Aytun Aktan
Monologlar müzesi, hafızanın, ısrarın, direnişin tiyatrosu
Yeni yılın ilk hafta sonunda sizi Monologlar Müzesi’ne davet ediyorum. Bu, bir tiyatro fikrinin, tiyatro mekânının ve tiyatro oyunlarının adlarının toplamı aslında.
Balat’ta hayat bulan ve odağında eski İstanbul’un çok dilli, çok dinli ve çok renkli yapısının bulunduğu bu semt, tiyatronun da zenginleşmesini sağladı. 2012’de, GalataPerform bünyesinde, Yeşim Özsoy’un atölye çalışmalarından çıkan nitelikli metinleri seyirciyle buluşturma arayışı, Türkiye tiyatrosunda önemli bir eşiği işaret eden Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’ni doğurmuştu. Bu girişimin yıllar içindeki en çarpıcı kırılma anı ise 2016’da Ahmet Sami Özbudak’ın proje direktörlüğünde hayata geçirilen Balat Monologlar Müzesi ile yaşandı. Aynı zamanda, mekâna özgü (site-specific) tiyatro için de oldukça iyi bir örnek oluşturdu.
Mekâna özgü tiyatro, bir oyunun önceden belirlenmiş bir sahneye taşınması yerine, belirli bir mekân için ve o mekânın tarihsel, mimari ve toplumsal özellikleriyle birlikte üretilmesi esasına dayanıyor. Bu türde mekân, dekor ya da arka plan değil, anlatının kurucu unsurlarından biri olur ve oyunun anlamı, başka bir yerde aynı biçimde yeniden üretilemez ya da aynı etkiyi yaratamaz. Seyirci, klasik tiyatro düzenindeki pasif izleyici konumundan çıkarak mekânla ve performansla doğrudan bir ilişkiye girer. Bu da izleme eylemini estetik olduğu kadar etik bir deneyime dönüştürür. Bu anlayıştaki bir tiyatro, özellikle hafıza, iktidar, aidiyet ve mekânsal bellek gibi kavramları görünür kılarak, tiyatronun nerede yapıldığının, ne anlatıldığı kadar belirleyici olabileceğini hatırlatır. Özbudak bu anlatım dilinin, ülkemizdeki başarılı bir uygulayıcısı olarak öne çıkıyor. İlk anda aklıma gelenler; Kumkapı Surp Vortvots Vorodman Kilisesi’nde oynanmış olan Gomidas, semti değişse de kafede oynanmaya devam eden Tebdil, İstanbul Tiyatro Festivali için yapılmış, seyircisini İstanbul’un tarihi mekânlarında dolaştıran İstanbul Mon Amour ve yüzme havuzunda oynanan Red Speedo Ahmet Sami imzası taşıyor.
Bu projenin ilk embriyosunu, ileri düzey yazarlık programına katılan genç yazarların Balat–Fener hattında yaptıkları saha çalışmaları; sokaktan, binadan, insandan süzülen hikâyeler oluşturmuştu. Balat’ta, Yuvakimyon Rum Kız Lisesi gibi tarihi bir yapının sınıflarında, seyirciyle birebir temas hâlinde paylaşılması ise tiyatro mekânına dair yerleşik kabulleri kökten sarsıyordu. Sahne artık ayrıcalıklı bir alan olmaktan çıkıyor, tiyatro gündelik hayatın tam içine, onun çatlaklarına ve rastlantılarına yerleşiyordu. Bu deneyimin yarattığı etki o denli güçlüydü ki, geçici bir festival etkinliği olarak tasarlanan proje kısa sürede süreklilik kazanan, kendi izleyicisini ve kendi hafızasını yaratan özgün bir yapıya dönüştü.
Yuvakimyon Rum Kız Lisesi, hikayenin başladığı mekan
Monologlar Müzesi’ni tek bir mekâna, tek bir seriye ya da tek bir estetik jestin toplamına indirgemek mümkün değil. Çünkü bu yapı, en başından beri bir oyun değil, bir tiyatro düşüncesi olarak kuruldu. Yıllar içinde Monologlar Balat, Monologlar Yuvakimyon, Monologlar Aşk, Monologlar Kadın, Monologlar Evdekiler, Monologlar Hostel, Monologlar Duo, Monologlar Pavyon gibi başlıklar altında üretilen işler, bu düşüncenin farklı yüzlerini görünür kıldı. Ortak olan şey, biçimin yanı sıra aynı meseleye farklı yerlerden bakma, aynı soruyu başka odalarda yeniden sorma ısrarı.
Bugün Yuvakimyon Rum Kız Lisesi artık bu projenin fiziksel adresi değil. Ancak orada kurulan hafıza, Balat’taki iki katlı eski bir Rum evine taşınmış durumda. Bugün evin sahibi Türk olsa da Balat bölgesinde çoğu eski yapının ilk sahipleri hafızamızda yaşattığımız eski komşularımız. Okuldan eve geçmiş olmak bir kayıp olarak değil, projenin doğasına uygun bir devamlılık diye düşünülmeli. Monologlar Müzesi, bir binaya sahip olma iddiası taşımayan, aksine mekânla geçici ama derin bir ilişki kurmayı tercih eden bir esnekliğe sahip. Tabii keşke bu evin sahibi onlar olsalar ve kira ödemek zorunda kalmasalar ama hayaller ve gerçekler aynı yerde duramıyor. Yuvakimyon, bu ilişkinin en görünür ve güçlü durağı olsa da bugünkü Balat evi de daha içe dönük, daha mahrem bir karşılaşma alanı sunuyor. Ayrıca unutulmuş Yuvakimyon’un bir sanat mekânına dönüşmesine de Monologlar vesile oldu.
Yuvakimyon Rum Kız Lisesi, bu projenin hafızasında özel bir yere sahip. Azınlık tarihinin yaralı bir yapısında tiyatro yapmak, ister istemez güçlü bir sembolik yük taşıyordu. Ancak Monologlar Müzesi, bu yükün arkasına saklanmayıp mekân değiştiğinde de aynı sorumluluğu doğal habitatından, yani Balat’tan ayrılmayarak başarmış. Renklerimizi, çoğulculuğumuzu kaybetmeye zorlandığımız bitmek bilmeyen politikalara rağmen, bizi bir zamanların birlikte yaşama kültürünün zenginliğini hatırlatan hafıza mekânından çıkmadıkları için tüm ekibe alkış bırakıyorum.
Monologlar başlığı altında üretilen işlerin en dikkat çekici yönü, tematik serilerle ilerlemesi. Kadın, Aşk, Duo, Evdekiler, Hostel ya da Pavyon gibi başlıklar, kolayca pazarlanabilecek etiketler değil; tersine, her biri dramaturjik bir risk içeriyor. Çünkü bu başlıklar, seyirciyi “ne izleyeceğini biliyor” konforundan çıkarıyor.
Örneğin Monologlar Kadın, kadın deneyimini tek bir politik söyleme sıkıştırmıyor; aksine çelişkili, rahatsız edici, yer yer seyirciyi suç ortağı hissettiren anlatılar kurarken, Monologlar Aşk, romantik bir sığınak değil; aşkın sınıfsal, bedensel ve ahlaki bedellerini görünür kılan bir alan açıyor. Bu yazıyı yazmama sebep olan Monologlar Duo ise tek kişilik anlatılardan çıkıp ikili sahneleme ile diyaloğa dönen şaşırtıcı bir değişiklik yapıyor. Bu sezonun yeni projesi Monologlar Pavyon’u henüz seyretmediğim için tahmini bir fikir yazmam doğru olmaz. Bu seriler, Monologlar Müzesi’nin asıl meselesinin monolog değil; hikâyenin nereden ve kimin ağzından anlatıldığı olduğunu açıkça gösteriyor. Kimi oyunlar Ermenice, İngilizce, Fransızca veya Almanca oynanıyor.
Balat’taki eski, iki katlı evde oynanan oyunlar, seyirciyle daha da yakın bir ilişki kuruyor. Oda sayısı azaldıkça temas yoğunlaşıyor. Seyirci artık bir müze gezer gibi dolaşmıyor; daha çok bir eve davet edilmiş bir misafir gibi hissediyor. Evin odalarında geziyor, parkeler gıcırdıyor, üst kattaki oyunun gürültüsü tavanı sallıyor. Bu da Monologlar Müzesi’nin tiyatro anlayışını berraklaştırıyor. Büyük anlatılar yerine yakın temas; yüksek ses yerine fısıltı; sessiz, yalıtılmış tiyatro sahneleri yerine diğer odalardan ya da sokaktan gelen seslerle yaşayan bir dünya; güvenli mesafe yerine etik rahatsızlık. Evin içindeki misafirlik bittiğinde, sokakta atmosfer hâlâ devam ettiği için seyirci adına yeni hikâyeler de yaşanıyor.
Bu projenin sürekliliğinin sağlanmasında sadece Özbudak çalışmadı elbette. Tiyatromuzun diğer çalışkan ismi Kerem Pilavcı, koordinatör olarak Monologların kalbindeki diğer isim. Pilavcı hem tiyatro yazarlığı hem yönetmenliği ile gündelik hayatın içindeki küçük kırılmaları yakalama becerisiyle öne çıkıyor. Onun metinlerinde dramatik yapı çoğu zaman büyük olaylara değil, bir anın içindeki çatlağa yaslanıyor. Bu yaklaşım, monolog formu için son derece verimli. Pilavcı, monoloğu tek kişilik gösteri olmaktan çıkarıp seyirciye sorgulaması için çok sayıda duygu ve soru bırakıyor.
Dramaturjik olarak Monologlar Müzesi yalnızca bir oyunlar toplamı değil, küratöryel bir yapı olarak ilerliyor. Yazar, yönetmen ya da oyuncu olarak projenin devamlılığını sağlayan hatırı sayılır tiyatro emekçisi ile ekip üretime devam ediyor. Yeni metinlere alan açma, genç yazarları destekleme, tiyatroyu tamamlanmış bir ürün olarak değil, devam eden bir süreç olarak ele alma, Monologlar Müzesi’nin omurgasını oluşturuyor. Ekip, tiyatroyu ne bir kahramanlık alanı ne de romantik bir direniş sahnesi olarak tanımlıyor; daha çok bir laboratuvar gibi düşünüyor.
‘‘Küratöryel bir yapı’’ diye tanımlayınca isimdeki müze meselesine de yer açmış oldum. Aslında projenin en başında kullanılan mekân Yuvakimyon, bina olarak tam anlamıyla bir müze görevi görüyordu. Müzenin anlamı kazılarda bulunan yapıtların, sanat ve bilime ilişkin nesnelerin bir arada ya da ayrı ayrı sergilendiği, saklandığı, korunduğu yapı demek. Oyunlar, Balat’ın sokaklarından, evlerinden, ahalisinden çıkan hikâyelerin sergilendiği, saklandığı ve korunduğu bir yapıda, seyircilerin oda oda gezerek, sabit bir plandan bakmadığı eserlere dönüşüyor, müze gibi.
Projenin işleyişi şöyle; beş odada, beş farklı oyun; ortalama 15’er dakika ve dört tekrarla aynı oyunlar sahnelenirken seyirci odalar arasında oyunu ayakta ya da oturarak seyrediyor. Bu sırada diğer odalardan gelen sesler, oyunlar arasında yakalanan ortaklıklar, sokaktan gelen korna seslerine karışan insan sesleri, seyircilerin nefesleri, mutfaktan gelen kokular, oyuncuların terleri; her şey tüm doğallığıyla birbirine ekleniyor. Seyircinin yaşadığı farklı deneyimlerle birlikte oyuncular için de oldukça zorlayıcı bir maraton. Zil sesiyle oyunlar başlıyor. Her oyun bitiminde seyirci olarak seçtiğiniz odalara gidiyorsunuz. İşte sadece o değişim süresinde oyuncular oyunlarına baştan başlamak için soluklanabiliyorlar. Çok sevdiyseniz aynı oyunu tekrar seyredebiliyorsunuz. Ama pazıl asla tek seferde tamamlanamıyor; aklınız seyredemediğiniz oyunda kalabiliyor. Müze gibi, asla tamamını bitiremiyorsunuz. Hayat gibi, hep eksik bir şeyleri tamamlama arzusuyla yarım kalıyor.
Monologlar Müzesi’nin başka bir başarısı da seyirciyi memnun etmeye çalışmaması. Bu projede seyirci, çoğu zaman doğru yerde durduğundan emin olamıyor, birbirini görüyor. Oyunlar bittiğinde güçlü alkışlar kadar, ağır bir sessizlik de olabiliyor. Yanlış anlaşılmasın; bu sessizlik anları, başarısızlıktan değil, aksine yerine ulaşmış bir rahatsızlıktan kaynaklanıyor.
Burada tiyatro, iyi hissettirme işlevini bilinçli olarak askıya alıyor. Seyirciye, izlediği hikâyeler karşısında bir pozisyon almaya zorlayan bir alan açıyor. Ne tamamen dışarıdan bakmasına izin veriyor ne de kolay bir empati sığınağı sunuyor. Bu tavır, Monologlar Müzesi’ni güncel tiyatro ortamında ayrı bir yere koyuyor.
Monologlar Müzesi ve onun etrafında üretilen seriler, bitmiş bir proje değil. Tam tersine, hâlâ denenen, hâlâ risk alan, hâlâ kendini sorgulayan bir tiyatro pratiği. Mekânlar değişebilir, başlıklar çoğalabilir, ekip genişleyebilir. Ama bu yapıyı ayakta tutan şey değişmiyor: seyirciyle kurulan dürüst ve rahatsız edici ilişki. Büyük dekorları olmayan oyunlarda aksesuarların, kostümlerin oyuncuların kendine ait olma ihtimali çok yüksek. Tavanda asılı bir lamba ya da minik spotlarla, kimi zaman gün ışığının yettiği, perdesiz sahnelerde insana dair yeni hikayeler belki de anılar anlatılıyor. Benim gibi her daim üşüyenler için dua alacağım bir tavsiye veriyorum şimdi; kış günlerinde oyuna gidecekler sımsıkı giyinin çünkü soğuk hava yoktur, yanlış kıyafet vardır. Koşu için kullandığım bu mottom Monologlar seyircisi için altın değerinde. Oyuncu arkadaşlar için de bol vitamin tavsiye edebilirim.
Bugün Balat’ta eski bir evin odalarında oynanan bu monologlar, yalnızca tiyatro izlemek isteyenler için değil; tiyatronun hâlâ neden gerekli olduğunu merak edenler için de önemli. Çünkü Monologlar Müzesi, tiyatronun hâlâ kamusal bir söz söyleyebileceğini, üstelik bunu bağırmadan da yapabileceğini hatırlatıyor. Bu proje, seyirciyi alkışla değil, sorularla uğurluyor. Bu da günümüz tiyatrosunda az rastlanan bir cesaret. Seyirciyle kurulan yakınlık, dekorun yoksulluğu, teknik imkânsızlıklar… Bunların hiçbiri estetik bir fetişe dönüştürülmüyor. Aksine, tiyatronun özüne dair basit ama zor bir soruya bağlanıyor: gerçekten ne anlatıyoruz ve kime anlatıyoruz?
Çok sayıda ödülle onurlandırılan işlere imza atan kocaman bir ekip ya da aile onlar. İsimlerini tek tek anmamış olmama kırılmasınlar lütfen. Meraklı okurlarım çoktan oyunların künyelerine bakmışlardır. Aslında size Monologlar Müzesi Duo’yu anlatmak niyetiyle başlayan yazım, maalesef anlatmaya doyamama hâlimden yine yarım kaldı. Kill your darlings’i gene başaramadım. Oyuna ilişkin yazımı sonraki haftalar için kabaran borç listeme not ediyorum.
Pandemiye direnmiş, yedinci sezonuna ulaşmış Monologlar Müzesi, seyircisiyle ve üreten kadrosuyla görülmeye değer işler yapıyorlar. Lütfen siz de bu serüvene biletlerinizi alıp dâhil olun. Mutlu yıllar hepimize.