Toplumsal mutabakatın tribün hali

Yıllarını spor, özellikle de futbol yazarlığına vermiş yetkin isimler gazetemizdeyken köşemi bu konuya ayırmam tuhaf görünebilir. Ama bazı gözlemler kayda geçmeli. Bu sebeple hafta sonu köşem yerinde dursun, araya sıkışayım istedim. Salı akşamı Galatasaray’ın, UEFA Şampiyonlar Ligi kapsamında, İtalyan takımı Juventus ile kendi sahasındaki maçına gittim. Efsane bir maçtı. Skoru çoğu okur biliyordur ama ben de yazayım: 5-2’lik mükemmel bir galibiyet. Yazıyı okumayı bırakmayın; maç anlatmayacağım. Beceremem zaten.

Benim için stadyum; organizasyonuyla, diliyle, davranış biçimleriyle bir laboratuvardı. O yüzden kalabalıkla birleşmeyen, anormallerin normalleşmesine ortak olmayan bir gözle yazıyorum. Takım tutmamanın iç huzuruyla iyi bir mücadele seyretmek ayrıca keyifliydi. Üstelik ne ilk futbol maçım ne de ilk stat tecrübemdi.

Gidiş yolundan başlayarak, rahatsız edici bir iktidar ve erkeklik diliyle yüzleştiğim için yazmak istedim.

İstanbul’da büyük maçların ya da konserlerin trafik faturasını sadece oraya gidenler değil, o saatte yolda olan herkes öder. Birlikte yaşamanın dayanılmaz ortaklığı diyelim buna. Peki ya çakarlı araçlara ne diyelim? Burada sizin söylediklerinizi yazamam ama duyuyor gibiyim. Salı akşamı İstanbul’da resmi işlerde kullanılmak üzere tahsis edilmiş kırmızı-mavi ışıklı, o berbat sirenli araçların hepsi Galatasaray maçında görevli olabilir miydi?

Bu masum bir soru değil elbette. Aptal yerine konmanın kırmızı-mavi tonlarına duyduğum öfke. Kapalı otoparkın içinde, tek şeritte bile çakar yakıp öne geçme arzusunun altında hangi davranış kalıbı olabilir sizce? Freud’a sorsak cevabı belli ama yazmayayım.

İlerleyen satırlarda kulaklarımı yakan küfürleri de yazamayacağımı şimdiden söyleyeyim; yazıya +18 sınırı koymak istemiyorum. Şiddetin dilini tekrar ederek onu yeniden üretmeyelim.

Otoparkta, beynimin içinde hâlâ sirenler çınlarken, piknik sandalyelerinde oturmuş içkilerini içen taraftarlar gördüm. Yanlış anlaşılmasın: parkta ya da bahçede değil, kapalı otoparkın içindeydiler. Egzoz gazlarının solunduğu, insanların araçlarını park etmeye çalıştığı alanda çocuklar babalarıyla top sektiriyordu. Alice Harikalar Diyarında gibiydi ortam.

Sonra stadyumun içine girdim. Alabildiğine yeşil saha, tüm koltuklara bırakılmış sarı-kırmızı bayraklar… Az önce yaşadıklarımı geride bıraktım. Hep yaptığımız gibi. Hafızasızlıkla hayatta kalıyoruz. Kimileri buna “anda kalmak” diyor; daha havalı.

Şimdi gelelim asıl derdime. Eğer kadın olarak bir futbol maçına gitmeyi göze aldıysanız, cinsiyetinize yöneltilen küfürleri saatlerce duymayı da kabul etmiş sayılıyorsunuz. Sözsüz bir toplumsal mutabakat gibi. Erkeklerin kendi aralarında imzaladıkları bu anlaşmanın küfürlerinin içeriği ise kadın bedenine dair.

Bu küfürler belli bir sosyokültürel sınıfa ait sanılmasın. Az önce takım elbisesiyle arka sıranıza oturan beyefendi görünümlüden, çocuğuyla maça gelmiş babaya, sevgilisinin elini tutan aşığa kadar değişmiyor.

“Onca sıkıntı içinde deşarj olmaya gelmişiz, şu kadın da iki-üç maç seyredip üstten üstten yazıyor” diyenler olacaktır. Ama bu kadar yoğun bir iktidarsızlık ve Oedipus sorunuyla bu denli açık karşılaşma her yerde mümkün değil. Yazacağım elbette.

Kimsenin yerinde oturarak maç seyretmediği ortamda koltuğa dünya kadar para vermek çok saçmaydı. Üstelik herkesin biletine göre yeri belliyken ve geçilecek kapılar, geçilmesi yasak alanlar varken bu yasağı delmek için göğüs göğüse mücadele eden taraftarlara gözüm kayıp durdu.

Sigara içme yasağı artık hiçbir yerde uygulanmıyor farkındayız da koca stadyum duman altı olur mu? Herkes sigara içiyor, herkesin çakmağı cebinde. Kapıda üç kez güvenlik aramasından geçip bu kadar çakmak nasıl içeri sokulabilmiş büyük soru işareti. Her kuralın duruma ve kişiye göre uygulandığı canım vatanımda sigara sorunu bu da benim dert haneme yazıldı.

Önümde 8-10 yaşlarında çocuklar bir arada maç seyrediyordu. Ne güzel dedim. Derken o çocukların içinden bir öfke fışkırdı: demirleri tekmelemeler, cips paketini şişirip yumrukla patlatmalar, küfürler… Aileleriyle maça gelmiş, muhtemelen iyi okullarda okuyan bu çocuklar da yetişkin toplumu kopyalayarak büyüyecek; abilerinin, babalarının koltuklarını devralacak maalesef.

“Bizim ülkede vatandaş takım tutar gibi parti tutar” deriz ya… Bu aforizma arka sıramda oturan erkek taraftarlarca yıkıldı. İlk yarıda iyi oynamayan, ikinci yarıda kükreyen Galatasaray’ın hataları da aynı küfür diliyle, aynı tekmelemelerle, aynı sağır eden çığlıklarla karşılandı.

Düşündüm: Bizim vatandaş da oy verdiği parti hata yaptığında böyle ses çıkarabilseydi, bu ülkede çok şey değişirdi. Ama onlar sonsuz aşkla bağlı partilerine. Liderleri de vekilleri de kendi kalelerine kaç gol attı; çıt yok. Bravo doğrusu.

Tüm bunlara rağmen sahada iki saat boyunca iyi futbol izledik. Türkiye’ye gurur veren bir skor çıktı. Ömrünü spora adamış futbolculara ve teknik ekibe teşekkür etmek gerekir. Böyle bir organizasyonun gerçekleşmesi için çalışan binlerce insan, bunun sadece futbol olmadığını; devasa bir gösteri olduğunu hissettirdi.

Takımlar sahaya çıkmadan hemen önce stadın bir ayin alanına dönüşmesi, gol anlarındaki ortak sevincin enerjisi, tezahüratların hep bir ağızdan yükselmesi gerçekten etkileyiciydi.

Galibiyetle biten güzel bir maçtan sonra bizi bekleyen çıkış kaosuna ve trafiğe de artık eyvallah dedik. Yazıp yazıp silsem de sonunda sizinle paylaştım. Belki sahada kadın ve çocukların olduğu hatırlanır sonraki maçlarda bir anlık suslar gelir aklınıza

Önceki ve Sonraki Yazılar
Aytun Aktan Arşivi

Khôra: Bir arada ama karışmadan

15 Şubat 2026 Pazar 05:05

Haldun Dormen'in ardından

31 Ocak 2026 Cumartesi 05:05