır. Bunu bu şekilde görmediğiniz zaman sistem başka bir yere sizi taşır, başkalaşırsınız. İnsanlara düşman gözüyle bile bakabilirsiniz. Bizim kurtulmamız gereken esas büyük sıkışmışlık ve cendere budur.
Altı yılı aşkın sürede 600 açılış yaptık. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum dönemde, 1,5 yıldır Türkiye'de açılış yapamayan merkezi idare ortadayken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi açılışlarına gümbür gümbür devam etmiştir.
Her birinde ilgili devlet kurumlarının, yerel yöneticileri, belediye başkanlarını davet ettik, arkadaşlarımız ettiler. Her birinde devlet terbiyesine, kamu ahlakına ve kurumsal nezakete uygun davrandık.
"GÖRÜNTÜLERDE HER ŞEY SABİT"
İmamoğlu, "'Nezaketsiz” lafı, diğer sözlerden dakikalar önce, kalabalığı yatıştırmaya çalışırken, bizzat şikayetçinin hiçbir şekilde dinlemeyi tercih etmeden bu adaptan yoksun eylemine yönelik söylenmiş bir sözdür" dedi.
İmamoğlu savunmasına şöyle devam etti:
Sayın mahkemeniz daha önce dosyadaki tüm delilleri incelemiş, siyasi eleştiri niteliği taşıdığını tespit ederek beraatine hükmetmişti. Bölge Adliye Mahkemesi bu esastan beraat kararını içerik yönünden haksız bulmamış, yalnızca basit yargılama usulü yerine genel hükümlere göre duruşma açılarak savunmamın alınması gerektiği gerekçesiyle usulden bozmuştur.
Bugün burada değişmeyen maddi gerçekleri bir kez de bizzat kendi ağzımdan ifade etmek üzere karşınızdayım. İddianamede bağlamından koparılarak cımbızlanan, şahsıma suçlama olarak yöneltilen “nezaketsiz” ifadesi asla bir hakaret kastı taşımamaktadır. Aksine, o gün orada yaşanan somut bir provokasyona ve şikâyetçi Şadi Yazıcı’nın sergilediği ağır nezaketsizliğe verilmiş haklı bir tepkiden, bir durum tespitinden ibarettir.
Sayın hâkim, ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak göreve başladıktan sonra ziyaret ettiğim ilk ilçe belediyelerinden biri Tuzla Belediyesi olmuştur. 30 Aralık 2019 tarihinde Sayın Şadi Yazıcı’yı makamında ziyaret ettim. Aynı gün ilçede çeşitli temaslarda bulundum.
Diyeceksiniz ki bir Büyükşehir Belediye Başkanı ilçe belediye başkanını ziyaret eder, bunu niye anlatıyorsunuz? Ne önemi var bunun? Çok önemi var. Ben beş yıl ilçe belediye başkanlığı yaptım. Beş yıl ilçe belediye başkanlığı yaptığımda o dönemin AK Partili Büyükşehir Belediye Başkanı ne kapı çaldı, ne ziyaret etti, ne randevu taleplerime makul bir geri dönüş yaptı. Aslında işte bahsettiğim siyasi rejimin, siyasi nezaketsizliğe ve araya bariyerleri kurma sürecinin sonrasında bana yapılanı ben bir başkasına yapmam ve yapmayacağım diyerek bu şekilde görevimi yerine getirdim.
Göreve başladığım ilk günden itibaren siyasi görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak İstanbul’un bütün ilçeleri ile uyum içerisinde çalışmayı ilke edindim. Yine 9 Haziran 2021 tarihinde Sayın Şadi Yazıcı’nın annesi merhume Türkan Yazıcı’nın cenazesine de katılarak taziyelerimi ilettim.
Kamu görevi yürüten kişiler arasındaki ilişkilerin karşılıklı saygı ve nezaket temelinde sürdürülmesi gerektiğine her zaman inandım ve buna uygun davranmaya, tarihteki belki en üst seviyede özen gösteren Büyükşehir Belediye Başkanı olmaya gayret ettim. Görev sürem boyunca Tuzla’da çok sayıda yatırım, hizmet ve proje hayata geçirildi.
Görev sürem boyunca Tuzla’da çok sayıda yatırım, hizmet ve proje hayata geçirildi, geçirilmeye de devam ediyor. Bu kapsamda Sayın Şadi Yazıcı’yı birçok kez programlarımıza, açılışlarımıza ve toplantılarımıza davet ettim.
Diyeceksiniz ki bunun ne anlamı var? Çünkü yine hatırlatayım, beş yıl ilçe belediye başkanıydım, Beylikdüzü’ndeydim ve yine o dönemin AK Partili Büyükşehir Belediye Başkanlarından birisi merhum Sayın Topbaş, diğeri de bir süre, bir buçuk sene kadar, onun yerine meclisten seçilerek gelen Mevlüt Uysal, ilçemizde yapılan hiçbir programa ben davet edilmedim, hiçbir açılışa ben davet edilmedim, haber dahi verilmedi. Gizli gizli ziyaretler yapıp...
Çünkü onlar için siyaset, belediye başkanı olsa da, hatta kamu görevinde de olsa da insanları ayrıştırma ve kutuplaştırma, milli iradeye saygı düzeni üzerine kurulu bir sistem değil; tam aksine bir kişiye bağlı bir sistemin parçası olmaya dönüşmüş bir modeldir.
İşte ben bunu tam aksine, bir mahalle ziyareti de yapsam, bir şehit ailesine de gitsem, bir açılışa da gitsem, bir şantiyeyi ziyarete de gitsem, her ilçenin belediye başkanına, AK Partili, MHP’li, örneğin Silivri MHP’liydi o dönemde, ayırt etmeksizin her gidişimi o ilçenin belediye başkanına, gittiği mahallenin muhtarına, seçilmişlere haber verip davet edip yan yana dolaşmayı kendime onur gören bir siyasetçiydim. Hâlâ da ruhu taşıyor, bütün bu zalimliklere rağmen. Çünkü benim saygı duyduğum, o kişinin şahsından önce milletin iradesi, milletin oyuyla seçilmiş olmasıdır.
Ancak bütün bu davetlerimize kendisi, bütün bu programların tamamına katılmamayı tercih etti. Buna rağmen bizler hiçbir zaman iletişim kanallarını kapatmadık. İstanbul’un ve Tuzla’nın menfaatine olan her konuda iş birliğine açık olmaya devam ettik. Yani “katılmıyor” demedik, katılmasa da davet etmeye devam ettik.
Bu çerçevede dikkat çekici olan husus, yıllar boyunca gerçekleşen çok sayıdaki programa davet edilmesine rağmen hiç iştirak etmeyen şikâyetçinin sadece dosyada konu olan 25 Ekim 2022 tarihli açılış programına katılmış olmasıdır.
Benim kamu yönetimi anlayışım, az önce de ifade ettiğim gibi, siyasi farklılıkları değil, ortak hizmet sorumluluğunu esas almaktır. Bu nedenle bugüne kadar, yine ifade ettiğim gibi, hiçbir ilçe belediye başkanı ile kişisel bir gerilim içerisinde olmadım, olmamaya da özen gösterdim.
Benim telefonuma dahi dönüş yapılmamasına rağmen ben her başkanın, her kişinin telefonuna dahi en hızlı şekilde dönmeyi en üst seviyede nezaket değil, sorumluluk olarak gördüm. İstanbul’un 39 ilçesinin tamamına eşit hizmet götürmek ve tüm yerel yöneticilerle yapıcı ilişkiler kurmak için çalıştım.
Dosyaya konu olan olayın değerlendirilmesinde de bu yaklaşımın ve taraflar arasındaki ilişkinin genel seyrinin dikkate alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
Sayın yargıç, olay günü Tuzla İleri Biyolojik Arıtma Tesisi’nin açılışındaydık. Davetlim şikâyetçi kürsüye çıkıp tesise emeği geçenlerin ismini dahi anmaktan kasten kaçındığı, hitap ettiği kalabalığın tepki göstereceğini bile bile ağır eleştirilerle dolu bir konuşma yaptı. Benden önce görev yapan insanların ta 20-25 yıl öncesine dönerek isimlerini an... Benim için hiçbir mahsuru yok, ben de anmaktan keyif alırdım, onur duyardım ama benim ismimi dahi anmamıştır.
Ben, bir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, onun konuşmasını bölenleri kendim bizzat ayağa kalkarak kalabalığı susturmaya ve “Lütfen yapmayın” demeye gayret ettim ve sakinleştirdim. Kendisi söz hakkını sonuna kadar kullandı. Esasen söz hakkımı bu da tartışılır. Çünkü bu tür açılışlarda ben, dediğim gibi, hiç davet edilmemişken gittiğim il ilçelerde davet ettiğim ilçe belediye başkanlarına, yine siyasi partisine bakmaksızın mutlaka benden önce, son konuşmacı olarak onlara söz hakkı vererek duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine fırsat tanıdık. Bunu da yine bir nezaket değil, topluma karşı sorumluluk olarak yaptık.
Bunu da yine bir nezaket değil, topluma karşı sorumluluk olarak yaptı. Bu nezaketsizliği yaşadım diye de bundan kaçınmadım. Ondan sonra devam ettiğim birçok ilçede yaptığım her açılışta yine her ilçe belediye başkanına o söz hakkını vermeye devam ettim.
Ancak bu kişi söz hakkını sonuna kadar kullandı, milletin sabrını zorlayacak şekilde bir dil kullandı ve hatta ben kürsüye çıktığım an, yani sıra konuşma sırası bana geldiğinde, ben kürsüye yürüyerek çıktığım an kendisi beni dinleme nezaketini dahi göstermeden salonu terk etmeye kalkıştı. Yani provokasyonun son halkası da buydu.
Anlattığım tüm bu hususlar dava dosyasında görüntülerle zaten sabittir. Takdir edersiniz ki mahkeme bunları izlemiştir ve o yönde hakkında beraat kararını vermiştir. Yani durum çok alenidir. Görüntülerde söz, sesleniş, her şey de sabittir.
Oysa içerisinde yine şunu da ifade edeyim; mesela kullandığım “nezaketsiz” lafı, diğer sözlerden dakikalar önce, kalabalığı yatıştırmaya çalışırken, bizzat şikâyetçinin hiçbir şekilde dinlemeyi tercih etmeden bu adaptan yoksun eylemine yönelik söylenmiş bir sözdür.
KILIÇDAROĞLU'NA TEPKİ: ALLAH DÜŞÜRMESİN
İmamoğlu, kendisi için "Siyasi tutuklu değil" diyen Kemal Kılıçdaroğlu'na, "Allah kimseyi 80 yaşında bu duruma düşürmesin" diyerek tepki gösterdi.
İmamoğlu şöyle devam etti:
Hangi kurala sığar böylesi bir manzara? Değil Türkiye tarihinde, dünya siyasi ve hukuk tarihinde yoktur. Karşımızda siyasi iktidarın iradesi ve etkisi altında hareket eden, hukuku siyasi rekabetin aracına dönüştüren bir düzen vardır. Burada her gün usulsüz, düzensiz ve sürekli değişen kararları, kuralları ile duruşmalar devam ederken ülkenin Adalet Bakanı da benim girdiğim duruşmaların içeriğine müdahale edecek bir biçimde beyanlarda bulunmaya devam ediyor. Yani aslında Adalet Bakanı ve HSK Başkanı kimliği ile savcısından hakimine müdahale etmeye ve etki altına almaya devam ediyor. Bu çok yüksek sorunlu bir durumdur.
Anayasa'nın, kanunun, insan haklarının ve adil yargılanma hakkının açık hükümleri ortadayken bütün bunları yapanlarla, anayasa düzeninin sınırlarını aşan ve saray rejiminin siyasi hedefleri doğrultusunda işleyen bir yargı düzeni ile karşı karşıyayım. Bugün o düzenin, o sistematiğin ve bu işleyişin bir parçası olan bir mahkemede bir duruşmadayım. Ben bu vahşi ve zalimliklerle dolu bir sürecin muhatabıyım. Ben tümüyle siyasi davaların muhatabıyım. Ben bu siyasi davaların ikisi, casusluk davası ve İBB davası gerekçe gösterilerek özgürlüğümden mahrum bırakılıyorum ve ben siyasi tutukluyum. Tutsam ben bu ülkenin 87 milyon yurttaşımız için verdiğim Cumhuriyet, demokrasi ve adalet mücadelesinin siyasi esiri. Ancak Yaradan'a şükürler olsun ki milletin gözünde, sokağa çıkamayan, caddelerde, meydanlarda dolaşmayan, toplumun vicdanına hapsolmuş siyasi bir beden değil. Allah kimseyi 80 yaşında bu duruma düşürmesin.
Evet, ülkemizin geldiği noktada çok tarihi bir çöküş içerisindeyiz. 2014 yılında kendi ifadesiyle, “Hırsızlığın her türlüsü kötüdür ama en büyük hırsızlık, en büyük yolsuzluk milli irade hırsızlığıdır” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün bizzat kendi iktidarında yargıyı ve devletin bütün imkânlarını, devletin kurumlarını kullanarak milli iradeyi gasp etmeye, toplumda büyük bir güvensizlik yaratmaya, milletimizi mutsuz etmeye ve ülkemizin geleceğini karartmaya devam etmektedir.
Üsküdar’da da yaşanan tam da budur. Milletin sandıkta ortaya koyduğu iradenin belediye başkan vekilliği seçimi üzerinden tersine çevrilmeye çalışılması, seçilmişleri tasfiye ederek hukuksuz yöntemlerle transferler yapılması, kanı donduracak biçimde iki meclis üyesi, tam da bu eşikte, üç yaşında bebeği olan bir anneyi, hiçbir görev ve yetkisi olmayan bir avukatı hapse atarak ortaya konan yöntem, tek kelimeyle milli irade hırsızlığının, en vahşi, vicdanları, kuralları yerle bir eden somut örneğidir.
Seçilmişleri, belediye başkanlarını, cumhurbaşkanı adayını, rakibini ve rakip partiyi tasfiye ederek, seçmeli iradesini etkisizleştirerek kurulan sisteme, düzene siyasi bir rekabet deyip siyasi soykırım demek gerekmektedir.
Seçilmişleri, belediye başkanlarını, cumhurbaşkanı adayını, rakibini ve rakip partiyi tasfiye ederek, seçmeli iradesini etkisizleştirerek kurulan sisteme, düzene siyasi bir rekabet deyip siyasi soykırım demek gerekmektedir.
Bu gözü dönmüş mekanizma yine milletin azim, kararlılık ve mücadelesiyle sandıkta son bulacaktır. Ancak bugünün kötü ve çökmüş siyasi manzarasını hep birlikte tespit ve ifşa etmek zorundayız. Milletimizle paylaşmak ve hep birlikte ortak bir mücadele kurmak zorundayız.
Bakınız, bu zihniyet Ana Muhalefet Partisi'ni dahi butlan gibi hukuken ve siyaseten kabul edilemez bir müdahale ile işgal etmeye, milletin ve parti üyelerinin iradesini kendi güdümündeki bir yapıya teslim etmeye kalkışmıştır. Bugün yaşadığımız bütün bu hukuksuzlukların temelinde demokrasiden uzaklaşma ve millet iradesini etkisizleştirme anlayışı vardır.
Milletimiz, Cumhuriyetimizin demokratik düzenini tehdit eden sayısız girişimle, hukukun üstünlüğünü aşındıran ve adalet düzenini ortadan kaldırmaya yönelen bir işleyişle karşı karşıyadır.
Esasen yegâne sorumluluğumuz, 103 yıllık Cumhuriyet'imizi, 200 yıllık demokrasi mücadelemizi, 1000 yılı aşan devlet geleneğimizi ve adalet düzenimizi korumak, Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sonsuza dek güçlenerek varlığını sürdürmesi için çalışmaktır.
Bu nedenle arayışımız, adaleti tesis etmek ve demokrasimizi istenildiğinde inip binilen bir araç olmaktan çıkarıp güçlü, sarsılmaz ve kurallarıyla işleyen bir düzene kavuşturmak olmalıdır. Güçlü ve güven veren Türkiye Cumhuriyeti Devleti ancak böyle mümkün olacaktır.
Demokrasi ise siyasetin doğru biçimde kurumsallaşmasıyla güçlenir. Siyasetin her şeyi olmadığı, siyasi parti liderlerinin kutsallaştırılmadığı, siyasetin kişilere değil kurallara bağlı olduğu ve yalnızca millete hizmetin bir aracı olarak görüldüğü bir düzeni kurmak zorundayız.
Çünkü biz bir parti devleti değiliz, olamayız. Biz bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış bir devlet de olamayız. Ben siyasete, siyasi partilere ve siyasi ilişkilere daima bu anlayışla baktım.
Ne yazık ki 2017’den itibaren güçler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıran, devletin yetkilerini tek elde toplayan bu ucube sistemin milletçe esiri haline gelmiş durumdayız. Bu sistem ülkemizi yalnızca demokratik ve kurumsal açıdan zayıflatmadı; milletimizi fakirleştirdi, işsizliği büyüttü, geleceğe duyulan umudu aşındırdı, işçisinden öğrencisine, emeklisinden ev kadınına, hatta çocuklarımıza kadar toplumun bütün kesimlerini mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükledi.
Ve bütün bunların huzurunuzdaki davayla doğrudan ilişkisi ve ilgisi vardır. Çünkü bugün burada olmamıza neden olan mesele de tam olarak kişilere bağlı hale getirilen bu siyaset anlayışının bir sonucudur.
Siyaseti tek bir kişinin etrafında şekillendiren, o kişiye kendisini ispat etmek uğruna sınır tanımayan bu anlayışın temsilcilerinden eski Tuzla Belediye Başkanı'nın bana karşı sergilediği nezaketsizlik ve ardından “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali hakkımda şikâyetçi olmasıyla tümüyle uydurma olan bu dava süreci başlamıştır.
İşte bu nedenle tam da huzurunuzda bulunma sebebimizin esasa ilişkin bir suç şüphesi değil, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Dairesi'nin tamamen usule ilişkin verdiği bir bozma kararı olduğunu hatırlatmak isterim.
"BİR DAVA BİTMEDEN DİĞERİ BAŞLIYOR"
Davada hakimin değişmesine dikkat çeken İmamoğlu şunları söyledi:
"Bu davada da hakimin değişmiş olmasını, yaşadığımız bu tablo içerisinde ne yazık ki doğal karşılamak elbette kolay olmuyor. Evet, ben bugün çok sayıda siyasi davayla, insan haklarını hiçe sayan ve düşman hukukunu dahi aşan sayısız hukuk soruşturmasıyla karşı karşıyayım. Yargısız infazlarla, devletin kurumlarıyla, müşterek medya linciyle, usulsüz soruşturma, kovuşturma, sorgu süreçleriyle, savunma hakkımın engellenmesi ve hatta kitabımın daha baskıya bile başlanmadığı bir ortamda okuruyla buluşmadan yasaklanmasıyla karşı karşıyayım. Öyle bir süreçten geçiyoruz ki artık hakkımda yapılanları, uğradığım hukuksuzlukları kronolojik olarak sıralamak bile çok güçleşmiştir. Bir dava bitmeden diğeri başlıyor. Bir soruşturmanın hukuksuzluğunu anlatmadan yenisi geliyor. Bir hakimin karşısından kalkıyoruz, başka bir hakimin karşısına geliyoruz."
Hakime araya girerek, "Şimdi savunmanızı bölmek istemiyorum ama toparlayalım konunun özüne dönelim ve savunmamızı bu dava üzerine oluşturursak daha net bir sonuca ulaşabiliriz diye düşünüyorum" dedi.
DURUŞMA BAŞLADI
Ekrem İmamoğlu kürsüde savunmasına başladı. İmamoğlu şunları söyledi:
"Evet, Sayın Yargıç; katılmamın engellendiği bir duruşma sonrası buradayım ve buradan bu hususta kıymetli halkıma seslenerek ne yaşadığımı anlatmak istiyorum, sizin de huzurunuzda. Tabii son 2 yıldır yalnızca siyasi rakiplerimle değil, arda ardına açılan davalarla, soruşturmalarla ve bitmek bilmeyen yargı süreçleriyle karşı karşıyayım. Türkiye'de, hatta dünyada siyasi iktidarın karşısında seçim kazanmış bir siyasetçinin, böylesine yoğun ve sistematik bir yargı sürecinin muhatabı haline getirildiği başka bir örnek bulmak kolay değildir. Bugün tam 13 ayrı davanın muhatabıyım. Bunların 12'si ceza davası, biri idari yargı davasıdır.
Peki bunlar ne zaman yaşanıyor? İktidarın karşısında 4 kez seçim kazanmışken, milletimizin teveccühüyle ana muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı olmuşken ve Türkiye önündeki ilk seçimde iktidarın değişip değişmeyeceğini tartışırken, muteber tüm araştırmalarda seçimi kazanan, kazanacağı, kimin kazanacağı belliyken... İşte tam da böyle bir dönemde siyasetin doğal rekabet alanında yarışmak yerine, milletin iradesine başvurmak yerine, milli iradeyi yok sayarak, gasp ederek, benim hayatım adliye koridorları ile cezaevi arasına sıkıştırılmak ve orada bir şekilde psikolojik işkenceyle geçirilmek isteniyor.
Rakamlar, yaşananların boyutunu tek başına aslında anlatmaya yetiyor. Muhatabı olduğum 13 ayrı davada, tam 19 hakim değişti. Hakkımda halen devam eden 12 ayrı ceza davası bulunuyor. İBB duruşmalarının başladığı 9 Mart'tan bugüne 82 kez duruşmalara katıldım. Bu hafta da 5 günde 5 duruşma deneyimini, haftasını yaşamış oldum. Daha önce de yine Silivri'de aynı günde burada, bu yerleşkede 3 farklı duruşma salonunda, 3 farklı duruşmaya, 3 farklı mahkeme heyetinin karşısında katıldığım gibi. Aynı günde 3 farklı duruşma salonunda, 3 farklı mahkemede, 3 farklı duruşmaya katıldığım gibi.
Bu nasıl bir siyasi korkudur ya da bu nasıl bir siyasi korkunun ötesinde aslında tarifi imkansız bir psikolojidir, ey halkıma duyuruyorum. 9 Mart'tan itibaren 76 kez İBB duruşmaları, 30 Mart'ta bilirkişi davası, 11-12-13 Mayıs, 6 Temmuz'da casusluk davası, 5 Haziran Tuzla davası vardı. Bir şekilde ne yazık ki bu yerleşkeden sorumlu Başsavcılığın, hukuksuz bir biçimde, psikolojik işkenceyle, beni yolun yarısından, 60 km gittikten sonra geri döndürdüğü, tarihte olmamış bir biçimde kişisel işkenceye dönmüş bir dava günü, 6 Temmuz'da diploma davası, bugün yine 10 Eylül'de sizin huzurunuzda Tuzla davası. Toplam 83 duruşma oldu. Muhtemelen bu ayın sonunda 100 duruşmaya yaklaşan bir seyrin içerisinde olacağım."
İMAMOĞLU SALONDA
Ekrem İmamoğlu duruşma salonuna getirildi. Kimlik tespiti yapıldı.