İsmail Pehlivan
Her Yerde Hazır ve Nazır: Bozatlı Hızır
Anadolu Aleviliği'nde Hızır kültü, İslamiyet öncesi Mezopotamya ve Anadolu medeniyetlerinden süzülüp gelen kadim geleneklerin, İslam’ın batıni (gizli) özüyle birleşmiş halidir. Bu inanç, hem derin bir tarihsel kökene hem de bugün hala yaşayan çok renkli ritüellerde hayat bulmaktadır. Batıni felsefi Anadolu Alevi geleneğinde bu duygu, doğanın kutsallığı ve yaşamla olan bağı açısından çok derin anlamlar taşır.
İnanışa göre Hızır, karada darda kalanların yardımcısıdır; yeşili, bitki örtüsünü ve toprağın bereketini temsil eder. O, ölümsüzlük suyu olarak bilinen Ab-ı Hayat’tan içerek ölümsüzlüğe ulaşmış bir kutsal varlıktır.
***
Anadolu Aleviliği'nde Hızır, sadece tarihsel bir figür veya mitolojik bir kişilik değildir. O, darda kalanın yardımına koşan, haksızın yakasına yapışan, umudu simgeleyen ve yüce olanın yeryüzüne yansıması olarak kabul edilen canlı bir varoluştur. Hızır inancı, toplumsal dayanışmadan bireysel ahlaka kadar geniş bir alanı etkileyen mutlak bir güçtür.
Alevilik’te "Hızır her yerdedir. Çağrıldığı yerde hazır ve nazırdır." inancı, her insanın bir başkasına "Hızır olabileceği" fikrinin ürünüdür. "Her geleni Hızır bil ki Ali’ye Selman olasın" düsturu, misafirperverliği, dayanışmayı ve yardımlaşmayı sıradan bir iyilikten çıkarıp kutsal bir göreve dönüştürür. Hızır dil, din, ırk veya mezhep sormadan darda-zorda kalanın carına yetişendir. Bu, insanlığın evrensel barış içinde yaşaması için gereken koşulsuz bir sevgi mesajıdır.
***
Anadolu Aleviliği'nin en derin katmanlarından biri, Şah-ı Merdan Ali ve Hızır’ın aynı ‘kutsal Nur’un’ farklı belirmeleri olarak kabul edilmesidir. Alevi deyişlerinde ve gülbanklarında bu iki kutsal varlık sıklıkla bir tutulur:
"Zulmet deryasını nur edip gelen, Hızır İlyas Şah-ı Merdan Ali’dir."
Bu inanca göre, darda-zorda kalana yetişen el hem Hızır’ın elidir hem de Şah-ı Merdan Ali’nin manevi eli olan "Pençe-i Ali Aba"dır. Hz. Ali "İlim şehrinin kapısı", Hızır ise "ledün ilmi"nin (gizli kutsal bilgi) sahibidir. Hakikatin batıni yönünde bu iki nurlu isim birleşir. Hakk aşıkları Ali’yi bir derya (umman), Hızır’ı ise o deryadan su taşıyan bir sakacı olarak betimlerler.
***
Hızır inancının en somut pratiği, Şubat ayının sert kış günlerinde tutulan üç günlük (kimi bölgelerde beş-yedi gün) Hızır Orucudur. Bu ibadetin kökeni, Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın hastalanan çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için tuttukları adağa dayanır.
Ehl-i Beyt, üç gün boyunca tam oruç açma vaktinde kapılarına gelen yetim, yoksul ve esire ellerindeki son lokmayı vererek oruçlarını sadece suyla açmışlardır. İnanışa göre kapıya gelen bu kişiler aslında Hızır’dır. Bu olay, Alevilik’te "kendi ihtiyacın varken başkasını gözetme" ahlakının temelidir. Hızır Orucu’nun son gününde pişirilen Hızır Lokması veya Kavut, tüm komşularla paylaşılarak bolluk ve bereketin yayılması hedeflenir.
***
Hızır kültü, sadece bir inanç pratiği değil, aynı zamanda derin bir ahlaki sistemdir. "Kul daralmayınca Hızır yetişmez" sözü, hem sabrı hem de adalete olan güveni ifade eder. Bugün Hızır'ı anlamak; doğaya saygı duymak, ayrım yapmadan "72 millete bir nazarla bakmak" ve en karanlık anda bile umudu diri tutmaktır. Kısacası Hızır, gökten inen bir mucizeden ziyade, senin elinle başka birine ulaşan yardımdır.
***
Anadolu Alevi Yolu’nda Hızır, kimsenin keyfine göre çağırabileceği bir “kurtarıcı” değildir.
Hızır, zorda-darda kalana yetişen bir eldir lakin aynı zamanda zalimin yakasına yapışan bir vicdandır, bir yürektir.
Hızır, yalnızca iyilik eden değildir, kötülük karşısında susmayandır. Ve bu noktada Hakk Muhammed Ali Yolu’nun öğretisi nettir: Suskunluk, rızalık değildir, ihanettir!
Anadolu Alevi öğretisi bize şunu açıkça söyler:
Eğer bir yerde zulüm varsa, orada tarafsızlık yoktur. Ya zalimin yanındasındır ya da mazlumun. Ve bilinsin ki; Hızır, tarafsızların değil, her daim adaletin yanındadır.
Bugün ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan şey mucize değil, hesaplaşmadır. Çünkü adalet ertelendiğinde, rızalık yok sayıldığında, inanç da yozlaşır, toplum da çürür.
Hızır’ı yalnızca bahar ritüellerine hapsedersen, zulüm dört mevsim hüküm sürer.
Oysa kadim öğretide Hızır’ın gelişi, bir borcun kapanması, bir haksızlığın giderilmesi, bir zulmün bitmesi, iki insanın barışması demektir.
Lakin barış, adalet olmadan olmaz. Barış, güçlü olanın dayatmasıyla kurulmaz. Barış, rızalıkla kurulur. Ve rızalık, ancak eşitlik varsa mümkündür.
Bugün yoksulluk kader gibi sunuluyorsa, doğa talanı “kalkınma” diye pazarlanıyorsa, adalet yalnızca güçlüler için işliyorsa, orada Hızır olmaz. Ne mum yakmak yeterlidir, ne de lokma dağıtmak. Çünkü Hızır, sembollere değil, eylemlere bakar. Bu yüzden Alevi yolunda Hızır ayı, sadece paylaşma ayı değildir; aynı zamanda haksızlığa boyun eğmeme ve hesap sorma ayıdır.
Kendine sormanın, düzene sormanın, zalime sormanın ayıdır. “Ben bu haksızlık karşısında ne yaptım?” sorusu sorulmuyorsa, yakılan her mum eksiktir.
Alevi yolunda Hızır, bir kişi değil; bir haldir. Bir yetişme anıdır. Bir haksızlık karşısında insanın içinden kalkıp gelen o sarsıntıdır, mücadele azmidir. O yüzden Hızır, çağrıldığında değil, gerektiğinde gelir.
Rızalık, adaletin iç çekişidir. Adalet yoksa, rızalık da yoktur. Hızır işte tam bu noktada durur. Ne bir tarafsızlık perdesi çeker, ne de “zamanı değil” der.
Hızır’ın zamanı, zulmün başladığı andır.
Bu yüzden Anadolu Alevi öğretisinde tarafsızlık diye bir sığınak yoktur. Bir yerde zulüm varsa, ortası yoktur. Ya dara duranlardansın, ya da zulmü izleyenlerden.
Bugün Hızır’ı en çok nerede aramalıyız biliyor musunuz?
Mahkeme salonlarında.
Derelerin başında.
Maden ocaklarının karanlığında.
Direnen işçinin hak mücadelesinde.
Bir kadının çaresizliğinde.
Bir çocuğun susturulmuş sorusunda.
Çünkü Hızır, süslenmiş anlatılarda değil, çıplak gerçeklikte hayat bulur.
Hızır, sembollerden hoşlanmaz.
Eyleme bakar.
Duruşa bakar.
Kararlılığa bakar.
Teslim olmamaya bakar.
Haksızlıklar karşısında insanın susup susmadığına bakar.
Aşkı muhabbetlerimle…