Bağ kur, güven yarat, kalbe dokun... Öğrenme başlasın...
“Öğrenciler çoğu zaman ne anlattığımızı değil, onlara nasıl hissettirdiğimizi hatırlarlar. İnsan dokunuşu hâlâ eğitimin en güçlü unsuru ve sanırım gelecekte onu daha da çok konuşacağız.”
Nörodil Koçu Sinem Atamsoy Koşar ile öğrenme üzerine konuştuk.

Yıllar içinde “iyi öğretmen” tanımınız nasıl değişti ve bugün bir öğretmeni gerçekten etkili yapan sizce nedir?
Meslek hayatımın ilk yıllarında iyi öğretmen daha çok bilgiyi iyi aktaran, sınıfı iyi yöneten ve öğrenciyi akademik başarıya götüren kişi olarak tanımlanırdı. Zaman içinde fark ettim ki öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değil; bir öğrenme iklimi oluşturmak, merak uyandırmak, insanı görmek ve potansiyeli ortaya çıkarmaktır.
Bugün benim için etkili öğretmen; öğrencinin sadece dil gelişimine değil, özgüvenine, düşünme becerilerine ve iyi olma haline de dokunabilen kişidir. Çünkü öğrencinin kendini değerli hissetmediği bir ortamda gerçek öğrenme gerçekleşmiyor.
Ayrıca artık öğretmenin “her şeyi bilen kişi” olmak zorunda olmadığını hepimiz biliyoruz. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay. Önemli olan öğrencinin düşünmesini sağlamak, merak uyandırmak ve öğrenmeyi anlamlı hale getirmek. Etkili öğretmen kontrol eden değil; rehberlik eden, bağlantı kuran ve güven oluşturan kişidir diye düşünüyorum.
Öğrenme sürecinde duyguların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir öğrencinin hisleri, öğrenmesini nasıl etkiliyor?
Bence öğrenme sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal bir süreç. Beyin tehdit altında hissettiğinde öğrenmeye değil, hayatta kalmaya odaklanıyor. Özellikle dil öğreniminde bu çok belirgin. Çünkü dil öğrenmek görünür olmak demek; hata yapmak, konuşmak, risk almak demek.
Eğer öğrenci yargılanacağını düşünüyorsa, kaygı seviyesi yükseliyor ve beyin kendini korumaya alıyor. Böyle durumlarda öğrenci aslında bildiği şeyi bile kullanamayabiliyor. Ama tam tersine, öğrenci kendini rahat, güvende ve kabul edilmiş hissettiğinde beynin öğrenmeye açık hale geldiğini görüyoruz.
Bu nedenle ben sınıfta sadece “ne öğrettiğimize” değil, öğrencinin “nasıl hissettiğine” de çok önem veriyorum. Çünkü duygu öğrenmenin kapısını açabiliyor da kapatabiliyor da.
“Güvenli öğrenme ortamı” dediğimiz şey beynimizi ve özellikle dil öğrenme sürecini nasıl etkiliyor?
Güvenli öğrenme ortamı denince çoğu zaman fiziksel güvenlik anlaşılıyor ama aslında psikolojik güvenlik çok daha önemli. Öğrencinin hata yapmaktan korkmadığı, fikrini rahatça ifade edebildiği ve yargılanmadığını hissettiği ortamlar beynin öğrenme kapasitesini artırıyor.
Dil öğreniminde iletişim çok önemli olduğu için öğrencinin kendini ifade etme cesareti göstermesi gerekiyor. Eğer sınıfta sürekli hata odaklı bir yaklaşım varsa öğrenci konuşmamayı tercih ediyor. Bu da öğrenmenin önündeki en büyük engellerden biri oluyor.
Ben her zaman şunu söylüyorum: İnsanlar kendilerini güvende hissettiklerinde performans göstermeye çalışmazlar; gerçekten iletişim kurmaya başlarlar. İşte gerçek öğrenme de o noktada başlıyor.
Hem öğrencinin hem de öğretmenin iyi olma hali sınıftaki öğrenme atmosferini nasıl şekillendiriyor?
Sınıfın enerjisini sadece öğrenciler belirlemiyor; öğretmenin duygusal durumu da sınıfa doğrudan yansıyor. Tükenmiş, sürekli baskı altında hisseden veya değersizleşmiş bir öğretmenin öğrenciye ilham vermesi çok zor olabiliyor. Çünkü duygu bulaşıcıdır.
Aynı şekilde öğrencinin iyi olma hali de öğrenmeyi doğrudan etkiliyor. Kaygılı, sürekli performans baskısı hisseden veya kendini yetersiz gören öğrenciler öğrenmeye açık olamıyor. O yüzden eğitimde sadece akademik başarıya odaklanmak yeterli değil. İnsanı merkeze koymamız gerekiyor.
Bence iyi öğrenme ortamları; insanların görüldüğü, duyulduğu ve değerli hissettiği ortamlardır. Çünkü aidiyet hissi motivasyonu, motivasyon da öğrenmeyi besliyor.
Bugünün öğretmenlerine, teknoloji çağında insanı merkeze alan eğitim adına tek bir mesaj verecek olsaydınız, ne söylerdiniz?
Teknoloji çok güçlü bir araç ama öğrenmeyi dönüştüren şey hâlâ insan ilişkileri. Yapay zekâ bilgi sunabilir, içerik üretebilir, hatta kişiselleştirilmiş öğrenme sağlayabilir. Ama bir öğrencinin görülme ihtiyacını, cesaretlendirilme hissini ve insani bağı tamamen karşılayamaz.
Bu yüzden öğretmenlerin en büyük gücünün teknolojiyle yarışmak değil, insan kalabilmek olduğunu düşünüyorum. Empati kurabilmek, dinlemek, güven oluşturmak ve ilham verebilmek geleceğin en önemli becerileri olacak.
Ben öğretmenlere şunu söylemek isterim: Öğrenciler çoğu zaman ne anlattığımızı değil, onlara nasıl hissettirdiğimizi hatırlarlar. İnsan dokunuşu hâlâ eğitimin en güçlü unsuru ve sanırım gelecekte onu daha da çok konuşacağız.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...