Aytun Aktan
Khôra: Bir arada ama karışmadan
Tiyatro üzerine yazarken çoğu zaman iki ayrı soruya yanıt arıyorum. Biri “ne anlatıyor?”, diğeri “nasıl anlatıyor?” soruları. Çağın en yakıcı meselelerinden olan göç, aidiyet, sınır, birlikte yaşamanın kırılganlığı, kamusal dilin sertleşmesi artık sadece konu olarak ele alındıklarında eksik kalıyorlar. Çünkü meselelerin kendisi, anlatma biçimlerimizi de zorluyor, hatta yer yer imkânsızlaştırıyor. Khôra tam bu imkânsızlığın içinden konuşmayı deniyor. Birlikte yaşamak ne demek? Bu soruyu, sahnenin yapısına, oyuncuların bedenine, seyircinin algısına ve en önemlisi üretim sürecinin etiğine yaymış bir oyun bu hafta bizimle.
Havasına, suyuna, taşına, toprağına
Bin can feda bir tek dostuma.
Her köşesi cennetim, ezilir yanar içim
Bir başkadır benim memleketim…
Memleketini sevmenin yollarını arayarak başlıyor oyun. Khôra üzerine yazarken onu en doğru yerden anlatmak için epey düşündüm. Ve biçim beni daha çok etkisi altına aldığı için oyunu buradan ele almaya karar verdim. Elbette tahmin ettiğiniz gibi kısa bir yazı olmayacak. Kahveler, çaylar hazırsa devam edelim.

Bu oyun, mültecilik temalı bir oyun olmanın ötesinde, aidiyet denen şeyin bedendeki yankısını araştıran, sözü güvenli bir anlatı hattına değil de canlı bir gerilim alanına bırakan bir performans düzeni kurmuş. Bir yeri ev yapan şeyin ne olduğu, biz olmanın nerede başladığı ve nerede boğulduğu, sevgiyi savunmanın neden bu kadar zorlaştığı, kamusal alanda "ama" ile kurulan cümlelerin aslında nasıl bir inkâr mekaniği ürettiği… Oyun, bu soruları bir paket ile sunmuyor. Onları bir tür soru rejimi olarak örgütleyip seyircinin zihnine bırakıyor. Seyirciyi de cevaplayıp rahatlamak yerine şahitlik etme sorumluluğuna davet ediyor.
Khôra kelimesini, karşıtlıkları bir araya getiren fakat birbirlerine geçip karışmalarını engelleyen bir alan olarak düşünmek mümkün. Bu tanımın tiyatro açısından kıymeti, basit bir felsefi etiket olmasından çok sahnede kurulmak istenen düzlemin tam karşılığı olmasından geliyor. Çünkü oyun, zıtlıklar dediğimiz şeyi, genellikle yaptığımız gibi ideolojik afişlere dönüştürmüyor. İyi-kötü, yerli-yabancı, biz-onlar gibi kolay ikilikler yaratmak yerine, zıtlıkların aynı bedende, aynı ritimde, aynı anda nasıl yaşandığını gösteriyor. Bir arada durmak burada bir slogan olmaktan çıkıp zahmetli, yorucu, sakatlanmaya açık, ritmi bozulmaya müsait bir fiziksel eyleme dönüşüyor.
Bu noktada oyunun başarısı, politik olmayı didaktik bir cümle kurma becerisi sanmamasında. Khôra politik olanı, dilin çoğu zaman ihanet ettiği bir alanda, bedenin alanında arıyor. Ve bu arayış, yalnızca oyunculuk virtüözitesinin sergilendiği bir fiziksel tiyatro estetiğine indirgenmiyor, daha temel bir şeye dayanıyor. Bedenin tanıklığına. Çünkü bedenimiz hafızayı taşır, utancı taşır, kaçışı taşır, sıkışmayı taşır. Nasıl insan, kendini mekândan ve zamandan sıyıramazsa beden de kendini toplumsal iklimden sıyıramaz. Oyun, tam da bunu sahneye getiriyor. Dilin yetmediği yerde beden ne söyler? sorusunu soruyor.
Khôra’nın en kritik hamlesi, yalnızca sahnede değil, sahne arkasında da okunmalı. Oyun, klasik anlamda yazılmış bir metnin sahnelenmesi gibi değil. Çıkış noktası bir metin olsa bile, asıl yolculuk metnin otoritesini azaltıp prova odasının araştırmasına, röportajlara, kişisel hikâyelere, ortak tartışmalara ve birlikte düşünmeye dayanıyor. Bu, devised tiyatronun yalnızca alternatif üretim yöntemi olmasından öte bir anlam kazanmasını sağlıyor. Devised tiyatrodan daha önce de bahsetmiştim, hatırlayacaksınız. Birlikte üretim bu oyunun temasıyla neredeyse aynı etik soruyu taşıyor.

Çünkü Khôra bir arada yaşamayı sorgularken, aynı zamanda bir arada üretmenin ne demek olduğunu da sınamak zorunda kalmış. Ortak üretim romantik bir kardeşlik masalı değil aksine, fikir ayrılıkları, tempo kavgası, kimin sözü geçecek gerilimi, ortak bir dil kurma çabası, hatta bazen birbirini dinlememe ihtimaliyle birlikte geliyor. Devised tiyatro, bu gerilimleri saklamadığı sürece onları bir tür dramaturjik enerjiye dönüştürür. Bu nedenle Khôra’nın sahiciliği herkesin aynı düşündüğü bir uyumdan değil, müzakere edilmiş bir beraberlikten besleniyor. Seyirci de bunu hissediyor. Sahnede gördüğünüz şey, dışarıdan dikte edilmiş bir hareket estetiği değil, içeriden türeyen, bedende sınanmış bir gerçeklik.
Ancak burada dürüst olmak gerek. Devised üretimin en büyük riski, parçalı malzemenin her şeyden biraza dönüşmesi, epizotların birbirine eklemlenememesi ve seyircide kopukluk hissi yaratması. Khôra bu riski tamamen ortadan kaldıramamış. Kimi yerlerde geçişlerin sertliği, epizotların birbirinden belirgin biçimde ayrışması, seyircinin şimdi nereden nereye geldik diye düşünmesine neden olabilir. Fakat bu kusur gibi görünen algı aynı zamanda oyunun meselesiyle de akraba. Göç, aidiyet ve kimlik deneyimi zaten düz bir çizgiyle yaşanmıyor, parçalı, kırıklı, kimi zaman ani sıçramalarla ilerliyor. Oyun, seyirciyi lineer bir hikâyeyle rahatlatmak yerine, bu kırılmayı biçimsel olarak da taşımayı seçiyor.
Khôra’yı bir postdramatik duyarlıkla okumak, onu metinsiz veya hikâyesiz sanmak olarak anlaşılmamalı. Bu alanda doktora tezli bir dramturgla çalışmak ekibin başarısını arttırıyor. Postdramatik olan, metni yok etmek değil metni tek merkez olmaktan çıkarmak. Anlam, artık tek bir dramatik çatıdan kopuyor ve beden, ses, ritim, müzik, ışık, mekân, tekrar, sessizlik ve görsel kompozisyonun birlikte çalıştığı bir montaj düzeninde oluşuyor. Bu klasik oyun izleme alışkanlığındaki seyirci için zorlayıcı elbette ama bunu bir deneyim olarak düşünüp, o parçaların kendisi üzerinde nasıl bir etki alanı kurduğunu duyumsamaya başladığında oldukça keyifli bir seyir başlıyor. Yoksa benim burada ne işim var ve sahnede olan bu saçmalıklar da neyin nesi çanları kafalarda çalmaya başlar. Khôra’nın parçalı kurgusu, farklı performans stillerini yan yana getirmesi, birden fazla anlatım kanalını aynı anda işletmesi tam da bu montaj bilinciyle ilgili. Tepe kamerası kullanımı, perde ekran, ışıklar, müzikler, sesler, kostüm, çok fonksiyonlu kapılar, koreografi, bedenlerin fiziksel kullanımları ile üzerinde çokça çalışılmış Khôra’nın artık daha sık oynamamasından dolayı oyuncuların ritminin düşük olduğu bir oyuna denk gelsem de sahnede farklı bir iş seyretmekten keyif aldım.
Göç ve aidiyet, salt hikâye olarak anlatıldığında çoğu zaman seyircinin tanıdık duygusal kalıplarına yaslanıyor. Üzülürüz, öfkeleniriz, acırız, sonra eve döneriz. Oysa Khôra seyircinin bu hızlı duygulanım döngüsünü bozup bir şahitlik alanına çekmesiyle başarı kazanıyor.
Oyun, biz olma fikrini romantize etmiyor. Postdramatik dilin en kıymetli yanı, uzlaşmayı değil çatışmayı görünür kılabilmesinde. Khôra da birlikte olmak dediğimiz şeyin aslında ne kadar zor ne kadar kırılgan ve ne kadar bedensel bir emek istediğini gösteriyor. Bu yüzden oyun, seyirciye meseleyi anladın mı diye sormak yerine bu mesele seni nereye itti diye soruyor. Tiyatroyu bir anlatı tüketimi değil de bir düşünme ve hissetme pratiği olarak geri çağırması heyecan verici.
Khôra’da fiziksellik, iyi dans edilmesi ya da yüksek enerji olarak düşünülecek bir performans parametresi değil elbette. Fiziksel tiyatro burada bir düşünme biçimi. Oyuncuların küçük bir alanda sınırlarını zorlaması, sahnenin de sınırlarını zorluyor, sahnenin sınırları zorlandıkça seyircinin algı sınırları da zorlanıyor.

Kamusal alanda bedenlerin bir araya gelmesi türlü biçimlerde engellenirken, tiyatro sahnesi bedenin hakikatini yeniden görünür kılan mekânlardan. Khôra bu imkânı kullanıyor, bedeni saklamıyor, estetize edip masumlaştırmıyor. Onu hem kırılgan hem dirençli hem korkmuş hem ısrarcı hem yalnız hem kolektif bir varlık olarak gösteriyor.
Bu oyunu görmelisiniz demek, çoğu zaman klişe bir çağrı biliyorum. Size ne ile karşılaşacağınıza dair ipuçları verdim. Khôra için bu çağrımı anlamlı kılan şey, oyunun sadece iyi yapılmış olması değil, Türkiye sahnesinde hâlâ görece dar bir alanda kalan bir estetik-etik hattı kararlılıkla büyütmesinde diyebilirim. Cesaret göstermiş ve herkesin gittiği yoldan ayrılmış bu ekibi görmelisiniz.
Eğer metin tiyatrosuna alışkınsanız, Khôra size metnin tek merkez olmadığı bir dramaturjinin nasıl çalıştığını gösteriyor. Eğer çağdaş meselelerin sahnede ya ajitasyona ya da estetizme teslim edilmesinden yorulduysanız, Khôra size üçüncü bir yol öneriyor; soru sorma disiplinini. Eğer tiyatronun temsil değil deneyim olduğunu hatırlamak istiyorsanız, Khôra bunu beden üzerinden kuruyor. Ve belki en önemlisi, eğer günümüzün en yaygın konforu olan seyirci kalma hâline karşı, tiyatronun hâlâ bir şahitlik alanı açabildiğini görmek istiyorsanız, Khôra tam oradan konuşuyor.
Khôra’nın sahnedeki kolektif aklı, künye bilgisinde de var. Yapımın iki omurgası Echoes Sahne ve MA Platform. Rejide Salih Usta var. Sahnede dört oyuncu Berfu Aydoğan, Ferhat Akgün, Nilsen Arıbaş, Tanıl Yöntem yalnızca rollerini oynamıyor, aynı zamanda oyunun bedensel düşüncesini taşıyor. Ozan Ömer Akgül oyunun dramaturgu, hareket tasarımı İlyas Odman’a ait. Oyunun fiziksel dilinin sıkılığı, risk alabilmesi ve seyircinin bedenine kadar ulaşabilmesi büyük ölçüde bu hattın başarısına dayanıyor. Metin danışmanlığı ve düzenlemeler tarafında Sertaç Sayın, oyunun parçalı ama disiplinli yapısının başarısını üstleniyor. Görsel-işitsel dünyanın taşıyıcıları da oyunun dilini tamamlıyor ki sahne tasarımı Cihan Aşar, ışık ve video tasarımı Utku Kara, kostüm tasarımı Hilal Polat’a ait. Artık sinema gibi tiyatroda da yapımcılar var. Oyunun seyirciyle buluşmasını sağlayan yapımcı Gökhan Civan. Oyun prömiyerini Aralık 2024’e yapmıştı, ben ancak izleyebildim.
Yazımın sonuna çok sayıda adaylıklarıyla birlikte aldıkları ödülleri eklemek isterim.
- 27. Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri (2025): “Yılın En Başarılı Hareket Tasarımı (Koreografisi)” (İlyas Odman)
- HDI Sigorta Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri (2025): “Tiyatro Seçici Kurul Özel Ödülü”
- Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Ödülleri (2025): “Özel Ödül”
Türkiye tiyatrosunda yeni alanlar çoğu zaman yeni bir teknik diye pazarlanır. Khôra’nın açtığı alan, teknikten çok daha fazlası. Seyircinin konumunu yeniden düşünmeye zorlayan bir alan. Bu oyunu izlemek zor ama sonunda bir süreliğine de olsa biz dediğimiz şeyin nasıl kurulduğunu ve nasıl dağıldığını bedensel olarak duymayı başarabilmek güzel geliyor.
Bugün ev kelimesinin bile tartışmalı hale geldiği çağda, Khôra bize evin konforunu vaat etmiyor. Ev arayışının acısını, etik yükünü, dilini ve sessizliğini paylaşıma açıyor. Kimin ne zaman ve hangi şekilde yerinden edileceğinin ve göçmen olacağının belirsizliğinde, öteki olmanın berikiyle başladığı incecik hatta tiyatro bize evin neresi olduğunu soruyor. İyi pazarlar.