Barış’ın eli kulağında: Trump kendi sonunu düşünmeye başladı
İran ile ABD 100 günden bu yana süren savaş halini sona erdirmek amacıyla bir mutabakat zaptı üzerinde anlaşmaya vardı nihayet. Pakistan ile Katar’ın arabuluculuğunda gerçekleştirilen anlaşmanın 19 Haziran Cuma günü İsviçre’nin Cenevre kentinde imzalanacağı duyuruldu. Tahran’dan yapılan açıklamalara göre anlaşma 2 Mart’tan bu yana İsrail’in yoğun saldırıları altında bulunan Lübnan’ı da kapsıyor.
Birkaç kez “anlaşır” gibi olunmasına rağmen İran, şartlarını uygun bulmadığı için Donald Trump’ı defalarca “yalancı” çıkararak bir uzlaşmaya yanaşmamıştı. Ancak Trump, fiilen İran’ın ablukası altında bulunan Hürmüz Boğazı’nın Cuma günü tüm gemilere açılacağını, Tahran ise ABD’nin limanlarına uyguladığı deniz ablukasını kaldıracağını açıkladı.
Cuma gününe kadar çok uzun bir süre var. Ne olacağı konusunda emin konuşmamak gerek. Anlaşmaların, karşılıklı görüşmelerin “barış” sağlama konusunda bir garantisinin olmadığına nükleer programı üzerine yürütülen müzakereler sürerken İran’a, ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta saldırmasıyla tanık olmuştuk.
İran’ın sandığı kadar “kolay lokma” olmadığını anladığından beri saldırma konusunda defalarca fikir değiştirerek hayli itibar kaybına uğrayan Trump, söz konusu barış anlaşmasının imzalanmaması durumunda, dünyanın bir ‘ekonomik felaket’le karşı karşıya kalacağını söyleyerek, aslında kendi rolünü abartmış oldu. Yani olası bir felaket Trump’ın gayretiyle sağlanan “barış” sayesinde önlendi, anlamamızı istediği bu.
Ancak o kadar tutarsız bir kişilik ki, Fransa’da düzenlenen G7 Zirvesi’nde yaptığı konuşmada 60 gün içinde tam bir anlaşmaya varılamaması halinde “İran’ı bombalayabileceğini” söyleyebildi yine. Yani dünyayı kurtardığı(!) “ekonomik felaketi” yine kendisi dünyanın başına sarabilir pekala.
Savaşın devam etmesi durumunda Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının yol açacağı petrol fiyatı şoku nedeniyle keskin bir ekonomik gerilemenin “yaşanabileceğini” de belirten Trump Büyük Buhran döneminde ülkeyi yöneten eski ABD Başkanı Herbert Hoover gibi bir şöhrete sahip olmak istemediğini de söyledi.
Bu konuda korkmakta haklı aslında. Hoover 1929 yılındaki Büyük Buhran sırasında Başkan’dı. Ekonomik gerilemeyle çeşitli yollarla mücadele etme konusundaki çabalarıyla bilinir. İş dünyasının önde gelen isimlerini Beyaz Saray’a çağırarak, onlardan ücretlerin korunacağına dair taahhütler alıp, paniğin ekonomiye yayılmasını önlemeye çalışmıştı. Mali kayıpların istihdamı değil, kârları etkilemesi gerektiğini savunan Hoover’ın ekonomi teorisi, tüketici harcamalarını korumayı, durgunluk süresini kısaltmayı amaçlıyordu denir. Ancak bu çabaları büyük itirazlarla eleştirilerle karşılaşmıştı. Hem Amerikan seçmenleri hem de akademsiyenlerce başarısız olarak değerlendirilmesinin nedeni budur. Kaybettiği itibar 1932 başkanlık seçimlerinde Franklin D. Roosevelt’e karşı yenilmesine yol açmıştır.
Yani Trump, Hoover’la “aynı sonu” yaşama korkusunda haklı. Ama görünen o ki, Trump tarihe “Hoover’dan bile daha çok itibar kaybetmiş Başkan” olarak geçecek. Çünkü hiç bu kadar “çocuk akıllı” Başkanları olmamıştı Amerikalıların.
Bakın; Ne İran’a ne de İsrail’e söz geçiremeyen biridir Trump. İran’ı masaya kendi şartlarıyla oturtamadı, İsrail’i Lübnan’a saldırmaktan alıkoyamadı. İsrail’in Lübnan’a saldırmaması İran’ın anlaşma şartlarından biriydi. Ama dün (Çarşamba) İsrail Lübnan'ın güneyindeki hedefleri yeniden vurdu. Yani Trump'ın uyarılarını hiçe saymış oldu.
İddiasının aksine müzakereler ya da barış konusunda “hemen hemen” hiç bir başarısı olmayan Trump’ın Hoover’e benzeyeceğini düşünmesi son derece yersiz.
Çünkü “hiçbir şeye” benzemeyecek bu gidişle.