Hızır Paşa bizi berdar etmeden açılın kapılar Şah’a gidelim!..
Türkiye’nin birinci partisindeki siyasi krizi, 16. yüzyılda yaşamış büyük Hakk ve Halk Aşığı Pir Sultan Abdal’ın çok etkileyici direnişiyle ve onun "Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şah'a gidelim" çağrısıyla bağdaştırdığımızda; Türkiye siyasi tarihindeki liyakat, sadakat, ihanet, iktidar ve direniş temalarının ne kadar köklü ve güçlü bir metafor olduğunu görürüz.
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar dizini olarak değerlendirilemez. Tarih, günümüzün egemen güçleri ile ezilen sınıfları arasındaki mücadelenin yol ve yöntemlerini barındıran canlı bir organizmadır. 16. yüzyılın Anadolu’sunda, Sivas eteklerinde yükselen bir avaz, yüzyıllar sonra bugün, 21. yüzyıl Türkiye’sinin modern siyasi yol ve yöntemlerinin karmaşıklığı içerisinde yankı bulmuştur. Pir Sultan Abdal’ın, iktidarın sadık bir aparatı haline gelen Hızır Paşa’ya karşı havalandırdığı, "Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şah'a gidelim" dizeleri, politik bir karşı duruşu ve nihai bir reddedişi simgelemektedir.
Bugün Türkiye, AKP-MHP blokunun antidemokratik yöntemlerle krizler ürettiği bir süreçten geçmektedir. Siyasi iktidar, devletin resmi yargı organlarına sızan veya bizzat atadıkları kişiler aracılığıyla Tek Adam Rejimi’nin tüm kurum ve kuruluşlarıyla devlete yerleştirilmesine hizmet etmektedir. Siyasi iktidarın kendi bekasını korumak için attığı bu adımlar, toplumsal muhalefetin en büyük temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) hedef almıştır. Bu süreçte en çok tepki çeken girişim, partinin eski genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun üstlendiği rol olmuştur. Seçilmiş genel başkan Özgür Özel’in toplumsal muhalefeti meydanlarda diri tutan, sokağın sesini Meclis’e taşıyan duruşuyla iktidarın ezberini bozduğu bir dönemde, Kılıçdaroğlu’nun bu hamleleri iktidara adeta engelsiz bir hareket alanı sunma işlevi görmektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu, yıllarca "Hak-Hukuk-Adalet" demiş, helalleşme demiş ve değişim iddialarıyla muhalefeti bir arada tutmaya çalışmış biri olarak, genel başkanlık koltuğunu kaybettikten sonra takındığı tavırla partisini ve gelişen halk hareketini zaafa uğratma noktasına gelmiştir. Kılıçdaroğlu’nun, Özgür Özel liderliğindeki yeni CHP yönetiminin toplumsal tabanla kurduğu sıcak bağı koparmaya yönelik çabaları, onun iktidarın ömrünü uzatan bir aparat haline geleceğini göstermektedir. Kılıçdaroğlu’nun siyaseten adeta "yok hükmünde olmayı" kabul etmesi, Cumhuriyet Halk Partisi’ni "mundar etme" girişimidir.
CHP, Türkiye’de kurucu parti olmanın ötesinde, toplumsal muhalefetin yasallık sınırları içindeki en büyük sığınağı, toplumsal muhalefetin şemsiyesidir. Siyasi iktidarın elindeki yargıyla CHP’yi ele geçirme veya yeniden tasarlama girişimlerine alet olan Kılıçdaroğlu, iktidarın arzuladığı bölünmüş ve biriken enerjiyi içe dönük olarak tüketen muhalefet tarzını beslemektedir. Nitekim siyasi ihanetin simgesi haline gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun her hamlesi, gelişen halk hareketini doğrudan mundar etmeye yöneliktir.
Siyasi iktidar, karşısında biriken toplumsal öfkeyi tek başına göğüsleyemediği durumlarda, muhalefet saflarındaki makbul, makul veya hırsları ideolojisinin önüne geçmiş aktörleri birer manivela olarak kullanmaktadır. Egemen güçler varlığını garanti altına almak için toplumsal muhalefetin taleplerine yönelik köklü bir çözüme yanaşmak yerine, muhalif liderleri sistem içine çekerek veya işlevsiz hale getirerek amacına ulaşmayı hedefler. Siyasi iktidar ise egemenlere yönelik toplumsal ve ekonomik öfkeyi muhalefetin iç kavgasına yönlendirerek bu direnci kırmaya çalışır. İktidar; sokağın, işçinin ve öğrencinin meşru hak arayışını "kışkırtma" veya "düzen bozucu" olarak yaftalayıp marjinalleştirir, böylece meşruiyet devşirirken toplumsal hareketlerin kitleselleşmesini de engellemeye çalışır.
Tam da bu noktada, içeriden yükseltilen çatlak sesler ve bölünme senaryoları, Saray Rejimi’ne nefes borusu olmaktadır. Eğer muhalefet ikiye bölünürse, iktidar için toplumu yönetmek ve Meclis’ten baskı yasalarını geçirmek çok daha kolaylaşacaktır. İktidar karşısında direnç göstermeyen ya da bizzat iktidarın kontrolü altındaki bir muhalefetin varlığı, Türkiye’nin başına gelecek en büyük felakettir.
Pir Sultan Abdal ile Hızır Paşa arasındaki tarihsel gerilim, günümüz Türkiye siyasetindeki iktidar-muhalefet ilişkilerinde ve CHP içindeki ayrışmada da görülmektedir. Siyasi iktidarın muhalefeti kendi aparatına dönüştürme çabasının; işçi sınıfı, gençlik hareketleri ve geniş halk kitleleri üzerindeki yıkıcı etkileri tüm çıplaklığıyla orta yerdedir. Gelinen bu noktada hepimiz, kitlelerde kırılan güven duygusunun ağır tarihsel faturasını ödemeye hazır olmalıyız.
19 Mart ve 21 Mayıs darbe süreçleri, Tek Adam Rejimi’nin kurumsal faşizmi derinleştirme adımları olarak okunmalıdır. Ancak bu kez karşılarında, geçmişin edilgen, "aman provokasyona gelinmesin" diyen muhalefet tarzı yerine, Özgür Özel liderliğinde meydanları dolduran, işçi sınıfından atanamayan öğretmene, emekliden çiftçiye, öğrenciden kadınlara kadar sokağın dinamizmini arkasına alan yeni bir CHP çizgisi bulmuşlardır. Siyasi iktidarın en büyük korkusu, ekonomik krizin altında ezilen geniş halk kitlelerinin partili kimliklerini yok sayarak meydanlarda ortak bir sınıfsal öfkeyle birleşmesidir. İktidarın ezberini bozan durum, sokağın meşruiyetidir!
Pir Sultan Abdal’ın Şah’a gitme çağrısı, adil, eşit, snıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratma arayışıdır. Onun döneminde bu arayış dervişlerin önderliğinde ezilen köylülerin direnişiyle şekilleniyordu. Bugün ise bu direnişin öznesi işçi sınıfı, işsizler ordusu, emekliler, üniversite gençliği ve kadınlardır. Erdoğan-Kılıçdaroğlu iş birliği ya da Kılıçdaroğlu’nun nesnel olarak iktidarın değirmenine su taşıyan hamleleri, bu toplumsal dinamikleri doğrudan sabote etmektedir.
Yüksek enflasyon ve güvencesizlik kıskacındaki işçi sınıfı, sendikal haklar ve insanca ücret için ayağa kalktığında, arkasında güçlü bir muhalefet desteği görmek ister. Muhalefetin kendi iç kavgalarla enerjisini tüketmesi, grevlerin yasaklandığı, hak arayışlarının suç sayıldığı bir dönemde işçi sınıfını yalnızlaşmasına neden olmaktadır. Üniversitelerin özerkliği, barınma krizi ve gelecek kaygısı taşıyan gençler için siyasetin bir umut kapısı olması gerekirken, siyasi kadrolar arasındaki kavgalar, gençliğin siyasal kurumlara olan inancını kökten sarsmaktadır.
Kesintiye uğrayan hak mücadelelerinin yeniden toparlanması kırılan güven duygusu nedeniyle hayli zaman alabilir. Siyasi mücadelede kitlelerin güvenini kazanmak yıllar sürer. Ancak o güvenin bir gecede yitirilmesi, toplumsal duyarsızlığa ve geri durmaya neden olabilir. Halk, güvendiği liderlerin ya da yapıların kendilerini yarı yolda bıraktığını hissettiğinde, kolektif eylem duyarlılığını yitirir.
Tarihsel tecrübe göstermektedir ki; egemenlerin baskısından ziyade, önderlik edenlerin teslimiyeti kitlelerin hareket manevrasının varlık sebebini ortadan kaldırır. Bu durum, toplumsal mücadelenin yeniden toparlanmasının gecikmesine neden olur. Nitekim 12 Eylül Faşist Darbesi’nden sonra dağılan sosyalist sol hareketin kitlelerle hala buluşamamasının en önemli nedeni önderliğe olan güven duygusunun yitirilmesidir.
***
Yıllar sonra CHP genel merkezi önünde toplanan on binler bir şiara imza attı. Halkın hafızasından adeta silinmek istenen "Genel Grev, Genel Direniş" şiarının, 1980 askeri darbesinin yarattığı kırk küsur yıllık sessizlik duvarını yıkarak yeniden meydanlarda yankılanması, Türkiye siyasi tarihi ve sosyolojisi açısından çok önemli bir eşiktir.
CHP Lideri Özgür Özel ve kadrosunun meydanları adres gösteren direnişi öngören yol haritası, halkın zihninde bir sıçrama ve güven pekişmesi yaratmıştır. Halkın buna "Genel Grev, Genel Direniş" sloganı ile karşılık vermesi, hegemonya karşıtı mücadelenin sınırlarını genişletmiştir. Bu talep sınıfsal bir reddediştir. Genel grev, üretimi durdurma gücüdür. Halk, rejimin darbe hamlesine üretimden ve tüketimden gelen gücünü masaya koyarak yanıt vermek istemektedir.
İçerideki statükocu odaklar, muhalefeti "aman sokağa çıkmayalım, meşruiyet sınırlarında kalalım" diye konsolide etmeye çalışırken, halkın genel grev çığlığı bu muhalefeti pasifize etme siyasetini boşa çıkarmayı hedeflemektedir. 1980’den bu yana hiçbir ana akım siyasi aktörün cesaret edip dile getiremediği, sendikal bürokrasinin labirentlerinde kalan "Genel Grev" kavramını doğrudan halkın haykırması, siyasetin öznesinin yer değiştireceğini bize göstermektedir.
Siyaset artık CHP genel merkezindeki veya Ak Saray kulislerindeki siyasi simsarların hamle senaryolarından ibaret değildir. Fabrikalardaki işçinin, meydanlardaki öğrencinin, halkın geciken haklı talepleri siyasi iradeyi arkasından sürüklemeye başlamıştır. Egemenlerin kurduğu barikatlara ve güvenlik güçleri aracılığıyla yaratılan teröre, siyasi partilerin binalarının işgal edilmesine, ancak toplumun bütünüyle birlikte hareket etmesiyle karşı konabilir. Genel grev ve genel direniş çağrısı, bu ülkenin işçisinin, emekçisinin ve ezilenlerinin kendi kaderini tayin etme iradesidir. İktidar, her şeyi tamamen kendi kontrolü altında tutmak ister. Ancak toplumun hayatı durduracak düzeyde büyük bir tepki göstermek istemesi, iktidarın bu planını altüst edebilir.
2026 Türkiye’sinde halk, edilgen bir seçmen topluluğu olmaktan çıkıp, tarihin akışını değiştirecek kurucu bir özneye dönüşme eşiğindedir. CHP Lideri Özgür Özel ve ekibinin toplumsal mücadele zemininde açtığı yol, halkın hafızasındaki en radikal, en birleştirici silahı olan Genel Grev ve Genel Direniş ruhunu uyandırmıştır. Bu saatten sonra statüko işbirlikçilerinin veya Saray entrikalarının bu dalgayı sönümlendirmesi çok zordur. Çünkü halk, Hızır Paşaların kendilerini berdar ve tasfiye etmesini bekleyemeyeceğini, o kapıları kendi elleriyle açacağını ilan etmiştir.
Bugün Türkiye muhalefetinin önündeki ödev, saray entrikalarına, içeriden ya da dışarıdan yapılan darbe girişimlerine bakmaksızın, yüzünü tamamen halka, sokağa, fabrikalara ve üniversitelere döndürmektir. Koltuklarını korumak için iradesini ve duruşunu teslim edenler tarihin tozlu sayfalarında birer Hızır Paşa olarak anılacaktır. Ancak meydanları terk etmeyip, hak mücadelesini büyütenlerin kuracağı yarınlar bizim olacaktır. Tarihsel kırılma tam olarak burada başlar.