İsmail Pehlivan

İsmail Pehlivan

Aleviler tarihsel mirasından nasıl koparıldı?

"Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır"

Aşık Veysel

Anadolu’nun kadim inanç ve kültür mozaiğinde Alevilik her zaman mazlumun yanında duran, adaleti merkezine alan ve "72 millete bir nazarla bakmayı" düstur edinen bir inanç ve yaşam biçimidir. Ancak bugün, gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da Alevi toplumunun temsil yetkisini üstlenen çatı örgütlerinin, federasyonların ve derneklerin yönetim kadrolarının içine düştüğü vahim durum, bu kadim batıni inancın ruhuyla çelişen tarzdaki uygulamaları ile tarihsel mirastan nasiplenmediği gözlemlenmektedir.

Son yıllarda Alevi kurumlarının yönetim kademelerinde gözlemlenen aşırı siyasallaşma, inanç merkezli bir hak arama mücadelesinden ziyade, belirli bir siyasi hattın arka bahçesine dönüşme emareleri taşımaktadır. Bu durum, sadece inancın doğal yapısını bozmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumda telafisi güç kırılmalara ve Alevilik’ten uzaklaşmalara yol açıyor.
***
Günümüz Alevi örgütlülüğünün neden olduğu en hayati sorunlardan biri de Aleviler’in, Alevilik’ten uzaklaştırılmasıdır. Ne yazık ki bu durum, toplumsal birlikteliğe vurulan bir darbedir. Aleviler inancından uzaklaştı. Bunun nedeni günümüz Alevi kadroların Aleviliğe yeni donlar biçme girişimleridir. Cemevleri toplumun ihtiyaçlarına cevap veremez haldeler. Bilimden ziyade şeklen ve ritüellerle yetinilmesi ibadeti kısır bir döngüye hapsetti. Bu vahim durumun doğal bir sonucu olarak da toplumsal birliktelik ağır yaralar aldı, kadim dayanışma ruhu zedelendi.

Bugün artık cesaretle masaya yatırılması gereken en temel konu şudur: Neden ve nasıl dağıldık, niçin uzaklaştık? Daha da önemlisi, yeniden nasıl toparlanırız?

Geçmişte inanç, hayatın ta kendisiydi, nefes alınan her ana, kurulan her ilişkiye sinmiş bir yaşam biçimiydi. Oysa bugün inancın yerini daha çok "kimlik siyaseti" ve sadece şekilden ibaret olan "ritüeller" aldı. Üzülerek görmekteyiz ki; inanç yaşamın odağına alınmazken, göstermelik olan şekilcilik ön planda tutuluyor. İnanç, bir hayat nizamı olmaktan çıkarılıp bir temsil biçimine dönüşüyor.

Bugün gelinen noktada sormamız gereken bir soru da şudur: Alevi kurumları toplumu özgürleştirmek için mi var, yoksa onları siyasi birer "yedek güç" olarak bir yerlere yamamak için mi?
***
Alevilik, özü gereği Rızalık üzerine hayat bulur. Cem Meydanı’na her birey, siyasi kimliğinden, etnik kökeninden ve sınıfsal konumundan arınarak girer. Oysa bugünkü federasyon yöneticileri, Cemevleri’ni ve dernekleri birer "siyasal lojistik merkez" haline getirme gayretindedir.

Özellikle Türkiye’deki Alevi federasyonları ile Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) yöneticileri, Aleviliğin tarihsel mağduriyetlerini güncel siyasetin pazarlık masasına sürmekte sakınca görmemekteler. Bu yöneticiler, toplumun genel rızasını almadan, kurumsal kimliği bir siyasi partinin ideolojik hattına eklemlemeye çalışmaktalar. Bu "yedekleme" operasyonu, Alevi toplumunun geniş ve çoğulcu yapısını dar bir siyasi alana hapsetme girişimidir. Bu daralma, örgütlerin toplumun farklı kesimleriyle olan bağını koparmakta ve inancı, sadece bir grubun siyasi çıkarlarına hizmet eden bir yapıya dönüştürme riski taşımaktadır.
***
Günümüzdeki can alıcı noktalarından biri de, bu siyasal kadroların Cemevleri üzerindeki kurumsal hegemonyasıdır. Bugün Cemevleri, Anadolu Alevi Ocakları’nın idari kontrolünde olması gerekirken, dernek ve federasyon yöneticilerinin idari ve siyasi kontrolü altındadır. Cemevleri, Andolu Alevi inancının ibadet mekanıdır. O mekanın temsileri "hak ve hakikat"i bilen, sadakat ve liyakat sahibi olan, Mürşidler, Pirler ve Rehberler (Rayber) olmalıdır.

Siyasallaşmış mevcut yöneticiler, Cemevleri’ni kendi siyasi varlıklarını sürdürebilecekleri birer "getto" olarak görüyorlar. Bu hegemonik işgal sona erdiğinde, kendi siyasi ağırlıklarının ve varlık nedenlerinin ortadan kalkacağından korkuyorlar. Bu korku, onları daha da otoriterleşmeye ve inancı daha fazla siyasallaştırmaya itiyor. Cemevleri’nin birer "siyasi büro" gibi kullanılması, o mekanların manevi ruhunu zedelediği gibi, inanç önderlerini de yöneticilerin memuru pozisyonuna düşürmektedir. Bu tablo, Alevi örgütlenmesinin en önemli "çıkmazıdır."
***
Kurumsal yönetimlerdeki bu siyasi hırs ve "yamama" çabası, beraberinde kişisel çıkar ağlarını da örmektedir. Bu kadrolar birbirlerinin arkasından riyakarca konuşurken, siyasi ve ekonomik çıkarları mevzubahis olunca hemencik ortaklaşabiliyorlar. Nitekim geçen ay Alevi Kültür Dernekleri’nin olağanüstü kongresinde adı bazı şaibeli konulara karıştığı iddia edilen mevcut başkan için federasyon yöneticileri delegeleri etkileyerek üç oy farkla kazanmasını sağladılar. Bunların siyasi partilerle kurduğu faydacılığa dayalı ilişkiler sonucu bazı yöneticilere belediye meclis üyelikleri, siyasi adaylıklar veya farklı kapılar açarken, toplumda ise derin bir hayal kırıklığı ve yabancılaşmaya neden olmaktadır.

İnançsal boyutta Aleviler arasında yaşanan bu kırılma, salt bir siyasi ayrışma değildir. Bu aynı zamanda kurumlara duyulan güvenin de yok olmasıdır. Genç kuşaklar ve kadınlar, inançlarının bir siyasi partinin sloganlarına meze edildiğini gördükçe kurumlardan uzaklaşıyorsa, bu kurumsal hafızanın silinmesine ve toplumun köksüzleşmesine neden olabilir. Eğer bir inanç grubu, kendi inanç merkezlerinde "rıza" yerine "çıkara dayalı biat" edilmeyi görüyorsa, orada inançsal bir çürüme çoktan başlamış demektir.
***
Bu toplumu ayrıştırarak yıpratan yapıdan kurtulmanın yolu Alevileri içine düştüğü siyasi cendereden çıkarmak için radikal ancak yapıcı bir "alan ayrışmasına" ihtiyaç vardır.

İşte çözüm yolu ve yöntemi:

Cemevleri’nin yönetimi ve inançsal alanı tamamen hizmet yürüten inanç önderlerine, Anadolu Alevi Ocak mensuplarına bırakılmalıdır. Kurumsal yöneticiler, Cemevleri’nin sadece lojistik ve idari destekçisi olmalı, oranın ruhuna müdahale etmemelidir. Bu, inancın özgün yapısını koruyacak ve siyasallaşmanın önüne set çekecektir. Aleviliğin siyasallaşmasına hizmet eden her yapı bu ulvi Yol’dan bihaber olduğunun belirtisidir.

Bu anlamda ilkin Cem Meydanı’nı eski anlamına ve haline yaklaştırmakla işe başlanmalı… Cem Meydanı’nı Dede yönetir. Meydan Canlar’ın her türlü sorunu halledilmeden kapanmaz. Cem Meydanı’nda yasa konur, yasaya uymayanlar dara çekilip yargılanır. Yani sadece oturup kakılan, gülbank okunan, secde edilen, semah dönülen bir yer olmaktan öte, Canlar’ın gerçekleri konuştuğu, sosyal sorunlarla yüzleştiği bir yerdir Cem Meydanı...
***
Federasyonlar, inanç üzerinden siyasi pazarlık yapmak yerine, demokrasi mücadelesi veren birer demokratik kitle örgütü olarak çalışmalarını sürdürmelidir. Federasyonlar eşit yurttaşlık, insan hakları, çevre sorunları ve kadın-çocuk hakları gibi hak mücadelesini merkezine alan evrensel demokrasi sorunlarında etkin birer aktör olmalıdır. Ancak bu mücadeleyi verirken, bir siyasi partinin "arka bahçesi" olmadan, inanç önderlerinin rızalığına da alarak her siyasi yapıya eşit mesafede, ilkeli ve bağımsız bir güç odağı olarak hareket etmelidirler.
***
Kurum yöneticiliği bir "meslek" veya "siyasete zıplama basamağı" olmaktan çıkarılmalıdır. Dönemsel yönetimler, şeffaf denetim mekanizmaları ve tabanın doğrudan katılımı rızalıkla sağlanmalıdır. Yöneticilerin kişisel siyasi hedefleri ile kurumsal kimlik arasına aşılmaz duvarlar örülmelidir.
***
Bugünkü hantal ve eril yapının yıkılması için gençlerin ve kadınların yönetimlerde "kenar süsü" olarak görülmeden, yönetim mekanizmalarda söz ve karar sahibi olarak yer almalıdır. Bu, kurumların enerjisini tazeleyecek ve onları bugünkü "çıkarcı bakış açısından" uzaklaştıracaktır.
***
Alevi toplumunun geleceği, kurumların kendi içindeki bu "işgal" ve "yamama" kültürünü reddetmesinden geçmektedir. Eğer federasyonlar, Cemevleri’ni inanç önderlerine bırakıp, kendileri sivil toplumun özgürlük alanında hak mücadelesine girişirlerse, bu toplumda gerçek bir karşılık bulacaktır. İşte o zaman samimiyet testinden geçmiş olacaklar ve Aleviler, birer "siyasi yedek" olarak görülmeden demokrasinin asli ve kurucu unsuru haline gelecektir.

Eskiden Alevilik denilince “neye inanıyorsun?”dan ziyade, “nasıl yaşıyorsun?” meselesiydi. İnsan, adaletli mi? Paylaşımcı mı? Kimsenin hakkını yemiyor mu? asıl bakılan buydu. Bunun da iki temel direği vardı: Rızalık ve İkrar. Rızalık, doğruluktan şaşmamak, üstün ahlaklı olmak, herkesin gönüllü olarak bir arada yaşamasını içselleştirmek, kimsenin kimseye üstünlük ve zorbalık yapmaması demekti. Rızalık şeklen yapılan bir eylemden öte, sosyal yaşamda insanı doğruluktan ayrılmamasını sağlayan bir haldir. İkrar, Hakk Muhammed Ali Yolu’na revan olmanın ilk makamıdır. İkrar söz vermektir. Yani “Ben adil yaşayacağım” demektir.

Bugün yol ayrımında olan (istisnalar hariç) günümüzde ocakzade Dedeler, Aleviler ve Alevi kuruluşları ya Alevi Ocak Sistemi’nin tarihsel mirasının esin kaynağından feyz alıp yola revan olacaklar ya da yoldan çıkıp asimilasyona tabi olacaklar.

Unutulmamalıdır ki; inanç özgürleşmeden, toplum özgürleşemez. Kurumların içinde bulunduğu keşmekeşlikten kurtulmasının yolu, koltuklara değil, değerlere tutunmaktır.

Mevcut gidişatı tersine çevirecek bir iradeyi ortaya koymak için hala geç değildir. Eğer bir irade ortaya konulacak olursa, bu bir tartışma fitilini de ateşleyecek ve kurum yöneticilerini derin bir öz eleştiriye davet edecektir.

Dibe vurmadan suyun yüzüne çıkılamaz!

Aşk-ı Muhabbetlerimle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
İsmail Pehlivan Arşivi

MİT Başkanı İbrahim Kalın'a sitem!..

07 Mart 2026 Cumartesi 05:05

Alevi diplomasisinin yeni ufukları

12 Şubat 2026 Perşembe 05:00