Muharrem Matemi, Rıza Lokması ve Hüseyin’i Duruş
"Edep, erkâna bağlıdır, ayağımız başımız,
Güllerden koku almıştır, toprağımız taşımız.
Soframızda bulunan, lokmalar hep helâldir,
Yiyenlere nur olur, ekmeğimiz aşımız" — Hünkar Hacı Bektaş Veli
Muharrem ayının sosyolojik boyutu, onu sadece bireysel bir inanç veya takvime bağlı bir ibadet olmaktan çıkarıp kolektif hafızayı, toplumsal kimliği ve adaleti anlamlı hale getirir. Batıni Anadolu Alevi inancında Muharrem ayı; tarihsel bir trajedinin anılmasının ötesinde, bugünün dünyasına ve toplumsal ilişkilerine yön veren hareketli, canlı bir toplumsal yapıdır.
Sosyolojide kolektif hafıza, bir topluluğun ortak kimliğini korumak için geçmişteki olayları nasıl hatırladığı ve yorumladığı ile ilgilidir. Kerbela, üzerinden asırlar geçmesine rağmen Muharrem Matemi’yle her yıl yeniden yaşanır. Bu durum, Alevi toplumunun tarihten gelen kadim bağlarını canlı tutar.
Genç nesiller, bu ayda tutulan oruçlar, dinlenilen mersiyeler ve paylaşılan aşureler aracılığıyla kendi kültürel ve inançsal kimliklerini öğrenirler. Muharrem, toplumun sınırlarını çizen ve onu zamana karşı koruyan sosyolojik bir mayalanmadır.
***
Muharrem ayının sosyolojik olarak en güçlü yönü, Kerbela’daki tarihsel karakterleri zamansız ve mekansız birer sembole dönüştürmesidir. Burada Hüseyin ve Yezid isimleri kişilerden bağımsız toplumsal karakterleri ve zihniyetleri ifade eder.
Hüseyin’i Duruş: Güç karşısında eğilmeyen, haksızlığa boyun eğmeyen, azınlıkta kalsa bile adaleti savunan evrensel ahlaki duruşun sembolüdür.
Yezid’i Zihniyet: Gücü elinde bulunduran, sömüren, zulmeden, liyakati ve adaleti yok sayan her türlü otoriter yapının adıdır.
Alevi toplumunda bu iki kavram, bugün dünyada nerede bir mazlum varsa o Hüseyin, nerede bir zalim varsa o Yezid olarak anılır. Bu da inanca evrensel ve dinamik bir sosyal adalet niteliği kazandırır.
Muharrem ayının toplumdaki karşılığı acıyı kutsamaktan ziyade, acıdan adalet bilinci ve toplumsal direnç üretmektir. Kerbela’da yaşanan trajediyi salt oruç tutmaktan çıkarıp bir yaşam felsefesi, haksızlığa karşı direnç haline getiren anlayış da budur. Bu öğreti topluma her dönemde haksızlığın karşısında olma, mazlumun yanında durma görevini yükleyen canlı bir toplumsal akittir. Şahı Merdan Ali’nin, "Zulme engel olamıyorsanız, onu herkese duyurun" sözünü düstur olarak kabul eden Alevilere göre:
Her devrin mazlumu Hüseyin, her devrin zalimi ise Yezid’dir.
Kerbela’da vücut bulan Hüseyin’i duruş, Pir-Mürşid-Rehberlerde, ulu ozanlarda daha sonra ise Anadolu’nun erenlerinde ve taliplerinde zuhur etmiştir. Onlar, makama, mevkiye, mülke, ranta ve saltanata karşı hırslı ve açgözlü olmamış, haksızlıklar karşısında eğilmemişlerdir. Bugün Hüseyin’i duruş göstermek, bedeli ne olursa olsun haksızlığın karşısında durmak, hak, hukuk, adaletten, merhametten ve vicdandan yana olmaktır.
***
Batıni Anadolu Alevi Yol öğretisinde lokma, yalnızca biyolojik açlığı gidermek ya da fiziksel anlamda beslenmek amacıyla tüketilen bir yemek değildir. Lokma, Cenabı Hakk’tan gelen bir rızık, emeğin kutsallığı, helalliğin somutlaşmış hali ve Canlar arasındaki manevi bağın en anlamlı ifadesidir. Yol ehli Canlar için bir lokmanın sofraya gelişi, mutlak bir helallik, adalet ve rızalığa bağlıdır. Bu ahlak zincirinin halkalarından biri bile koptuğunda, o sofra inançsal açıdan meşruiyetini kaybeder. Bu bağlamda Rıza Sofrası, Alevi toplumunun hem ahlaki hem ekonomik hem de toplumsal bağımsızlık anlayışının yaşamdaki karşılığıdır.
Yol’un öğretisinde lokmanın kaynağı doğrudan doğruya insanoğlunun alnının teri ve elinin emeğidir. Rıza Sofrası Meydanı, her canın kendi rızasıyla, kendi helal kazancından topluma sunduğu değerlerin pay edildiği bir birlik alanıdır. Canlar, kendi emeklerini, niyetlerini ve sevgilerini bu sofrada ortaklaştırırlar. Buradaki lokmalar, el emeği, alın teriyle inancın gönül ocağında pişer ve toplumsal dayanışmanın harcıyla yoğrulur.
Bu noktada inancın ve Yol’un en hassas, asla vazgeçilemez kırmızı çizgilerinden biri ortaya çıkar: Rızasız lokma yenmez. Rızasızlık, bir başkasının hakkını gasp etmek, emeğini sömürmek ya da rızası olmadan bir değere el koymaktır. Alevi felsefesinde, üzerinde kul hakkı bulunan, rızalık alınmamış hiçbir yiyecek kutsal sofraya konamaz. Çünkü o lokma mideyi doyurabilir ama ruhu kirletir, canların arasındaki ikrar bağını zedeler.
Muharrem ayı, toplumsal dayanışmanın ve paylaşımın zirveye ulaştığı bir zaman dilimidir. Sosyolojik açıdan bu durum, kapitalist tüketim ilişkilerine alternatif toplumsal bölüşümü ve ahlaki duruşu temsil eder. Oruç açma lokmaları ve 12 günden sonra kaynatılan Aşure Aşı, tam bir imece ürünüdür. Sosyal sınıf veya makam, ünvan fark etmeksizin herkes aynı lokmayı kaşıklar. Toplumun kendi helal kazancıyla, kimseden hibe almadan kurduğu bu sofralar, sivil bir toplumun ve ekonomik bağımsızlığın göstergesidir. Burada devletin veya egemen güçlerin lütuf olarak sunduğu sofralar yerine, rızalık esasına dayalı bir paylaşım modeli öne çıkar.
***
Rıza Sofrası’na gelen lokmanın miktarı ya da lezzetinden ziyade kimden geldiği, hangi niyetle getirildiği ve arkasındaki ahlaki geçmişi hayati önem taşır. Alevi sosyolojisinde sofra, aynı zamanda toplumsal bir denetim ve adalet mekanizmasıdır. Bu meydanda herkes eşittir ancak herkesin lokması eşit derecede olmayabilir.
Yol’un kurallarını çiğnemiş, toplumun huzurunu bozmuş, haksızlık yapmış, bir canı incitmiş ve bu yüzden toplum tarafından dışlanmış olan kişilere düşkün denir. Yol ikrarını bozan, yani düşkün olan bir kişinin getirdiği lokma, Rıza Sofrası’na asla kabul edilmez. Toplum nezdinde aklanmayan, mağdur ettiği canla helalleşmeyen ve bağlı olduğu Ocak Pir’inin huzurunda dardan geçmeyen birinin lokması diğer lokmalara katılmaz. Düşkünün lokmasının reddedilmesi, Alevi toplumunun kendi iç adaletini sağlama, suçu cezalandırma ve ahlaki yozlaşmayı önleme yöntemidir. Sofraya kabul edilmek, toplumsal rızalığın ve temizliğin bir nişanesidir. Eğer bir lokmanın arkasında hile, kibir, gösteriş veya sömürü varsa, o lokma nur değil, karanlık getirir.
Muharrem ayında uygulanan yas pratikleri; can incitmemek, su içmemek, et yememek, eğlenceden uzak durmak gibi toplumsal olarak derin bir pasif direniş ve nefis terbiyesi yöntemidir. Alevi toplumunda yeşil dal kesmemek, canlıya kıymamak gibi kurallar, modern toplumun bugün yeni yeni tartıştığı ekolojik bilinç ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı ilkeleri asırlar öncesinden kabul görmüştür.
***
Geleneksel kırsal yaşamdan modern kent hayatına geçiş, Alevi kurumlarını ve ritüellerini ciddi bir dönüşümle karşı karşıya bırakmıştır. Bu dönüşümün en sancılı yaşandığı alanlardan biri de Cemevlerinin kurumsallaşması ve kamusal otoritelerle olan ilişkileridir. Yol’un kadim düsturlarına göre Canlar; halkın zorunlu vergileriyle kurulan, kaynağı tam olarak bilinemeyen, içinde tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan veya doğrudan rızasızlığa dayanan kamu ve tüzel kişiliklerin katkılarıyla kurulan sofralara karşı mesafeli durmak zorundadır.
Tarihsel olarak Alevilik, egemen güçlerin ve devlet aygıtlarının finansal desteğinden, siyasi aldatıcı yöntemlerle yönlendirilmekten uzak durarak kendi özerk yapısını korumuştur. Bugün kent yaşamında, bazı Cemevi yönetimlerinin belediyelerden, bakanlıklardan veya çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarından lokma, iftar sofrası ya da matem aşı adı altında maddi yardım almaları, Yol’un özü ve ilkeleriyle açıkça çelişmektedir. Kamudan alınan bu finansal yardımlar, Rıza Sofrası’nın evrensel ahlakına zarar vermektedir. Halkın vergilerinden oluşan havuzda, rızası olmayan kişilerin de hakkı olduğu için, o bütçeyle hazırlanan lokma inançsal olarak şüpheli ve rızasız hale gelir. Anadolu Alevi inanç felsefesi, hiçbir siyasi güce, makama ya da paraya tamah edilmemesini buyurur.
Günümüz kent yaşamında Alevi kurumlarının ekonomik olarak ayakta kalma mücadelesi verdiği bir gerçektir. Ancak bu mücadele verilirken, Yol’un Bin Yıllık bağımsızlık karakterinden ödün verilmemelidir. Cemevleri, devletin ya da yerel yönetimlerin birer alt kurumu veya sosyal tesisi olmamalıdır. Buralar canların sırrını, ikrarını ve ibadetini paylaştığı kutsal mekanlardır.
Kentleşmenin getirdiği kolaycılığa kaçarak, kamu bütçeleriyle kitlesel ve şatafatlı iftar ya da lokma organizasyonları düzenlemek, inancın özündeki mütevazılık ilkesine de aykırıdır. Doğru olan Canların kendi öz güçlerine, yani Hakk-Muhammed-Ali aşkıyla verecekleri lokmalarına tamah etmektir. Az olsun lakin helal olsun; az olsun lakin rızalıkla olsun düsturu, kent yaşamındaki Cemevlerinin temel finansal yapısı haline gelmelidir. Canların lokmalarını bir araya getirerek pişirilen o mütevazı aş, milyonlarca liralık kamusal bütçelerle hazırlanan lüks sofralardan katbekat daha kutsal ve birleştiricidir.
***
Rıza Sofrası; ekonomik, ahlaki ve toplumsal katmanları olan muazzam bir inanç analitiğidir. Bu sofrada maksat mideyi doyurmak değil; canları bir etmek, diri etmek, iri etmektir. Birliğin nişanesi olarak hep birlikte sofranın ucundan tutan canlar, aslında sadece yiyeceklerini değil, vicdanlarını da ortaklaştırmış olurlar.
Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin "Soframızda bulunan lokmalar hep helâldir, yiyenlere nur olur ekmeğimiz, aşımız" nefesi, helallik ve rızalık arayışının en net özetidir. Yol ehli Canlar, kent yaşamının getirdiği tüm yozlaştırıcı etkilere karşı Rıza Sofrası’nın bağımsızlığını, saflığını ve asaletini korumakla yükümlüdür. Canların rızasıyla, alın teriyle kurulan her lokma meydana nur, yiyenlere şifa, Yol’a ise sonsuz bir dirlik katacaktır.
Muharrem Matemi Orucu’nu tutan Canların niyetleri, Cenabı Haydar-ı Kerar katında kabul ve makbul olsun.
Aşkı muhabbetlerimle…