İsmail Pehlivan

İsmail Pehlivan

Kentleşme sürecinde Anadolu Aleviliği’ne analitik bakış!

Anadolu Aleviliği, yüzyıllar boyunca en ağır baskı ve asimilasyon politikaları karşısında bile inanç değerlerinin özünü, sosyal dokusunu ve toplumsal birliğini korumayı başarmıştır. Bu kadim mirası bugüne taşıyan üç temel sütun; keramet sahibi erenler, Yol’un manevi otoritesi Dedeler ve nefesini diyar diyar dolaştıran Halkı Hakk bilen Halk Ozanları olmuştur. Ancak 1960’lı yıllarda başlayan yoğun kentleşme ve küreselleşme dalgası, Aleviliği tarihindeki en büyük dönüşümün eşiğine getirmiştir.

Sultan Sinemilli Ocağı Dedeleri’nden Hüseyin Aldoğan, kaleme aldığı ufuk açıcı makalesinde, Aleviliğin güncel sorunlarını cesaretle masaya yatırıyor. Aldoğan kırsalın sessizliğinden kentin gürültüsüne savrulan Alevi inancının, altyapı eksiklikleri ve siyasi müdahalelerle nasıl bir kimlik krizine sürüklendiğini analiz ediyor. Ocak Sistemi’nin manevi derinliğinin yerini, zaman zaman diyalektik ve rasyonel bakıştan uzak, politize olmuş sivil toplum kuruluşlarının aldığına dikkat çekiyor.

Makalede öne çıkan temel sorular şunlardır:

Anadolu Aleviliği nereye gidiyor?

Kadim "Ocak Sistemi" neden işlevsizleştirildi?

Kentleşme ve modernleşme Anadolu Aleviliği’ni tahrip etti mi?

Reforma neden ihtiyaç var?

Kentleşme Aleviler’in inanç felsefesinden ve sosyal yaşamından neleri aldı?

Aldoğan Dede’ye göre çözüm; modernitenin olanaklarını reddetmeden, kentleşmenin dayattığı yeni yapılanmalarda Anadolu Aleviliği’nin batıni felsefesini ve Ocak Sistemi’nin manevi ağırlığını yeniden yaşatmaktır. Kurtuluşun ancak gençliğin dinamizmi ile kadim felsefenin harmanlanmasıyla yeniden dirileceğini vurgulayan Aldoğan, asimilasyona karşı inanç değerlerinin özünü koruyarak çağdaşlaşma yolunda daha emin adımlarla ilerleneceğine dikkat çekiyor.

Anadolu Aleviliği’nin batıni özüne sadık kalarak geleceği inşa etme çabasıyla bilinen Sultan Sinemilli Ocağı Dedesi Hüseyin Aldoğan’ın bu önemli analitik çalışmasını ilginize sunuyorum:

"TARİHİ ANADOLU ALEVİLİĞİ’NDE REFORM ZAMANI:

İNANCIN BATINİ ÖZÜNÜ KORUYARAK YENİLENMEK!

Tarihi akışı gözden geçirdiğimiz zaman, Aleviliğin bugün yaşamakta olduğu sorunlar dönemini tarihte bu denli büyük değişim kaybıyla yaşadığını göremiyoruz. Alevilik tarih boyunca çeşitli katliamlara, yok edilmelere, kıtalardan kıtalara göçle sürgün edilmeye ve hatta asimilasyon politikalarına dahil bir tarihsel dönem yaşamıştır. Buna şunu ekleyebiliriz:

Siyasi iktidarların ve imparatorlukların asimilasyon politikaları, o dönemin koşulları içinde baskıları doğrudan oluşturmak suretiyle çeşitli yöntemler deneyerek Alevileri asimile etmeye çalıştılarsa da başarılı olduklarını söylemek doğru olmayacaktır. Niçin başarılı olamadıklarına baktığımız zaman; Alevilik bu tarihi süreçte yapılanların veya kendilerine uygulananların karşısında öz inanç ve kültür değerlerini, sosyal yaşam akışını ve toplumsal bütünlük dayanışmasını kaybetmedi. Yani kendi özünden uzaklaşmadı.

İnancının öz değerlerini korudu. İçe dönük kapalı bir toplum halinde yaşadıysa da öz değerlerini kendi içinde, kendi inisiyatifiyle hayatta kalmasını sağladı. Tabii burada bu değerlerin kalması için öncülük yapan değerleri de göz önünde bulundurmak, onları göz ardı etmemek gerekir.

Bunlar üç unsurdu: Kerameti Erenler, Dedeler ve nefesini tüketircesine diyar diyar dolaşan Halk Ozanları… Şimdi bu açıdan baktığımız zaman şu soru akla gelebiliyor:

Acaba o dönemin sosyal, toplumsal, ekonomik ve siyasal gelişmelerine bağlı olarak mevcut sorun olan kıtalararası iletişimin çok ilkel boyutlarda devam etmesi, bu kayıpların da gerçekten olup olmadığını, bunların ne kadar doğru olduğunu düşündürmüyor değil. Fakat sonuca bakarsanız; bugünkü (1960’lara kadar gelen) Aleviliğe baktığınızda, bu faktörlerin tümüne rağmen Alevilik kendi değerlerini taşıyarak 1960’lı yıllara kadar gelmiştir. 1960’lı yıllardan sonrasına baktığımız da ise dünyanın kentleşmesiyle birlikte, ekonomik ve siyasal akışın boyutlarının değişmesi dünyada yeniden bir yapılanmayı zorunlu hale getirdi.

Örneğin ulus-devlet kavramı geliştiğinde, kapitalizm ulus-devlet kavramından en çok yararlanan, en çok büyüyebilen ve en çok egemenliğini ekonomik ve siyasal olarak oluşturan bir sınıf olmaya başladı. Bunun yeni oluşumdan emek ve özellikle kırsal kesimde yaşayan toplulukların tümü etkilendi. Bu etkinin içinde Alevilerin bir ayrıcalığının olduğunu düşünmek doğru olmayacaktır. Çünkü kapitalizm acımasızca egemenliğini ve çıkarlarını koruyabilmenin tüm yöntemlerini, kurallarını ve hatta kendisine bağlı askeri ve siyasi kadroları da kullanarak evrensel bir egemenlik sağlayıp yeni 20. ve 21. Yüzyılın vahşi, emperyalist imparatorluklarını yarattı.

Bu gelişmeler günümüzde Aleviliğe neler kaybettirdi, neler kazandırdı konusuna gelince; bu dönemde bu değişimler karşısında kırsal kesimde inanç örgütlenmesiyle tarihi bütünlüğünü koruyan Alevilik, kentleşme ile uluslararası ve yurt içi güç olayıyla karşı karşıya kaldı. Alevilerin kentleşmeye başlaması, kentlere gelmesiyle beraber; bir kentsel altyapı, sosyal, siyasal, ekonomik ve toplumsal altyapı mevcut değildi. Yeni eğitim alanında kendi gençliğini yürütmeye veya eğitmeye başlayan Alevilik, bu altyapı eksikliklerinden dolayı bir değişim sürecine girdi.

İşte bu süreçte değişimi şekillendirecek olan kendisine ait bir öncü yapı yoktu. Dahil olduğu gerek yurt içinde gerekse yurt dışındaki yönetim anlayışlarının, siyasi iktidarların siyasi hedefleri doğrultusunda şekillendirilmeye özellikle sürüklendi. Bugün bir kentin bir mahallesinde Anadolu’dan gelmiş 15–20 şehirin Alevileri vardır. Bu Aleviler geldikleri coğrafyalarda, tarihi yapıdan kaynaklanan farklı şekilde Alevi kültür değerlerini uyguluyordu. Örneğin Anadolu’da farklı farklı semahların uygulanması, farklı Dedeler’in Ocak anlayışlarına göre Aleviliği ‘Pençe-i Ali Aba’ veya ‘Tarik’ gibi diğer biçimleriyle şekillendirmesi gibi örnekler verecek olursak; bunlar bir merkezde buluşamadı. Çünkü modern hayatın getirmiş olduğu sorunlar, kente göç etmiş olan bu toplulukların özellikle ekonomik yaşantıları, sosyal hayatlarını sürdürmeleri, barınmak için varoş alanlara yerleşmeleri nedeniyle bir dayanışma oluşturmaları engellendi.

Tabii siyasi iktidarların gerek dinsel politikaları gerek eğitim politikaları gerekse egemenlik anlayışları içinde olaylara tek taraflı bir şemsiye ile bakması Alevilerin de büyük kayıplarına neden oldu. Bir başka pencereden bakacak olursak; yurt dışına göç etmiş olan Aleviler başlangıçta ekonomik bir zorunluluk olarak, (özellikle 60’lı yıllarda) kırsal kesimlerdeki iş gücü daha yüksek olan insanlar olarak alındı ve Avrupa’nın çeşitli ağır işlerinde çalıştırıldı. Belli bir süreç içinde kendi içlerinde bir örgütlenme dönemi geçirdiyse de bu örgütlenme dönemi; özellikle iş dünyasında kendine yer bulmak, sosyal hayatta bir dayanışma oluşturmak ve kendi bulunduğu ulusun içinde bütünlüğünü korumak üzere bir birliktelik amacını taşıyordu.

Süreç ilerledikçe bu birliktelikler sivil toplum kuruluşlarına dönüşmeye başladı ki bunlar başlangıçta sosyal ilişkilerin sürdürülmesi için oluşturulan toplumsal örgütlenmelerdi. Belli bir süre sonra da bu yapılar inanç örgütlenmelerine dönüştü ve sonuçta da bu inanç örgütlenmeleri kendi içinde siyasal örgütlenmelere bölündü. Bu örgütlenme döneminde Aleviliği kendisine sosyal, ekonomik ve politik rant olarak kullanan öncü kadrolar; Aleviliğin öncüleri olarak kendi dağarcıklarında mevcut olmayan, özellikle de diyalektik bakışlı bir Alevileri arkalarında kitle olarak taşımaya başladılar.

Bu taşımanın sonucunda politize olan toplum, rasyonel olarak Aleviliğin kültür değerlerinden uzaklaşmaya başladı. Özellikle yetişen yeni kuşak gençliği Aleviliğin kendi öz değerleriyle değil, siyasi iktidarların tarihler boyunca uygulamış oldukları bir asimilasyon politika biçimiyle Alevilik alanlarının içine alındı. Tabii hepsini aldılar dememiz doğru değil, alamadılar. Çünkü gençliğe yeteri kadar bir yaklaşım gösterecek başarı elde edemediler. Edememelerinin asıl nedeni ise bu öncü kadroların; Aleviliğin tarihi, kültürel, inanç ve toplumsal yaşam anlayışının dışında kendilerine özgü bir yaşam olarak Avrupa’nın ‘Alisiz Alevilik’ anlayışını tercih etmeleridir. Oysa Avrupa göç alan, göç veren, yani göç etmek zorunda kalan bir toplumun; bir başka toplumun sosyal, kültürel ve ekonomik yaşam alanı içinde kendisine yer bulması hemen kolay olmaz.

O ülkeleri yöneten siyasi iktidarlar her şeyden önce kendi ulus varlığı içinde, kendi toplumsal mozaiğiyle kendi geleceklerini şekillendirmeye çalışırlar. İş gücüne ihtiyacı olan dışarıdan gelen göçün getirmiş olduğu kültürel yapı burada egemenliğini kolay kolay kuramaz. Örneğin güncel yaşamdaki beslenme kültürü, güncel yaşamdaki gelenek ve göreneklerden doğum, düğün, ölüm gibi konularda belki bir farklılık oluşturabilir göçle gelen topluluk.

Lakin inancın öz felsefi yapısıyla ilgili bir örgütlemeyi gerçekleştirebilmesi için tarihsel öncülüğünü yapmış olan Anadolu Alevi Ocak Sistemi’ni kendisine referans alması gerekirdi. Maalesef özellikle Avrupa ve Avrupa’nın dışında göçle gitmek zorunda kalan bu Alevi toplulukları bu rehberlik kadrolarından yararlandırılmak istenmedi. Çünkü şunu biliyorlardı: Özellikle Anadolu’da Aleviliği on asırdır yaşatan Kerameti Erenleri kurumsal bir yapı oluşturmuş olan Ocak Sistemi’nin Dedeleri’ni ve bunların sesi olan, bu sesi diyar diyar nefesini tüketerek dolaşıp topluma sunan halk ozanlarını toplumdan arındırdılar. Yolun hizmetkarı olan kamil insanların arka bahçesini boşalttılar. Öncülük yapmamaları için her türlü sosyal, siyasal, politik manevralarla yapıyı da yönlendirdiler.

Böyle baktığınız zaman; plansız, programsız, amaçsız, yönetim organizasyonu olmamış, lokal örgütlenmiş olan bir toplumun kendi değerlerini, kendi inanç anlayışını, kendi sosyal yaşam şeklini ve öz kültürel gelenek ve yönetimlerini koruması çok kalıcı olmaz. Bugün bakıyoruz, Avrupa’daki Alevilik kendi içinde özellikle son 10–15 senedir büyük sıkıntılar yaşıyor. Bu sıkıntıları Anadolu üzerinden geçirerek tekrar Anadolu’ya; bir nevi Avrupa’nın kendilerine şekillendirilmiş olan Osmanlı Bektaşi tarikat anlayışlı, Balım Sultan’dan sonra şekillenmiş Aleviliğini Anadolu’ya ihraç etmeye çalışıyorlar.

Onlara şunu tavsiye ederim: Özellikle Bizanslılar döneminden başlayarak Anadolu’ya gelen Türkmen Alevileri’nin Avrupa, Asya ve Afrika coğrafyalarında yaşadıklarını inceleyerek, bu topluluklarda Alevilerin hangi politikalarla nasıl şekillendirildiklerini araştırmaları yapılmalıdır. Bugün, 1501 yılında başlayan süreçte Anadolu Türkmenleri’nin yenilgisinin kahramanı olan Şah Hatayi’den sonra Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş ilçesi) Tekke’nin başına getirilen Balım Sultan’ın uygulamalarını Osmanlı belirledi.

Yenilgi alan Anadolu’da yaşayan Türkmen boylarının hepsi Osmanlı Bektaşi Tarikat Tekkesi’nin şemsiyesi altında zorunlu olarak birleştirildi. Bu tekkenin işleyiş anlayışı, bakışı ve Anadolu Aleviliği’nin inanç ve kültür değerlerini bir İslam kültür şemsiyesi altındaki stratejilerle şekillendirmeyi amaç edindi. Bugün bakıyoruz; son 10–15 yıldır kurulan Alevi sivil toplum örgütlerinin hepsinin şemsiyesi bu Osmanlı Bektaşi Tarikat Tekkesi’ndeki tarihsel stratejiye göre şekillendirilmiş ve bu şekillendirme devam ettiriliyor.

Lakin tarihi çizgileri birbirinden ayrı olan Bektaşilik ve Alevilik bu yapının içinde karşılıklı bir inisiyatif kullanarak rekabetini değil, karşılıklı mücadelesini sürdürüyor. Tarih bunun başarılı olmadığını göstermiştir. Hiçbir Bektaşilik anlayışına sahip olan bir canla, Anadolu Aleviliğinin felsefi anlayışının özünü teşkil eden batınilik kavramlı Anadolu Alevileri’ni Bektaşi bir candan ayıramazsınız.

Günümüzde Hacı Bektaş Veli’den sonra Balım Sultan döneminde ocaklaştırılan, ocaklık olarak tayin edilen, özü Dedebabalığa, Dedebabalıktan da ocaklığa çevrilen Anadolu’daki Bektaşi Tekkesi’ne bağlı Ocaklara baktığınız zaman bunu açıkça görürsünüz. Bugün Balkanları inceleyin; Balkanlar’daki Aleviliğin, Bektaşiliğin şemsiyesi altında Osmanlı tarafından nasıl biçimlendirildiğini net bir şekilde göreceksiniz.

F. R. Haslok’un "Bektaşilik Tedkikleri" kitabını incelediğiniz zaman göreceksiniz ki Balkanlar’daki kültürel değişimin özünde bir toplumsal farklılık oluşturulmuyor. Ocak Sistemi’nden Balım Sultan sonrası Alevilik diye dönüştürülen Balkan Aleviliği özünden tamamen uzaklaşmış durumdadır. Kızılırmak’ın doğusundaki Anadolu Aleviliği, Kızılırmak’ın batısındaki koloni Bektaşilik anlayışından tüm çizgileriyle ayrılmıştır.

Lakin Anadolu’yu yöneten Osmanlı ve günümüz Cumhuriyeti, Bektaşi Tekkesi’nin şemsiyesi altına Alevileri bir araya zorunlu olarak getirmiştir. Ancak maalesef bakıyoruz; son beş-on yıldır bu çizgiyi çeşitli siyasal, politik ve inançsal anlayışlarla eski tarihi anlayışına dönerek birbirinden ayırmaya başlamışlardır. Bu, "böl ve yönet" politikasının en son yansıması olarak gözler önüne serilmiş durumdadır.

Buna rağmen ne Alevi sivil toplum örgütleri ne de Alevi talipleri bunu analiz edip değerlendirmiyor. “Bu akış nereye gidiyor? Niye bize bunu yapıyorlar? Bir zamanlar bizi Bektaşi Tekkesi’nin şemsiyesi altında birleştirmeye zorlarken bugün neden bizi bu işin dışında bırakıyorlar?” diye sorgulamıyorlar. Merkezi kurumlar kanalıyla oluşturulan yeni bir anlayış, Anadolu’da kimliğinin Alevilikle ilgisi kalmamış olan binlerce vitrindeki canı toplayıp bize Alevi temsilcileri olarak sunuyor. Avrupa’da kendisine yer bulamamış, aile hayatı bitmiş, sosyal yaşamı bitmiş, değerlerinden ve yaptığı uygulamalardan dolayı toplumda tamamen dışlanmış olan bir sürü canı vitrine çıkarıp “Bunlar Alevilerin temsilcileri” diyerek bizim üzerimizde yeni bir yapı kurmaya çalışıyorlar. İşte bu anlayışa karşı Anadolu Aleviliği’nin yeni bir reforma ihtiyaç duyduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Yani Anadolu Aleviliği yeni bir değişim istiyor.

Lakin bu değişim, özünden uzaklaşmadan, kendi tarihi batıni felsefe özlü değerlerini takip ederek yeniden yapılanmak istiyor. Bunu yeni yetişen gençliğimiz de istiyor. Dünyadaki çağdaş değişimler, inanç bakışları, toplumsal iletişimler, teknolojik gelişmeler ve yeni gençliğin yeni kültürel bakışları bunun zorunlu olduğunu ortaya koymuş durumdadır.

Maalesef günümüzde bu anlayışı gerçekleştirecek bir Alevi sivil toplum örgütü kadrosu yok. Alevi öncülüğünü yapmış olan tarihi Dedelik Kurumu kenara itilmiş; yeterliliği olan Dede çocukları, bazı sivil toplum örgütleri ve devletin uyguladığı politikalar nedeniyle arındırılmıştır. Bu canların bu alana girmeleri engellenmiş, bu insanlar kenarda oturuyor.

Bir panele çağırmıyorlar. Herhangi bir ortama gelip düşüncelerini paylaşmalarını istemiyorlar. İşin ilginç tarafı; hiç ilgisi olmayan bu Alevi Dede çocuklarına her gün yeni saldırılar, yeni hakaretler ve yeni karalamalar geliyor. Hiç ilgisi olmayan bir Dede çocuğuna bakıyorsunuz, medya çenecileri tarafından binlerce yazı yazılıyor. Birisi sormuyor: “Bu adamı tanıyor musun? Bir gün karşılaştın mı? Herhangi bir düşünceni paylaştın mı?” Yok. “Bu adamın sana ne zararı oldu?” “Eee bana zararı değil, Dede çocuğu.” “Eee tamam da şimdi ben kalkıp asaletimi inkar mı edeyim? Dedeliğimi inkar mı edeyim?” Yok.

Toplumun önüne çeşitli varsayımları sunan bu insanlar zaman zaman biz dede çocuklarını arıyor. Biz meseleyi izah ediyoruz. “Eee Dede, sosyal medyada dolaşanlar veya cemevlerinde dolaşanlar böyle değil” diyorlar. “Eee tamam da onlara inanıyorsanız bize niye soruyorsunuz? Biz size izah ettik. Doğruyu ve yanlışı siz takdir edeceksiniz.”

Bu yol ve erkandan yalnız Dede sorumlu değildir; Talip de Dede kadar sorumludur. Fakat siz Dede’ye inanmıyorsanız, Dede’nin söylediklerini doğru kabul etmiyorsanız o takdir sizindir. Şunu da söyleyeyim: Dedeler’in de bu arada yapmış olduğu büyük hatalar ve yanlışlar vardır.

Dedeler tarihi değerleri getirirken bir üniversite mezunu olarak gelmediler bu toplumun önüne. Tarihi kültür değerlerini, söylence kültürüyle toplumdan topluma, öncülerden öncülere aktarılmak suretiyle alıp size verdiler. Bugün talibimin bir profesör olması, bir sosyolog olması; Alevilik konusunda analiz yaparken Aleviliğin kültür değerlerini incelemeden sadece önüne 25–30 tane tarihi İslam alimlerinin veya günümüz ilahiyatçılarının görüşlerini kapsayan makale ve kitapları alarak Aleviliği tanımlaması; ikincisi, içimizde Aleviliğin asimile edilmesi, bölünmesi, siyasal yapıların şemsiyesi altında zorunlu bir yönetim anlayışına uyum sağlaması için görev almış binlerce Türkolog’un veya diğer görevlilerin düşüncelerini bize haklı olarak sunmalarıdır.

Şimdi biz bunlara "doğru değil" diyoruz. Tarihi bilmedikleri için “Niye doğru değil?” dediklerinde, “Tarihi incele” diyorum. Alevilik tarihindeki kültür değerleri nelerdir? Alevilik tarihindeki bugün Pir Sultan dediğiniz, Virani dediğiniz, Hallac-ı Mansur dediğiniz, Nesimi dediğiniz Hakk Aşıkları’nın eserlerine baktığınız zaman, Alevilik felsefesinin neler içerdiğini görmeden bizimle tartışıyorsunuz.

Çünkü siz Aleviliği felsefi olarak değil, siyasal ve sosyo-ekonomik olarak ele alıyorsunuz. Bakışlarınızın hepsi sosyo-siyasal ve sosyo-ekonomik analizler; bu analizlerin felsefi anlamda olduğunu söyleyemeyiz. Siz felsefi olarak Aleviliği tahlil etmiyorsunuz, sosyolojik olarak tahlil etmiyorsunuz. Sosyo-siyasal ve kendi kişisel görüşleriniz doğrultusunda tarihsel verileri bu pencereden değerlendirerek önümüze Alevilik koyuyorsunuz. Alevilik bu yapısıyla bir yere gitmez. Çünkü bu yapı özellikle son 35–40 yıldır şekillendirilmiştir.

Bunlar İslam tasavvufunun alimleriyle toplum mühendisliği ve siyasal-dinsel anlayışın şemsiyesi altında şekillendirilmeye çalışıyor. Lütfen canlar, artık Aleviliğin yaşamasını istiyorsanız Dede’yi sorgulayabilirsiniz, Dede’ye karşı düşüncelerinizi açıkça söyleyebilirsiniz. Lakin bu akışa gençliği dahil etmezseniz, bu akışa tarihin Alevilik değerlerini, batıni felsefe özünü koymazsanız Aleviliğin geleceğinden çok parlak bir ortam bulacağınızı düşünmeyin. Kendinizi aldatmış olursunuz.

Anadolu Aleviliği bir değişim istiyor. Bu net… Değişim, inancın felsefi özünü kaybetmeden toplumun çağdaş koşullar içinde yeniden yapılanması ve bu yapılanmanın öncüllerinin de içinde olduğu bir yenilenme olmalıdır. Bu değişimin temel taşları geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz dahil edilerek Alevilik konusunda gençliğimizin düşüncesini almak, onlarla bütünleşmek ve onların getirdiği önerileri de dikkate alarak yeniden bir değerlendirme yapılması zorunluluk olmuştur.

Tarihe bakarsanız; Anadolu Aleviliği yaşadığı tüm coğrafyaları göç ve sürgün nedeniyle tek tek geçerken, son göç noktasına geldiğinde bu coğrafyalarda yaşayan medeniyetlerin kültürlerini alarak kendilerine uygun olanlarını sosyal, kültürel ve inanç hayatlarında yerleştirmek suretiyle bugüne miras bırakmışlardır. Maalesef biz son teknolojik gelişmelere, olanaklara ve gençliğimizin eğitimine rağmen böyle bir yapının oluşmasında çeşitli iç ve dış faktörlerden dolayı başarılı olamıyoruz.

Ben bir Dede olarak yıllardır Dedelik konusunda yazıyorum. Dedelik öyle kolay bir sorumluluk değildir. Dede olan da, Talip olan da "Dört Kapı, Kırk Makam"ın ilkelerine göre eline, beline, diline sahip olacaktır."

Önceki ve Sonraki Yazılar
İsmail Pehlivan Arşivi

Bu çığlık insanlığa bir isyandır!

04 Aralık 2025 Perşembe 05:15