Cinema Jazireh, ahlâk kimin bedeni üzerinden kurulur?

Yazmak için heyecanlandığım Cinema Jazireh (Kino Džazíra) filmi ile bu hafta sonu buluşmuş olduk. Gözde Kural’ın yönettiği, Türkiye, İran, Bulgaristan ve Romanya ortak yapımı bu filmi ancak festivallere katıldıysanız izleme şansınız olmuştur. Dünya prömiyerini 59. Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nde yapan film, Ekümenik Jüri Ödülü’nün sahibi oldu. Dünyada çok sayıda festivali dolaşmaya devam eden ve farklı dallarda ödüller alan filmin Türkiye prömiyeri ise 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yapıldı. İstanbullu seyirciyle buluşması ise 15. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında gerçekleşti. Filmin orijinal dili Farsça (Dari). Oyuncu kadrosunda Fereshteh Hosseini, Mazlum Sümer, Ali Karimi, Hamid Karimi, Meysam Damanze yer alıyor. Filmdeki tek Türk oyuncu Mazlum Sümer.

Bu yazıdan sonra programlarını film gösterimine göre ayarlayacak İstanbullu okurlarıma şimdiden iyi seyirler. İstanbul Modern Sinema, “Biz de Varız!” programı ile 8–22 Ocak tarihleri arasında, Türkiye sinemasından 2025 yılında adından söz ettiren ancak ne yazık ki vizyonda yeterince yer bulamamış çok özel filmlere yer veriyor. Yazımın sonuna filmleri ve yönetmenlerini ekledim ki iştahınız kabarsın. Programı incelemek isteyenler İstanbul Modern’in resmî internet sitesinden seans bilgilerine kolaylıkla ulaşabilir.

Gelelim filmimize. Bazı filmler hikâye anlatmaz, bir düzeni teşhir eder. Cinema Jazireh, tam da bu türden bir film. Taliban yönetimi altındaki Afganistan’da geçen anlatısı, ilk bakışta coğrafi olarak uzak görünen bir hikâye sunsa da filmin asıl gücü bu uzaklığı hızla ortadan kaldırmasında yatıyor. Çünkü film, Afganistan’ı bir arka plan olarak değil, baskı rejimlerinin en çıplak hâliyle görünür olduğu bir laboratuvar olarak ele alıyor.

Yönetmen Gözde Kural, 2016 yılında çektiği ve o yıl Altın Portakal Ulusal Film Yarışması’nda En İyi İlk Film Ödülü’nü aldığı Toz’dan sonraki ikinci uzun metraj bu filmiyle birlikte yalnızca yeni bir coğrafyaya değil, sinemasında uzun süredir izini sürdüğü meselelerin daha sert ve daha tehlikeli bir merkezine adım atıyor gibi görünüyor. Beden, görünmezlik, kadınlık, itaat, sessizlik ve hayatta kalmanın ahlâkı film boyunca birbirinin içine geçiyor.

Filmin merkezinde Leyla var. Taliban saldırısında kocasını kaybetmiş, küçük oğlu Omid’i ise aynı kaos içinde yitirmiş bir kadın. Cinema Jazireh, bu kaybı dramatize etmeden, arayışın hikâyesine odaklanıyor; böylece asıl mesele ölüm olmaktan çıkıp hayatta kalmanın neye dönüştüğü hâline geliyor.

Afganistan’da bir kadının tek başına sokakta dolaşması, soru sorması, arama yapması neredeyse imkânsız. Leyla’nın oğlunu arayabilmesi için önce kendisini, kadın olma hâlini yok etmesi gerekiyor. Leyla’nın bu dönüşümündeki seçimlerini ve yönetmenin sinema estetiğini izleyiciye bırakıyorum. Seyir keyfinizi ve etki alanınızı kaybetmenizi istemediğimden yazıp yazıp sileceğim çok an olacağını şimdiden biliyorum. Tekrar Leyla’nın kadınlığını askıya aldığı, bedenin disipline edildiği ana dönersem, bu zorunlu eksilme hâlinin bir güçlenme olmadığını özellikle vurgulamak isterim.

Kural’ın filmi için Afganistan yalnızca coğrafi bir arka plan olmaktan çok daha fazlası. Bu etkiyi yaratan önemli bir detay ise yönetmenin dört yıl boyunca Afganistan’a gidip gelerek edindiği deneyimleri filmine aktarmaktaki başarısı. Filmin senaryosunun da Kural’a ait olduğunu bilerek filmi okumaya devam edelim.

Yönetmen Gözde Kural

Film ilerledikçe Leyla’nın arayışı yer altına doğru derinleşiyor. Yasa dışı mekânlar, gizli pazarlıklar, çocukların eğlence adı altında istismar edildiği karanlık düzenler… Filmin odağındaki binanın adı Cinema Jazireh. “Jazireh” Farsça’da “ada” anlamına geliyor. Afganistan’da böylesi bir yapının, ada metaforuyla adlandırılması tesadüf değil.

Film, klasik bir kurtuluş anlatısı değil. ‘‘Oğul Omid bulunur mu, bulunmaz mı?’’ Bu sorunun yanıtından çok daha önemli olan, bu arayış sırasında bir toplumun kadınlara, çocuklara ve norm dışı bedenlere nasıl davrandığının sinema diliyle seyirciye aktarılması. Çünkü bu dil, anlattığı hikâye kadar sert. Yönetmenin tercih ettiği görüntü oranı, nostaljik bir seçimden çok bilinçli bir hapsedilme estetiği taşıyor. Kadraj daraldıkça dünya küçülüyor, karakterlerin kaçacak alanı kalmıyor. Filmde geniş planlar çok az; hiçbir an ferahlık hissine kapılamıyorsunuz. Bu biçimsel tercih, filmin ana meselesiyle birebir örtüşüyor; özgürlük yoksa, geniş plan da yok.

Kamera hareketleri de bu hissi destekliyor. Küçük çocuğun elindeki kamera hem kendisini hem de çevresini kaydeden bir göz hâline gelerek ortamın ağırlığını artırıyor; çocuğu ise olup bitenin tam merkezinde ama bir o kadar da dışında konumlandırıyor. Seyirci ise pasif bir izleyici olmaktan çıkarılıp, olan bitene gerçek anlamda bakmaya zorlanıyor.

Ses tasarımı ve sessizlikler, filmin en güçlü araçlarından bir diğeri. Sessizlik bir boşluk değil, bir baskı biçimi gibi işliyor. Kullanılan müzikler rahatlatmıyor; aksine tehdit üretiyor. Film, duyguyu boşaltmak yerine taşıyor.

Merkezde, Leyla karakteriyle İranlı oyuncu Fereshteh Hosseini’nin performansı, dramatik patlamalara değil, bedensel ayrıntılara yaslanıyor. Yürüyüş, duruş, bakış… Duygu yüzeyde değil, bedende. Bu minimalizm, filmin etik duruşuyla son derece uyumlu.

Oyuncuların büyük bölümü bölgenin oyuncularından oluşuyor. Türkiye’den kadroya giren tek ana oyuncu Mazlum Sümer ve o da filmde Türkçe konuşmuyor. Bu tercih, filmin ortak yapım olma hâlini bir tabeladan çıkarıp bedensel bir pratiğe dönüştürüyor. Oyuncu koçluğu kadar dil ve lehçe konusunda da kamera arkasında profesyonel bir ekibin varlığını hissetmemek mümkün değil.

Çocuk oyuncu meselesi ise filmin adeta etik sınavı. Yaklaşık yüz çocuk arasından seçilen Ali için pedagojik destekle bir koruma alanı oluşturulmuş. Yönetmen, çocuğu bilinçli biçimde nötr oynatarak, duygu yükünü seyircinin üzerine bırakıyor. Bu tercih, filmin duygu sömürüsünden kaçınan ahlâkını açıkça ortaya koyuyor. Oldukça bıçak sırtı bu mesele bir kadın yönetmenin seçimiyle alkışı hak ediyor.

Cinema Jazireh, feminist bir film olduğunu sloganla ilan etmiyor; beden üzerinden konuşarak çok şey anlatıyor. Kadınlık bu filmde romantize edilmiyor; aksine hayatta kalmayı zorlaştıran bir konum olarak ele alınıyor. Erkeklik ise güçten çok, çoğu zaman şiddetin taşıyıcısı olarak hissediliyor.

Film, erkek kılığına giren bir kadını ve kadınsılaştırılarak istismara açılan erkek çocukları yan yana getirerek, toplumsal cinsiyet rejiminin ikiyüzlülüğünü açığa çıkarıyor. Bu bağlamda film, LGBTİ+ bireylerin varlığını dolaylı ama güçlü biçimde işaret ederken, norm dışı bedenlerin bu düzende ya görünmez kılındığını ya da cezalandırıldığını gösteriyor.

Filmde çocukluk, korunması gereken masum bir alan değil; politik olarak en savunmasız beden hâline gelmiş durumda. Film, bu savunmasızlığı teşhir ederken, onu yeniden üretmemeye büyük bir özen gösteriyor.

Afganistan’ın filmde egzotik bir fon olmadığından bahsetmiştim. Baskının en görünür hâliyle yaşandığı bir alan olarak, filmin politik gücünü yoğunlaştırıyor. Cinema Jazireh, Afganistan’ı anlatırken aslında bütün otoriter rejimlerin ortak dilini ifşa ediyor. Bu yüzden film uzak değil; tam tersine fazlasıyla yakınımızda. Filmin çekimleri Kayseri’de yapılmış olsa da bizi Afganistan’da olduğumuza inandırmayı başarıyor.

Böylesi düzenlerde önce kadın kaybolur. Sonra çocuk. Sonra insan. Afganistan, modern dünyanın en yanlış okunan ülkelerinden biri. Çoğu zaman ya bitmeyen savaşlar coğrafyası ya da geri kalmışlık klişesiyle anılıyor. Oysa Afganistan’ı anlamak, yalnızca bir ülkenin siyasi tarihini değil, iktidarın bedenle, özellikle kadın bedeniyle kurduğu ilişkiyi anlamayı gerektirir.

Afganistan’ın temel sorunlarından biri, modern anlamda istikrarlı bir devlet yapısına hiçbir zaman tam olarak kavuşamamış olması. Ülke, yirminci yüzyıl boyunca krallık, cumhuriyet, sosyalist yönetim, Sovyet işgali, iç savaş, Taliban rejimi ve ABD öncülüğündeki müdahaleler arasında savruldu. Tüm bu dönemlerde iktidar vardı ama vatandaşlık yoktu; hukuk vardı ama haklar yoktu. Özellikle kadınlar için devlet, çoğu zaman koruyucu değil, denetleyici bir mekanizma oldu.

Unutmayalım ki Taliban, Afganistan’da yalnızca bir silahlı örgüt değil, bir toplumsal düzen projesi. Taliban’ın ideolojisi, İslam’ın belirli bir yorumunu yerel ataerkil geleneklerle birleştirerek kadın bedeni üzerinde mutlak bir denetim kurmayı hedefliyor.

Taliban için kadın; kamusal alandan silinmesi gereken bir varlık, eğitilmesi tehlikeli bir potansiyel, çalışması ahlaki bir tehdit, görünmesi ise başlı başına bir suç. Bu nedenle Taliban yönetimi altında kadınlar okula gidemiyor, çalışamıyor, yalnız başına sokağa çıkamıyor ve seslerini kamusal alanda duyuramıyor.

2001’de ABD’nin Afganistan’a müdahalesi, resmî söylemde terörle mücadele ve kadınların özgürleşmesi başlıklarıyla meşrulaştırılmış olsa da gerçek şu ki bu müdahale Taliban rejimini geçici olarak devre dışı bıraktı ama Afganistan’a köklü bir demokrasi getirmedi. 2021’de ABD ülkeyi terk ederken, haklarını yeniden kazanmaya başlamış kadınları adeta Taliban’a teslim etti. Yirmi yıl boyunca kadınlar adına inşa edilen, eksik, sorunlu ama gerçek bir toplumsal alan birkaç ay içinde kaybedildi. Bu hak kaybı, küresel ölçekte kısa bir şaşkınlıktan sonra hızla normalleştirildi. Afgan kadınlarının hayatı, uluslararası siyasetin gündeminde tali bir meseleye dönüştü.

Afganistan’da kadınlara olanları anlamanın başka bir okuması olarak yakın zamanda izlediğim Afganistan’ın Son Büyükelçisi filmini de tavsiye listeme ekleyebilirim. Natalie Halla’nın yönettiği, büyükelçi Manizha Bakhtari’nin gerçek mücadelesini anlatan politik bir belgesel.

Bugün Afganistan’da kadın olmak, yalnızca bireysel bir kimlik değil; başlı başına politik bir direniş hâli. Güçlü kurumlar, hukuki güvenceler ve toplumsal sahiplenme olmadığından kadın haklarının tümü bir gecede geri alınabildi. İstanbul Sözleşmesi’nden, tek kişilik kararla çıkmış olmanın sonrasında, koca ülkenin, kabul edilemez düzeyde artan kadın cinayetleri, çocuk istismarları da bizi çok endişelendiriyor. Haklar ancak yerel toplumsal dönüşümle kalıcı olabileceğinden kadın örgütleri var gücüyle çalışmaya devam ediyor.

Cinema Jazireh’ye dönersem, film seyirciden alkış değil, tanıklık istiyor. Bakmayı, rahatsız olmayı, susmamayı… Film, şu soruyu seyircinin önüne bırakıyor: Kadın olmanın başlı başına suç sayıldığı bir düzende, erkekliğin sınırları kim tarafından çizilir? Çünkü burada anlatılan şey Afganistan’a özgü bir trajedi değil; iktidarın bedenle kurduğu evrensel ilişki. Bu film, sinemanın ne zaman özgürleştirici ne zaman suç ortağı olduğunu sorduran yapımlardan biri. Unutmayalım: Kadın görünmez kılındığında, çocuk da görünmez olur. Mutlu hafta sonları.

İstanbul Modern Sinema “Biz de Varız!” filmleri:
Buradayım, İyiyim – Emine Emel Balcı
Cinema Jazireh – Gözde Kural
Erken Kış – Özcan Alper
Ev – Orhan Eskiköy
Gerçek Ötesi – Alkan Avcıoğlu
Gündüz Apollon, Gece Athena – Emine Yıldırım
Hiçbir Şey Normal Değil – Ceylan Özgün Özçelik
O da Bir Şey Mi – Pelin Esmer
Sahibinden Rahmet – Emre Sert, Gözde Yetişkin
Tavşan İmparatorluğu – Seyfettin Toprak
Yeni Şafak Solarken – Gürcan Keltek

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aytun Aktan Arşivi

Baskı altında tiyatro ve festivaller

30 Ağustos 2025 Cumartesi 05:00