Aytun Aktan
Arşimet prensibi ve suyun altında kalan gerçekler
Eğitim sisteminde bir yılın diğerini tutmadığını düşünürsek kaldırma kuvvetinin fizik formülünü öğrendiğimde sanırım lise yıllarımın başındaydım. Tabii ki bugün aklımda kalan formülden çok Arşimet’in hamamdan eureka (buldum) diyerek fırlayan yarı çıplak halinin hikayesi. Kral II. Hieron’un yaptırdığı tacın saf altın olup olmadığını anlamaya çalışan Arşimet, hamamda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini fark eder. Aslında altından dolayı kimya, metalurji ya da taçtan dolayı monarşi falan da düşünebilirmiş ama Arşimet, Antik Yunanlı bir matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis olduğundan hidrostatik ve mekanikle daha fazla ilgilenmiş. Kendisi Antik dünyanın ilk ve en büyük bilim insanı olarak kabul ediliyor. Herhangi bir sıvı ya da akışkan tarafından bir cisme yukarı doğru uygulanan kuvvete kaldırma kuvveti denir. Arşimet Prensibi, bir cisme uygulanan kaldırma kuvvetinin, cismin yer değiştirdiği sıvının ağırlığına eşit olduğunu söyler. Ağaçtan düşen elmayla yerçekimini, hamamdayken kaldırma kuvvetini bulan meraklı fizikçiler nükleer enerjinin de fikir sahipleri. Bugün maalesef kitlesel insan ölümleri için ülkelerin elindeki en büyük tehditlerden birine dönen nükleer bombalar savaşların da ya sebebi ya sonucu.
Oyun afişi
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nün hemen ardından konumuz tabii ki fizik değil, tiyatro ve bu haftaki oyunumuz Arşimet Prensibi. Oyunun yazarı Josep Maria Miró, çağdaş Katalan tiyatrosunun, özellikle etik belirsizlik, toplumsal korku ve algı üretimi üzerine kurduğu metinlerle öne çıkan isimlerinden biri. Oyun yazarlığının yanı sıra dramaturg ve yönetmen olarak da çalışan Miró’nun oyunu Arşimet Prensibi, İspanya sınırlarını aşarak Avrupa’dan Latin Amerika’ya geniş bir coğrafyada sahnelenmiş. Türk seyircisiyle oyunun buluşmasını sağlayan ise metni keşfeden ve yöneten Ersin Umulu. Çağdaş niteliğini bugün de koruyan, öngörüsü yüksek bu oyun 2011 yılında yazılmış. Yazıldığı zaman diliminde Batı toplumlarında çocuk güvenliği, istismar şüphesi ve kurumsal sorumluluk gibi başlıkların giderek sertleştiği, medyanın ve kamusal söylemin bu alanlarda belirleyici hale geldiği tarihsel bir eşik vardı. Biz ise çocuklarımızı koruyamamanın utancı ile o eşikten yuvarlanıyoruz. Arşimet Prensibi metaforundan yola çıkarsak çocuk istismarında denizler taşırırız. Gerçi Epstein vakasını düşününce dünya kötülükte birbirine omuz atıp öne geçmeye çalışan insanlarla dolu.
Bugün sizi yine uzun bir yazı bekliyor. Zamanınızı ve okuma konforunuzu buna göre belirleyiniz. Tiyatro okuru olmak ayrıcalıktır ve emek ister. Bilirsiniz tiyatro oyunlarının üç ana unsuru yazar, yönetmen ve oyuncudur. Biz henüz yazar ve metnindeyiz.
İspanya’daki eleştirmenler, oyunu büyük ölçüde kesin bir yargıya varılamayan, bir durum yaratma ve şüpheyi merkezde tutma becerisi üzerinden değerlendirmişler. Metnin seyirciye kesin bir cevap sunmaması, aksine onu aktif bir yargılayıcı konumuna itmesi, en sevdiğim tiyatro insanlarından Brecht’in tiyatronun üstüne serptiği tohumların karşılığıdır. Ona göre seyirci koltuğunda yayılmaya ve hayaller kurmaya gelmiş pasif bireyler değildir. Sınıf ilişkileri, üretim araçları, toplumsal olaylar üzerine kurulmuş politik tiyatro günümüzde ‘‘özel olan politiktir’’ anlayışında yoğunlaşıyor.
Pedofili gibi son derece hassas bir temanın doğrudan temsil edilmemesi, bunun yerine bu tema etrafında oluşan toplumsal paranoyanın sahneye taşınması güçlü olduğu kadar riskli bir tercih. Tam da bu noktada konu özelinde hassasiyeti olan seyirciler için de bir uyarı yapmış olayım. Miró’nun diyalog kurma biçimi ve gerilimi adım adım yoğunlaştıran yapısı daralan bir psikolojik kapan gibi. Tercih ettiği sinematografik anlatımla lineer akışı kesen, zamanda geriye düzensiz sıçrayışlar yapan, tekrarlanan kısa sahnelerle halkayı tamamlayan bu anlatı dili seyircinin dikkatini oyun üstünde tutarken, sürekli artan bir merak da uyandırıyor.
Yazar, Josep Maria Miró
Karakterlerin kesinlikten uzak, gri alanlarda konumlanması da metnin etkili yönlerinden bir diğeri. Oyun dört kişilik ve her karakterin toplumsal bir karşılığı var. Onlara tek tek bakmadan önce daha anlaşılır bir okuma olabilmesi için oyunun konusunu kısaca özetleyeyim. Ama hatırlatırım, tiyatro okunan değil seyredilen bir sanattır ve yazılarımın en temel amaçlarından biri sizi meraklandırıp bilet satın alarak oyunlara gitmenizdir. Kamu spotumun ardından dönelim Arşimet Prensibi’ne; oyun bir yüzme kulübünde çalışan antrenör Jordi hakkında ortaya atılan bir “uygunsuz davranış” şüphesi etrafında gelişiyor. Olayın ne olduğu hiçbir zaman kesinleşmezken bir çocuğun annesinin dile getirdiği kuşku, kısa sürede büyüyerek diğer yetişkinleri ve kurumu da içine çekiyor. Başlangıçta küçük bir tereddüt gibi görünen bu durum, giderek söylentiye, ardından suçlamaya dönüşüyor ve karakterler gerçeği araştırmaktan çok, kendi korkuları ve önyargıları üzerinden pozisyon alıyorlar. Böylece ortada kesin bir kanıt olmamasına rağmen, şüphe kolektif bir yargıya dönüşüyor ve bir linç atmosferi yaratıyor.
Oyun, aslında bir olayın ne olduğunu anlatmaktan çok, bir iddianın toplum içinde nasıl büyüdüğünü ve bireyleri nasıl etkilediğini gösteren bir örnekleme.
Jordi (Erdem Kaynarca), bu yapının merkezinde yer alıyor ve oyunun en belirsiz figürü. Suçlu mu yoksa masum mu olduğu hiçbir zaman kesinlik kazanmıyor. Bu bilinçli muğlaklık, karakterin dramatik işlevini belirliyor. Jordi’nin dili sürekli bir savunma hâlinde. Jordi’yi rahatlıkla toplumun kendi korkularını yansıttığı bir projeksiyon alanı olarak düşünebiliriz.
Anna (Özge Özder) ise oyunun itici gücü. Başlangıçta koruyucu bir anne olarak karşımıza çıkan yöneticinin bu koruma refleksi giderek kontrolsüz bir şüphe üretimine dönüşüyor. Anna’nın en belirgin özelliği, bir söylentiyi alıp onu sistematik ve ikna edici bir anlatıya dönüştürmesi. Anna modern toplumda korkunun nasıl üretildiğini ve yayıldığını gösteren bir mekanizma gibi çalışıyor.
Héctor (Alp Özbayram), kurumsal aklı temsil eden bir figür. İlk bakışta dengeli, ölçülü ve nötr bir pozisyonda durup krizi yönetmeye çalıştıkça, aslında onun derinleşmesine katkıda bulunuyor. Bu durum, kurumların tarafsızlık iddiasının çoğu zaman sistemin işleyişine hizmet ettiğini gösteriyor.
David (Onur Gürçay) ise rasyonel ve kontrollü bir baba figürü olarak ortaya çıkıyor. Başlangıçta durumu analiz etmeye çalışan, ölçülü bir pozisyon alırken, oyunun ilerleyişiyle birlikte o da şüphenin etkisi altına girip, hızla bu kolektif paranoyanın parçası haline geliyor. David’in bu dönüşümü, modern erkek figürünün kırılganlığını ve rasyonelliğin ne kadar kolay çözülebildiğinin bir modeli.
Premi Born de Teatre ve Serra d’Or gibi saygın ödülleri olan yazarımızın diğer eserleri de benzer bir estetik ve düşünsel hat izliyor.
Yönetmenliğini Ersin Umulu’nun yaptığı oyunun Türkçeye çevirisi İrem Aydın’a ait. Oyunun dramaturgu ise Hatice Yurtduru. Yeni kurulmuş olan Tiyatro Dokuz’un yapımcısı olduğu Arşimet Prensibi’nin sahne tasarımı Hakan Dündar’a, ışık tasarımı Akın Yılmaz’a, müzikleri ise Barış Manisa’ya ait. Oyuncu kadrosunda Özge Özder, Erdem Kaynarca, Alp Özbayram ve Onur Gürçay yer alıyor. Oyun tek perde, tek mekânda, yaklaşık doksan dakika sürüyor.
Yönetmen, Ersin Umulu
Umulu’nun birlikte çalışmayı sevdiği ekip arkadaşlarını bu oyunda da görüyoruz. Salona girdiğimizde kulağımıza gelen sesler oyunun notalarla yazılmış hali gibi. Oyunun gerilimli atmosferine hizmet ediyor. Bir yüzme havuzunun soyunma odasındayız. Aslında mahrem bir alana yüzlerce gözle bakıyor olmamız bile kendi başına bir anlam üretiyor. Soyunma odası için seçilen mavi zemin, kullanılan ses efektleri, seyirciyi kapının ardındaki havuza ikna ediyor. Zorlarsak klor kokusunu bile duyabiliriz. Dolaplar, aynalar, bank, yüzme malzemeleri ile sade dekor tasarımı oyun ilerledikçe, karakterlerin içinde sıkıştıkları bir mekâna dönecek. Soyunma odasının vazgeçilmezi aynalara çokça anlam yükleyebilirim ama oyunda yeterince verimli kullanıldılar mı emin değilim. Aynalar sadece mekânsal bir gereklilik olmayıp, gerçeğin çoğaltılması, çarpıtılması üzerine kurulmuş güçlü bir metafor olabilir. Oyuncuların farklı açılardan görünmesinin yanında olanların farklı bakışlara ihtiyaç duyduğunu ve her açıdan başka bir olasılığın görünebileceğini düşündürüyor.
Metnin sahip olduğu kurgusal dil sahneye değişikliğe uğratılmadan konulmuş. Yani parçalı anlatım, zaman sıçramaları, tekrarlarla yönetmenin saat gibi işleyen bir akış planı kurması gerekmiş. Işık ve müziklerle sahne geçişleri sağlansa da sinema dilinde kolay olan anlar sahnede pek de öyle olmuyor. Duyguyu, mimiği, hareketi bir anda başka bir akıştan başa sarmak oyuncunun kabiliyetiyle çok ilgili. Özge Özder ve Erdem Kaynarca gibi oyuncuların seçimi bu anlamda oyunun omurgasını çok kuvvetlendiriyor. Oyunda bu anlara odaklanın, o zaman neden ekranda değil de tiyatroda böyle bir işi seyrettiğinizin zevkine varacaksınız. Postdramatik unsur olarak da yorumlanabilecek bu parçalı anlatım yalnızca estetik bir çeşitlilik yaratmak için değil, seyircinin algı kurma biçimini doğrudan hedef almak için yapılmış. Böylece seyirci, olayları sırasıyla öğrenmek yerine parçaları birleştirirken kendi yargısını da inşa ediyor.
Kaynarca’nın canlandırdığı Jordi karakterinin oyunun başlangıcında mayosuyla sahnedeki varlığı, finalde giderek giyinmiş bir bedene dönüşüyor. Bu bana Çehov’un oyunlarında mevsim değişimlerinin yalnızca doğayı değil, karakterlerin ruh hâllerini, ilişkilerin tonunu ve yaklaşan kırılmaları görünür kılmasını anımsattı. Jordi’nin sahne üzerindeki çıplak bedeni dramatik anlamın taşıyıcısına dönüşüp açıklığa en yakın anda başlayıp, oyunun sonunda gerçeğin ortaya çıkışıyla değil, tersine katman katman örtülmesiyle sonuçlandı. Kaynarca, devam eden Muhammed Ali oyununda da bu oyunda da fiziksel olarak bedenini rolü için çok iyi hazırlamış bir oyuncu. Onun yüzme antrenörü olduğuna inanmak için fazla bir kanıta ihtiyaç duymuyoruz. Ama suçlu olup olmadığıyla ilgili kanıya varmak için soyunma odasında kurulmuş gizli mahkemenin jüri üyeleri olarak oyunculuğunu seyretmemiz gerekiyor. Bedensel kullanımı, özellikle kırılganlık ve meydan okuma arasında gidip gelen anlarda dikkat çekici. Seyircide rahatsızlık yaratan sahnelerde geri çekilmemesi, hatta bu rahatsızlığı büyütmesi, performansın bilinçli bir risk aldığını gösteriyor. Bu, oyunculuğun seyirciyle kurduğu en dürüst ilişkilerden biri.
Özder’in Anna karakteri oyun boyunca boynunda asılı cep telefonu ile sahnede. Sadece bir aksesuar olmayan cep telefonu gündelik hayatlarımızdaki sürekli açık ve kayıt halinde olan bir gözetim düzeninin simgesi gibi. Bu küçük nesne, sahnede görünmeyen ama her şeyi belirleyen bir dış göz etkisi yaratıyor. Özder’in Anna yorumu Jordi’den farklı bir düzlemde işliyor. Karakteri tek boyutlu bir otorite figürü olarak değil, giderek sertleşen bir iç gerilim üzerinden kuruyor. Özder’in bir yönetici olarak sorumlulukları ile çalışma arkadaşını ne kadar tanıdığı ve sınırlarının nereye kadar genişleyebileceğini bilememesi arasında bocalayan, anneliğinden hareket ettiğinde sıkışan oyunculuğundaki katmanları görmek oyunu güçlendiren ana unsurlardan bir diğeri. Bazı anların oyunun ritmini kırdığını, ana çatışmaya katkı sunmadığını ve kısaltılabileceğini düşünsem de oyunun patronu yönetmendir.
Özbayram ve Gürçay’ın Héctor ve David karakterleri oyunun sıçramalarında önemli dinamikler. Diğer iki karakter gibi yoğun duygu geçişlerine ihtiyaç duymayan, daha sade oyunculuklarıyla, ana ve yan çatışmaların görünür olmasına hizmet ediyorlar.
Bazen gözden kaçan teknik detaylar dikkatli seyirci tarafından yakalanıyor ve andan ya da oyundan uzaklaşmaya sebep olabiliyor. Ben oyunu çok tazeyken seyretmiştim, eminim ki oyunun temposu çok değişmiştir. Sporcular gibi oyuncuların da oyunların da sahne üzerinde antrenmana ihtiyacı oluyor. Bunu bol prova ile sağlama şansı özel tiyatrolarda çoğu zaman ekonomik sebeplerle pek mümkün olmuyor. Bilet satarak oynanan oyunlarda bile sahne kiraları bel bükerken, bunu provalar için uzun süre yapabilmek hayalperestlik olur. O sebeple çoğu oyun seyirciyle buluştuktan sonra olgunlaşıyor. Size oyunu şimdi seyretmeniz için iyi bir neden daha.
Oyuncu Erdem Kaynarca, Özge Özder
Biraz da metin ve oyundan yola çıkarak kendi sosyal tespitlerimle ilerleyelim. Linç kültürüne ve sosyal medyada yayılan, belki de iyi niyetle, koruma adına yapılan paylaşımların nasıl bir viral salgına dönüştüğünü göreceğimiz oyun 15 sene önce yazılmış. Yazar bugünün yargısız infazlarını, itibar suikastlarını öngörmüş. Oyunun merkezindeki iddia, bir antrenörün bir çocukla kurduğu temasın sınırları ve bu durumun asla kesinlik kazanmaması. Zaman değiştikçe ilişkiler ve sınırlar değişiyor. Sosyal varlıklar olan bizlerin bu değişimleri doğru kavraması gerekiyor. Geçmişin adı konmamış dokunuşları bugün taciz ya da pedofili olarak isimlendirilebilir. Oyun yeni sınırları da tartışmaya açıyor. Arşimet’in kaldırma kuvvetini çağrıştıran başlık, ironik bir biçimde tersine dönüp suda batması gereken şeyleri hafifletirken yüzeye hakikati değil söylentileri çıkartıyor.
Miró’nun derdi bir kişinin suçluluğunu ortaya koymaktan çok bir toplumun birini suçlu ilan etmeye ne kadar hazır olduğunu göstermek. Metnin bıraktığı boşlukları rejide de buluyoruz ki oyun bittiğinde hâlâ olanların yaşanmış olup olmadığı kendi önyargılarımızla tamamlanıyor. Aynı oyundan çıkan seyircilerin hepsi başka sonuçlar çıkarmış olarak salondan ayrılıyor. Oyunun en rahatsız edici taraflarından birisi de hepimizin bu linç mekanizmasına dahil olabilmesi. Troller denilen bir grubun maddi karşılıklarla ya da çıkar ilişkileri gözeterek bu linç etme düğmesine planlı şekilde bastıklarını herkes biliyor. İşte oyun hiç umulmadık anlarda bunun parçası olabileceğimizi aklımıza getiriyor. Hassas konulara verdiğimiz duygusal reaksiyonlar çığ gibi büyüyebiliyor. Sosyal medya linçleri dışında toplulukların hızla bir araya gelerek, toplumsal ve fiziksel şiddete dönüştürdüğü örgütlü olaylar da hafızalarımızda, 6-7 Eylül olayları, Maraş, Çorum, Sivas katliamları… Konuyu çok dağıtmadan oyunu merkezde tutarak devam edeyim.
Arşimet Prensibi pek çok yönüyle çağdaş dünyanın sosyolojik bir portresini çiziyor. Modern toplumun güven krizini sahneye taşıyan bu oyun, kurumlar, bireyler, aileler yani herkesin birbirinden şüphe etmesini anlatıyor. Bu şüphe, bir denetim mekanizmasına dönüşünce gerçeği ortaya çıkarmakla uğraşmaz. Kanıta ihtiyaç duymaz. Böyle bir düzende, masumiyetin kendisi savunulamaz hale gelir. Oyunda seçilen konu en hassas duygularımızdan bizi yakaladığı için herkesi kolayca tuzağa çekebilir.
Arşimet Prensibi, bir suç hikâyesi değil, bir yargı hikâyesi. Ve bu hikâye, sahnede başlayıp sahnede bitmiyor. Belki de bu yüzden, oyundan çıkarken geriye kalan şey bir cevap değil, bir ağırlık. Şüphenin ağırlığı. Ve bu ağırlık, suyun kaldırma kuvvetine rağmen batmaya devam ediyor. Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun. Yaşasın tiyatro demeye devam etmek için tiyatroyu yaşatmaya devam edelim. Mutlu hafta sonları.