Aleviler kime ne yaptı?

Alevi toplumunun hak mücadelesini uzun yıllardır kararlılıkla sürdüren, bir dönem Mersin Cemevi Başkanlığı görevini de üstlenmiş olan değerli dostum ve kanaat önderi Suat Yıldız, geçtiğimiz günlerde kaleme aldığı bir değerlendirmede insanım diyen, vicdan taşıyan her bireyin üzerinde durup düşünmesi gereken son derece hayati konulara parmak bastı.

Gelin, Suat Yıldız’ın işaret ettiği gerçekler ışığında, bu ülkenin kanayan yarasına ve siyasetin üstenci diline birlikte bakalım.

Aleviler Anadolu’nun sığınmacısı değildir.

Suat Yıldız, yazısına toplumsal hafızayı diri tutan ve adeta bir insanlık dersi niteliği taşıyan şu sözlerle başlıyor:

“Aleviler bu toprakların ne sığınmacısıdır ne de tolerans gösterilmesi gereken bir azınlığı. Aleviler, Anadolu topraklarında hamurunu kardığı günden bu yana bu coğrafyanın asli unsurudur, öz evladıdır. Fakat tarihsel süreç, ne yazık ki bu yalın gerçeğin altını çizmek yerine Alevi toplumunu sistemli bir şekilde 'öteki' kılma ve tırnak içinde 'had bildirme' mekanizmasını işletmiştir.”

Bu tespit, Anadolu coğrafyasının idari ve sosyal tarihinin en özgün özetidir. Alevileri bu coğrafyanın ‘ev sahibi’ olarak değil de, lütfedilip yaşama hakkı tanınan bir ‘azınlık’ gibi görme sığlığı, ne yazık ki bu topraklarda bin yıldır devam eden bir devlet ve egemen zihniyet hastalığıdır.

Yıldız, tam da bu noktada hepimizin adına, yüksek sesle sorması gereken o yakıcı soruyu soruyor:

“Sorulması gereken yalın, yakıcı ve net soru şudur: Aleviler size ve kime ne yaptı? Aleviler kimsenin 'şamar oğlanı' değildir. Önüne gelen siyasetçinin, bürokratın ya da iktidar odaklarının azarlayabileceği, parmak sallayabileceği bir insan topluluğu hiç değildir. Alevilere had bildirmek, nerede duracaklarını öğretmeye kalkışmak kimsenin haddi de yetkisinde de değildir. Herkes kendi hududunu ve haddini bilmek zorundadır.”

Hakikaten, Aleviler kime ne yaptı?

Tarihe baktığımızda, arşivleri açın, belgeleri dökün. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulduğu 1077 yılından günümüze kadar geçen yaklaşık bin yıllık süreçte Aleviler kime iftira attı? Hangi topluluğun ibadethanesini yaktı, yağmaladı? Kimin inancını yasakladı, kimin çocuğunu kendi tekkesine getirip zorla dönüştürmeye çalıştı? Hangi katliamın unsuru oldu? Hangi komşusunun hamile gelininin karnını deşerek ocağına ateş düşürdü? Kimin dedesini fırına atıp yaktı? Daha açık konuşursak, kimin tavuğuna kış dedi?

Yanıt tektir: Hiçbir zaman, hiçbir kimseye!

***

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde laik ve bağımsız Cumhuriyet kurulduğunda Aleviler derin bir nefes aldılar. Cumhuriyet’in laiklik ilkesini, ümmetten yurttaşlığa geçiş hedefini kendi varlıklarının garantisi olarak gördüler. Ancak ne yazık ki bu uzun sürmedi. Cumhuriyet tarihi boyunca da kışkırtmalar, provokasyonlar, idari vesayet anlayışları ve maruz kalınan katliamlar Alevi yurttaşların zihninde ve kalbinde derin yaralar açmaya devam etti.

Bin Yıllık İftiralar ve Alevilerin Vicdan Sınavı

Suat Yıldız’ın da vurguladığı gibi, Alevi toplumuna dönük baskı sadece kılıçla, tüfekle, fermanla yapılmadı. En az fiziksel kıyımlar kadar ağır olanı, Selefi-Vahabi-Emevi İslam anlayışlı şeyhler, hocaefendiler tarafından toplumun muhafazakar kesimlerinin zihnine ekilen kirli, alçakça iftiralar oldu.

Yıldız bu durumu şu sözlerle dile getiriyor:

“Alevilere yönelik sürdürülen ayrımcılık sadece fiziki ya da idari baskılarla sınırlı kalmadı. En az fiziksel şiddet kadar ağır olan, toplumun muhafazakar kesimlerine ekilen ahlaki ve dinsel iftiralar oldu. 'Mum söndü' yalanından, 'ana-bacı bilmezler' alçaklığına; 'kestikleri yenmez' dayatmasından, 'Aleviden kız alınmaz, kız verilmez' önyargısına kadar onlarca iftira yüz yıllarca dolaşıma sokuldu. Bir toplumun ahlakını, inancını ve insanlığını hedef alan bu asılsız çamurlar, komşuyu komşuya düşman etmenin, ötekileştirmenin en kullanışlı aparatları yapıldı.”

Burada altı çizilmesi gereken en hayati konu, Alevi toplumunun bu denli ağır travmalara rağmen sergilediği saygın duruştur. Aleviler hiçbir zaman “biz şöyle mükemmeliz, böyle harikayız” diye romantik böbürlenmelere girmediler. Biliyorlar ki her inançtan, her ırktan, her coğrafyadan iyi insanlar olduğu gibi kötü insanlar da vardır. Ve 72 millete bir nazarda bakmayı düstur edinmişlerdir.

Lakin Aleviliğin özü ve ahlaki mucizesi şuradadır: Aleviler yaşadıkları bin yıllık kıyımlara, iftiralara ve haksızlıklara rağmen hiçbir zaman intikam hırsına yenik düşmediler. Galeyana gelmediler, toplumsal barışı dinamitleyecek hiçbir kışkırtmanın, hiçbir tahrikin kucağına düşmediler. Ne Dersim’in, ne Koçgiri’nin, ne Sivas Madımak’ın, ne Maraş’ın, ne Çorum’un, ne Ortaca’nın ne de Gazi’nin intikamını almak için kin ve hırs duygusuna kapılmadılar.

Çünkü onların rehberi kin, nefret ve intikam hiç olmadı. Onların rehberi Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş Veli’lerin, Pir Sultan’ların, Aşık Veysel’lerin, Mahzuni Şerif’lerin hümanizması oldu.

Nitekim Suat Yıldız da batıni Anadolu Alevi felsefesinin bu sarsılmaz dizelerini Yunus’un nefesiyle hatırlatıyor:

“Biz kimseye kin tutmayız

Ağyar dahi dosttur bize

Kanda ıssızlık var ise

Mahalle vü şardır bize

Adımız miskindir bizim

Düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız

Kamu âlem birdir bize”

Alevi inancının merkezinde insan sevgisi, doğaya saygı, adalet, kul hakkı ve hoşgörü vardır. Batıni Anadolu Alevi Ocakları’nın filozoflarının bilgeliğinden süzülüp gelen anlayış, ‘Aslanlarla ceylanların kucak kucağa yaşadığı’ bir dünya düşüdür. Alevi çocukları bu nefesleri dinleyerek, ‘eline, beline, diline sahip ol’ ilkesini belleyerek büyürler. Karşısındaki insanı mezhebine, dinine, rengine, ırkına göre ayrım yapmadan; salt "insan" olduğu için, Hakk’ın bir tecellisi kabul ettiği için bağrına basarlar.

Böylesine barışçıl bir gelenekten gelen bir topluluk, toplumsal barışa nasıl "hayır" diyebilir? En kötü barışın bile en haklı savaştan çok daha kıymetli olduğunu en acı deneyimleriyle öğrenmiş bir toplumdan bahsediyoruz.

Anayasal Ayrımcılık ve "Filmi Tersinden İzlemek"

Bugün Türkiye’de devletin Alevi yurttaşlara karşı yürüttüğü politika, anayasal bir ayrımcılık boyutundadır. 1982 Anayasası ile birlikte okullarda zorunlu kılınan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri, Alevi çocuklarına tam 44 yıldır sistematik bir biçimde dayatılmaktadır. Kendi inanç dünyalarıyla bağdaşmayan tekil ve mezhepçi bir dinsel yorum, çocuklara ‘zorunlu müfredat’ adı altında öğretilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla Alevi öğrencilere zulüm edilmektedir.

Daha da yakıcı olanı ise mali ve bütçesel boyuttur. Bu ülkede yaşayan her Alevi yurttaş; işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, esnafıyla vergisini tıkır tıkır öder. Lakin bu vergilerden oluşan genel bütçeden devasa paylar alan Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece Hanefi mezhebinin ibadethanelerine, din görevlilerine ve kurslarına kaynak aktarır. Cemevleri hala yasal statüden bile yoksun bırakılırken, Alevilerin ödediği vergilerle yüz binlerce din görevlisinin maaşı ödenmektedir. Dolayısıyla kul hakkına tecavüzü kendilerine hak görüyorlar. Aleviler ise rızası olmadan ödenen bu maaşlar nedeniyle haklarını helal etmiyorlar.

Biraz empati kurulabilse

Sevgili Suat Yıldız, bu haksızlığı ve absürtlüğü kavramak istemeyen vicdanlara sarsıcı bir empati çağrısında bulunuyor ve “filmi tersinden izlemeyi" öneriyor:

“Gelin, bu tabloyu daha iyi anlamak için filmi tersinden izleyelim:

  • Bin yıl boyunca bu topraklarda Aleviler iktidarda olsaydı ve Alevi olmayan yurttaşları katletselerdi...
  • Onlarca iftira atıp, Sünni yurttaşların inançlarıyla alay etselerdi...
  • 'Ramazan orucu değil, Muharrem orucu tutacaksınız' deyip, tutmayanlara baskı uygulasalardı...
  • Sünni köylerine zorla Cemevleri yaptırıp, oraya devlet bütçesinden maaşlı Dedeler atasalardı...
  • 44 yıldır okullarda çocuklarınıza zorla din dersi koyup sadece Aleviliği ve cem ritüellerini öğretselerdi...
  • Sizden toplanan vergileri sadece Cemevleri için kullanıp, Alevi Dedeleri’nin maaşlarını ödeselerdi ama sizin camilerinize tek bir kuruş vermeselerdi...
  • Çocuklarınızı vali, kaymakam, emniyet müdürü, general gibi üst düzey bürokratik makamlara Alevi olmadıkları için atamasalardı...
  • Ve tarihiniz Alevilerin yaptığı katliamlar ve yaşattığı acılarla dolu olsaydı...

Nasıl bir tepki verirdiniz? İsyan etmez miydiniz? Böyle bir tablo karşısında Alevi olmayan vicdanlı, adalet sahibi insanların ne yapması gerekirdi? Bir an olsun empati kurmak bu kadar mı zor?”

Bu sorular, Türkiye’de adalet ve vicdan iddiasında bulunan her yurttaşın yüzünü kızartması gereken sorulardır. Aleviler ayrıcalık istemiyor; Aleviler sadece ve sadece eşit yurttaşlık talep ediyor.

Tuncer Bakırhan ve “Sokak” üslubu

Alevi toplumunun hak mücadelesi ve toplumsal barış konusundaki hassasiyeti son derece açıkken, yakın zamanda yaşanan bir gelişme, Alevilerin sadece devlet vesayetiyle değil, muhalif veya ilerici olduğunu iddia eden siyasi kadroların kibirli diliyle de mücadele etmek zorunda kaldığını bir kez daha gösterdi.

53 Alevi yurttaş, akademisyen, yazar ve kurum temsilcisi tarafından yayımlanan “Alevi Aydınlar Bildirgesi”, Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt meselesinde şiddet ve çatışma döneminin sona erdirilmesine yönelik adımları olumlu karşılayan, TBMM’de yürütülecek yasal çalışmaları destekleyen son derece yapıcı bir metindi.

Ancak bildiride, Alevi toplumunun tarihsel hafızasına dayanan haklı ve hayati bir kaygı da dile getirilmişti: Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yürütülen süreçte Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden yaptığı tarihsel değerlendirmelerin, Alevi toplumunda ciddi endişeler yarattığı vurgulanmıştı. Zira bu iki tarihi isim, Alevi tarihsel hafızasında katliamların ve büyük kırılmaların sembolüdür.

Peki, bu makul, demokratik ve barışçıl bildiriye nasıl bir yanıt verildi?

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, bildiriyi imzalayan (benim de imzacı olduğum) Alevi aydınlarına son derece ağır, yaralayıcı ve siyasi nezafetten uzak eleştiriler yöneltti. Bildiriyi “ucuz siyaset” olarak niteleyen Bakırhan, bir dönem Kürt siyasal hareketi içinde yer alan ve milletvekilliği yapan imzası arkadaşlarımıza yönelik tam olarak şu ifadeleri kullandı:

“Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız isimlerin hangi aydın kimliği var bilmiyorum... Kürt Hareketi'ni ve Sayın Öcalan'ı eleştirmek 'aydın' olmaksa valla kusura bakma, o dündü.”

Bu üslup; ne demokrasiyle, ne özgürlükçü siyasetle, ne de halkın iradesine duyulan saygıyla bağdaşır. Bu dil, buram buram kibir ve tepeden bakmacılık kokan bir dildir.

Suat Yıldız’ın da dikkat çektiği üzere, ben de “aydın olmayan" sade bir Alevi yurttaşı ve bir gazeteci olarak Sayın Tuncer Bakırhan’a şu soruları sormak zorundayım:

  • Sokakta her bulduğunuzu milletvekili mi yapıyorsunuz? Türkiye’nin en üst düzeyde temsil makamı olan TBMM’ye taşıdığınız insanları, sırf sizinle aynı fikirde değiller diye "sokaktan topladık" diyerek değersizleştirmek nasıl bir siyasi ahlaktır?
  • Partinizde milletvekili olacak düzeyde liyakatli insan yok mu ki "sokaktan her bulduğunuzu" parlamentoya taşıyorsunuz? Bu tutum, partinize emek veren binlerce insana ve size oy veren seçmene saygısızlık değil midir?
  • Siz sokaktan gelmediyseniz, nereden geldiniz? Hangi elitist mekanizmanın, hangi kapalı kapı siyasetinin ürünü olarak o koltukta oturuyorsunuz?

Halkın içinden gelen insanları, toplumun bağımsız seslerini ya da hak mücadelesi veren Alevi aydınlarını “sokaktan alınmış" diyerek küçümsemek, en hafif deyimiyle siyasi kibrin ve elitizmin dışavurumudur. Bölge barışından, demokratik cumhuriyetten ve eşit yurttaşlıktan bahseden bir partinin eş genel başkanına böylesine çirkin, kırıcı ve üstenci bir dil asla yakışmamaktadır.

Aleviler kimin, hangi siyasi partinin arka bahçesi?

Alevi toplumu, yüzyıllardır sürdürdüğü onurlu duruşuyla ne bir siyasi partinin oy deposudur ne de kimsenin talimatla yönlendirebileceği bir kitledir. Alevi aydınları da hiçbir liderin, hiçbir ideolojik hareketin veya hiçbir siyasi odağın koşulsuz onay makamı veya marabası değildir.

Suat Yıldız’ın kaleme aldığı bu değerlendirme, Alevi toplumunun ortak vicdanının ve tarihsel aklının sesidir. Aleviler bu topraklara barışın, adaletin ve eşitliğin gelmesini herkesten çok arzulamaktadır. Ancak bu barış inşa edilirken Alevilerin tarihsel travmalarını yok saymak, hafızalarını küçümsemek veya kaygılarını dile getiren aydınları azarlamaya kalkışmak kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir.

Bu topraklara kardeşlik ve toplumsal barış gelecekse, bu ancak birbirimizin acısına saygı duyarak, kimseyi ötekileştirmeden ve kibri bir kenara bırakarak eşit yurttaşlık zemininde mümkün olacaktır. Suat Yıldız dostumuzun dediği gibi: Herkes kendi haddini ve hududunu bilmek zorundadır.

“Cemevleri ibadethanemizdir” ve “Zorunlu din dersleri kaldırılsın”