Aytun Aktan
Tiyatronun gücü mü, pazarlamanın başarısı mı?
Bu haftaya önemli bir soruyla başlayalım. Tiyatro yalnızca sahnede sergilenen bir temsil midir, yoksa oyuncu ile seyirci arasında, aynı anda ve aynı mekânda kurulan canlı bir karşılaşma düzeni midir? Gırgıriye Müzikali ile tiyatro dünyasından daha çok magazin gündemini meşgul eden seyirci ve tiyatro ilişkisi dâhilinde, kamerayı her açıya koyarak durum tespitleri yapalım istiyorum. Çünkü Antik Yunan’da Dionysos Şenlikleri ile başlayan tiyatro geleneğinin tadı epeydir kaçtı.
Ekosistem ile tiyatroyu birbirine çok benzetiyorum. Canlılar, çevreleri ve aralarında kurdukları ilişkilerle tanımlanan ekosistem gibi, bir üretim alanı olarak tiyatro da sahnesi, oyuncusu, metni, yaratıcı ve teknik ekibi, elbette seyircisiyle birlikte var olabiliyor. Yani toplumdaki sosyal, ekonomik ve politik tüm değişiklikler tiyatroyu birebir etkiliyor.
Bu yazıyı Satıcının Ölümü oyunu tanıtımlarıyla başlayan tartışmalı süreçte yazmayı düşünmüş, ama ertelemiştim. Hem oyunu henüz seyretmemiştim hem de çoğunluk kendi doğrusuna tutulmuş, bir diğerinin ne dediğini asla duymuyordu. Tüm bunlar yaşanırken de bağımsız tiyatrolar, anlatacak derdi olan tiyatrolar için cehenneme giden taşlar birer ikişer sanatçısıyla, seyircisiyle birer birer döşeniyordu. Bu cehennem metaforu sadece bizim ülkemize özel bir durum değil, ama biz kendi derdimize yanalım; bizi bu halimizle kıskanan varsa buyursun kıskansın.
Biliyoruz ki dünya değiştikçe tiyatro da kendine yeni anlatı biçimleri aradı durdu. En büyük duraklamayı Orta Çağ’ın yoğun kilise baskısında yaşadı. 1960’larda ise televizyonun yaşantımıza girmesiyle, sinemanın büyüsüyle tiyatro farklı bir kırılma yaşadı. Ama hep suyun gücü gibi kendi yolunu açtı, yeni anlatım yolları buldu. Bu köşenin takipçileri ile tiyatrodaki arayışları, dönüşümleri birlikte uzun zamandır ele alıyoruz.
Yazıyı yazmamı tetikleyen olay Gırgıriye Müzikali ile ortaya saçılan sorunlar. Sınırlar kim için nerede başlar, nerede biter mesela; bu çok önemli. Buna bakalım. Tiyatro sadece iyi zaman geçirilecek bir eğlence aracı mı? Bakalım. Tiyatroya ünlü yüzleri görmeye gitmenin bilet karşılığı bedeli bu kadar yüksekken, bağımsız, ödeneksiz tiyatrolar bilet satamadığı, salon kiralarını ödeyemediği için oyunlarını iptal ediyorken, bu hal tiyatro sanatı için ne anlama geliyor? Tartışalım. Dizi ve film sektöründe senaryodan oyunculuğa akıl tutulması niteliğinde bir bayağılık yaşanırken, bunu tiyatroya bir virüs gibi bulaştıran yapımcıların asıl derdi ne? Sanat kimin umurunda? Konuşalım.
Öncelikle pazarlamanın kaçmış ayarına bakalım. Mesela Satıcının Ölümü oyununun yazıldığı dönemdeki dünya düzeni eleştirisi, bugün sahneye konuluşunun her aşamasıyla oyunu lokma lokma yutuvermiş durumda. Seçilen mekân oyunun üstünü siyah bir tül gibi kapladı, sponsorların ışıltılı dünyası karanlık bir kuyuda boğuldu. Ne yurtdışından gelen yönetmenler ne anlı şanlı oyuncular bu seçilmiş düzenin eleştirisinden ne oyunu ne de kendilerini kurtaramadı. Ama biletlerini Broadway fiyatlarına satmaya devam ediyorlar. Yani bu ürünün alıcıları kuyrukta.
Başka bir örnek İstanbul’un En Güzel Kızı için. Telif hakları nedeniyle farklı yönetmenlerin elinden çıkan oyunların biri İstanbul’da sahnede kırmızı, oyuncak bir arabayla kurgulanmış, sakin sakin yolculuğuna devam ederken; İstanbul sınırları dışında oynamak üzere hakları satın alınan diğer rejide, dizilerin jön oyuncusu, sahnede gerçek, klasik bir kırmızı araba tercihi ve iyi bir reklam kampanyasıyla salonları dolduruyor. Bu arada diğer oyunun oyuncusu da ünlü ama pazarlama başarısı rejinin önüne geçiyor. Ekranda gördüğü ve sevdiği oyuncuyu sahnede kanlı canlı görmek isteyenler de yeni nesil tiyatro izleyicisi olarak ellerinde telefonları sürekli kayıtta, konuşan, kıpırdanan, olur olmaz alkışlayan toplulukları oluşturuyor. Bir grup seyirci salonları terk ederken, yerine gelenler tiyatrodan farklı bir gösteriyi zihinlerine kodluyorlar.
Dizilerde canı sıkılan oyunculara tiyatro salonları kapılarını sonuna kadar açıyor. Çünkü satılan her bilet kazanılan para demek. Ama bu para kazanmış ve sahneye çıkarak kendini iyi hissetmek isteyen oyuncuların kaçı bir oyunun yapımcısı ya da bir tiyatro salonu açmış, saysak çok kısa bir liste maalesef. Sosyal medya takipçi sayısına göre yayınevlerinin ilgili ilgisiz birçok isme kitap yazmasını önermesi mi daha korkunç, şarkıcı, gazeteci, manken demeden tiyatro sahnesine çıkartılıp tiyatroyu değersizleştirenler mi; karar vermekte zorlanıyorum. Tiyatro sanatının üstünde tepine tepine kazanılan paralarda bağımsız tiyatroların ve tiyatrocuların ahı var, unutmayın.
Tersine örneklerimiz de çok. Ekran yüzü olan, yaşayabilmek için o leş senaryolarda oynayan, tiyatrodan yetişmiş, oyunları devam eden çok sayıda oyuncumuz var. Yıllardır sahnede olan Haluk Bilginer’in hangi oyununa piyasayı aşan fahiş bilet fiyatı ödediniz? İBB Şehir Tiyatroları’nda sahneye çıkan ünlü oyuncuları seyrederken kim sahneye laf atmaya cesaret etti? Bağımsız tiyatrolarını kuran, oynayan oyuncuların 70 kişilik salonları doldurmak için ne stresler yaşadığını kaçımız bildik? Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Baba Tiyatro, Kumbaracı 50, Ses Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu ve benzerlerinden kaç tiyatro işçi arısı var, örnek gösterebileceğimiz? Bir solukta aklıma gelenleri yazdım; biz neredeyiz diye gönül koyanlar olmasın, bu listeler yarışı değil, grup içinden örneklemeler sadece.
Gelelim başka gerçeklere. Büyük projelerin maliyeti büyük olur, peki, kabul. O zaman bunları lütfen dünya standardında yapın da enayi yerine konmayalım. Bozuk mikrofon düzenleri, yanlış ışık operatörleri, tiyatro salonu amaçlı olmayan sahneler, ezberi eksik oyuncular, akışı tamamlanmamış oyunlarla seyirciye daha fazla ayıp etmeyin.
Şimdi rastgele sayacağım oyunlardan kimlerin haberi var? Mesela Havva desem, Mahallemiz Eşrafından desem, Gözbağcı ya da Jan Dark’ın Öteki Ölümü desem kaç kişi biliyor bu oyunları? Her vesileyle olumlu ya da olumsuz eleştirilerle daha da çok koltuk satanlarla, yaşam savaşı veren bağımsız tiyatrolar aynı seyirciye seslenmiyor. Seçkinci olmakla eleştirilirsem kabulüm, çünkü yüz yılları geride bırakmış büyük bir sanatla ilgiliyiz. Ve bu sanatın onurunu korumak hepimize düşer diye düşünüyorum.
Tiyatro sanatı seyircisi olmazsa tamamlanamaz. Sahnede bir şeyler olur, seyirci buna tanıklık eder, arınma yaşar, düşünür, bir deneyime davet edilir. Güler ya da ağlar; oyunun yapısına göre aktif katılımcı olabilir, çok sıkılabilir, anlamayabilir, memnun olur, tavsiye eder, bir kez daha gider… Her seferinde sahnede kurulmuş bu dünyanın, çokça prova edilmiş, aynı gibi görünen düzeni seyirciler için de oyuncular için de heyecan verici farklılıklar barındırır. Tiyatronun en kalbî durumu ve duygularıdır bunlar.
Ancak son dönemde bu yapı hızla erozyona uğramakta. Kültürel üretimin piyasa mantığına bağlanması, kamusal alanın daralması ve temsilin giderek daha fazla denetim altına alınması, tiyatronun ekosistemini kırılganlaştırdı. Bu karşılaşma kimin için kuruluyor ve seyirci bu düzen içinde gerçekten nerede duruyor, kafalar epey karıştı.
Tiyatro seyircisi olmak birlikte olma halidir. Topluluktur. Kendimizi bırakıp orada olma halinin gereği gibi davranırız. Yani aklımıza geldiği anda, tek kişi gibi davranamayız. Bu sınır ihlalleri farklı yollarla sıkça yapılıyor, ama seyirci koltuğundan oyuna, oyuncuya itiraz noktasına gelip oyunu durduracak hale gelişi epey ciddi sorunları beraberinde getiriyor. Bu noktada kazanım sağladığını düşünen biri, ardından geleceklerin sonu gelmez talepleri için kapıyı araladı bile.
Bilete ödenen rakam seyircinin oyuncuyu, oyunu ya da tüm salonu satın alma bedeli değildir. Keşke tek sorunu koltuk düzeni olsa diyeceğim Gırgıriye Müzikali’nin özelinde sansasyon yaratan olay, bana 2023 yapımı Fransız yönetmen Quentin Dupieux’in Yannick adlı komedi filmini hatırlattı. Gece bekçisi olarak çalışan Yannick, zor bela izin ayarlar; uzun metro yolculuğu ve yürüyüş sonrası Boynuzlu adında bir tiyatro oyununa gider. Oyunu beğenmez ve oyuna müdahale eder, yönetmeni çağırmalarını ister, seyircileri ve oyuncuları rehin alır, sonra kendi oyununu yazar ve oynattırır. Bir komedi filmi olsa da Yannick, sanat üreticilerine ve alımlayıcılarına çok sağlam eleştiriler sunuyor. Verdiği paranın ederini alamayınca garsona, mağaza görevlisine yöneltilen itiraz dilini tiyatroda sahneye doğru yapmak ve bunu “hak arama” olarak savunmak, hiç kimseye değilse bile Dionysos’a saygısızlıktır.
Hadi artık biraz da Gırgıriye Müzikali’nden bahsedelim. 2023 yılında 70. sanat yılını kutlayan Müjdat Gezen, adıyla anılan ve eğitim veren sanat akademisi ile oyuncular yetiştirmiş, tiyatro ve sinemada çok sayıda eseri olan sanatçımızdır. Politik olarak inandıklarını kendini sakınmadan savunan biridir. Yaptığı tiyatroyu ya da kimliğini sevmek ya da sevmemekten uzak, yönettiği son iki işine teknik olarak bakmak isterim. Biri kadrosunda Çağla Şikel’in de olduğu 7 Kocalı Hürmüz Müzikali, diğeri de kalabalık kadrosunda kendisiyle birlikte Perran Kutman, Uğur Dündar, Gülben Ergen gibi değişik sektörden tanınmış isimlerle yaptığı Gırgıriye Müzikali.
Böyle büyük ölçekli işlere girildiğinde maliyetin karşılanabilmesi için çok sayıda bilet satışına ihtiyaç olacaktır. Kalabalık kadrosu, büyük dekoru olan oyunlar için sahnenin ve teknik donanımın da buna uygun olması olmazsa olmaz kuraldır. Çok basit yani. Sürprizi olmayan iki ana mesele sağlanmadan yola çıkılan projeler ortada kalır, hayal kırıklığı yaratır. Spor salonlarında, kongre merkezlerinde bir müzikali, bu donanıma sahip salonlarda satılan bilet fiyatına sattığınızda seyirci buna kendinizi teknik olarak hazırladığınızı varsayarak bilet alır.
Bir müzikale gelen seyircinin düşünmek ve tiyatrodan cebine fikirler koyarak gitmek gibi bir derdi yoktur. Eğlenmek, güzel zaman geçirmek ister. Yani anlaşma sessiz olarak sağlanmıştır. Çok basit; vaat edileni almak ister. Yapımcı da yönetmen de piyasa kurallarını bilir ve kadroya koyduğu her isim sayesinde seyirci koltuğuna gelecek toplumun çeşitli kesimlerinden insanları öngörür. Yani böyle bir iş yapıp National Theater seyircisi ayarında bir topluluk hayal etmemek gerekir.
Benzer görüş kapasitesine sahip koltukları kategorileyip farklı fiyatlara satmak şark kurnazlığıdır. İstanbul gibi olağan dışı trafik yoğunluğu olan bir şehirde iyi vakit geçirmek için yolda helak olmuş insanlar, maça alınır gibi salona alınmaz. Sıraya girmek konusunda asla becerisi olmayan bir toplumu kendi haline bırakarak yaratılan kaosta sadece yapımcıları suçlamak da seyirciler için aynaya bakmamak olur. Satan razı ama alanın razı olmadığı bir yerde, adı müzikal olan işte, şarkı söyleniyormuş gibi yapılarak kayıt üzerine dudak oynatmak da epey ayıp. Bu da yapımcının suçu olmasa gerek. Zaten müzikal mi müzikli oyun mu, teknik olarak bunun ayırıcı tanısına girmedim bile farkındaysanız. Tezahürata göre akustik düzeni olan bir yerde müzikal dinlemek mi? Teşekkürler, ben almayayım.
Kimsenin özeleştirisini doğru yerden veremediği bir Türkiye hali diyorum bu olanlara. Sinema versiyonuna 1980’lerde gülüp eğlendiğimiz, 2026’nın Gırgıriye’sinde seyirciyi ağlatan, Arthur Miller’in sermayeyi eleştirdiği Satıcının Ölümü’nde büyük sermayelerin sponsorluğunda yazarın fikrini öldüren bu yapımlar maalesef seyirci bulmaya devam edecek. Ve sözüm var, ideallerim var diyen tiyatrocular oynayacak salon bulamayacak, bilet satamayacak. Tiyatronun ana hedef seyircisi yolu, yemeği hesap ederek ayda birkaç oyun için başka uğraşlarından vazgeçerken, birileri VIP koltuğa dünya para verdim deyip oyunu bölebilecek. İşte ben de buna “vay be” diyorum.
Şimdi hepimiz okuduklarımızda kendimizi nerelerde bulduk, kısa bir düşünelim. Tiyatronun bugünkü haline ağlamak yerine onu kırılan yerlerinden birlikte onaralım. Seyirci olarak memnuniyetsizliğimizi belirtebileceğimiz çok sayıda alan var, ama orası asla temsil anı olamaz. Bağımsız tiyatrolar yaşasın istiyorsak bilet satın alıp oyunlara gidelim, gidemediğimiz oyunlara askıda bilet alıp destek olalım. Küçük bütçeli, az koltuklu salonlardaki oyunlardan arkadaşımız dahi olsa davetiye istemeyelim. Güvendiğiniz isimlerden oyunlar için tavsiyeler alalım. Beğendiğiniz oyunları tavsiye edelim. Reklamlara kanmayalım. Koşup terlemeyelim, terli terli su içmeyelim. Mutlu hafta sonları.