“Çerçeve Yasası” ve Aleviler

“Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kemend, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ulu mahşer günü olur divan kurulur

Suçlu, suçsuz gelir orada dirilir

Piri olmayanlar anda bilinir

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” Pir Sultan Abdal (16.yüzyıl)

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve Türkiye gündeminin ana eksenini oluşturan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” adını taşıyan çerçeve yasa teklifi, yalnızca hukuki ve siyasi bir ‘barış’ arayışından ziyade, derin bir tarihsel hesaplaşmayı da beraberinde getirdi. Terör örgütü PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın, süreci meşrulaştırmak ve tarihsel bir derinlik kazandırmak amacıyla yaptığı “Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi ittifakı” göndermesi, Alevi toplumunda, Alevi aydınlarında ve demokratik kitle örgütlerinde haklı ve köklü bir infiale yol açtı.

Bu tepkinin tarihsel arka planı açıktır. Çaldıran ittifakı olarak bilinen Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi işbirliği, 16. yüzyılda Osmanlı ile Safevi rekabetinin belirleyici dönemeçlerinden birinde Şafi Kürt beyliklerini Osmanlı çatısı altında toplamayı hedeflerken, bu tarihsel hamlenin Alevi/Kızılbaş toplumu açısından bedeli ağır zulüm ve katliamlar, sürgünler ve asırlar boyunca süren ötekileştirme olmuştur. Dolayısıyla bugün “yeni bir tarihsel ittifak” ve “Kürt-Türk barışı” adı altında 16. yüzyılın Kürt-Türk, Sünni-devlet ittifak modelinin güncellenerek meşrulaştırılmaya çalışılması, Alevi hafızasındaki travmaları doğrudan tetiklemektedir.

***

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş ne demişti:

“Bir başka ittifak ise Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail'e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi'nin yapmış olduğu bir büyük ittifaktır. 1514'te Çaldıran'da o ittifakımız Anadolu'daki Müslüman toplulukların başının daha dik bir şekilde dolaşmasına, esenlik ve birlik içerisinde birlikte var olmasını sağlamıştır.”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan ne demişti:

“Çaldıran, Kürt, Türk, Arap'ın ortak zaferidir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca güçlendik, cihana hükmettik.”

Son İmralı tutanaklarında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan ne demişti:

“Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız. 3 ay tartışalım, göreceksin devlet kapısı ardına kadar açılacak. Çünkü en stratejik bir halkı devletin müttefiki haline getiriyoruz. Yavuz, İdris-i Bitlisi'ye beyaz bir kağıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar.”

Bu ifadeler yan yana getirildiğinde, tartışmanın neden yalnızca tarihsel bir ayrıntı olarak görülemeyeceği daha açık hale gelmektedir. Buradaki temel sorun, geçmişte kurulmuş bir ittifakın hatırlanması değil; Alevi/Kızılbaş toplumunun tarihsel hafızasında ağır bir zulüm ve kıyım dönemi olarak karşılığı bulunan bir ittifakın, bugünün toplumsal barış projesine model veya referans olarak taşınmasıdır.

***

Bu sürece Alevi demokratik kitle örgütleri ile Alevi aydınlarının yaptığı itirazların merkezinde üç temel eleştiri yer almaktadır:

  • Öcalan’ın “bin yıllık İslam kardeşliği” ve “Türk-Kürt ittifakı” söylemleri temelinde olgunlaştırılmaya çalışılan siyasallaşmanın yarattığı toplumsal huzursuzluk, Alevilerin tarihsel travmalarını yeniden alevlendirmiştir. Bir barış ve bütünleşme yasası tasarlanırken, tarihsel referans olarak Alevileri yok sayan ve hatta kıyımdan geçiren bir ittifak modelinin esas alınması, barışın kapsamını daraltmakta, çoğulculuk yerine iki belirleyici aktör olan “Sünni-devlet aklı ve bölücü Kürt siyasi hareketi” arasında bir parselasyona dönüşmektedir.
  • Yasada ve süreçte “Türk-Kürt ittifakı” söylemi öne çıkarılırken, Türkiye’nin kadim ve önemli toplumsal kesimlerinden biri olan Alevilerin demokratik talepleri ve eşit yurttaşlık vurguları bir kez daha yok sayılmaktadır. Oysa gerçek bir toplumsal bütünleşme, yalnızca iki siyasal veya etnik aktörün uzlaşmasıyla değil, bütün toplumsal kesimlerin eşit yurttaşlık temelinde sürece dahil edilmesiyle mümkün olabilir.
  • DEM Parti içinde siyaset yapan Alevi şahsiyetler ise partilerinin toplumsal barış için Meclis zeminini ve yasal süreci destekleyen çizgisi ile Alevi kimliğinin tarihsel ve varoluşsal travmaları arasında derin bir zihinsel kırılma yaşamaktadır. Bu kırılma, Alevi toplumunun barış talebi ile barış adına kullanılan tarihsel referanslar arasındaki çelişkinin ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir.

***

Tam da bu noktada, Yavuz-İdris-i Bitlisi işbirliğinin barış ve bütünleşme arayışlarında nihai referans olarak sunulması, Alevi aydınları ve siyasetçileri arasında tek tip bir tepki değil, farklı ideolojik ve tarihsel duruşları da görünür kılmıştır. Bu farklılaşmanın iki dikkat çekici örneği araştırmacı-yazar Rıza Zelyut ile HDK Eş Sözcüsü ve DEM Partili siyasetçi Ali Kenanoğlu’nun yaklaşımlarında görülebilir.

  • Rıza Zelyut: Tarihsel metinleri ve arşivleri esas alan Zelyut, İdris-i Bitlisi’nin Osmanlı sarayına sunduğu Selimşahname üzerinden sürecin ideolojik zeminini sorgular. Zelyut’a göre İdris-i Bitlisi, mezhepçi bir Sünni-devlet aklını kurgulayan ve Kızılbaş/Alevi katliamlarının tarihsel ve fikri meşruiyetini üreten temel kişiliktir. Zelyut açısından bu ittifakın güncellenmesi; ulusal bütünlüğe, Cumhuriyet değerlerine ve Türk-Alevi varlığına karşı tarihsel bir tehdit ve mezhepçi bir ittifak arayışıdır.
  • Ali Kenanoğlu: DEM Parti/HDK çizgisinde siyaset yapan Ali Kenanoğlu ise konuya farklı bir siyasal pencereden bakmaktadır. Kenanoğlu da Yavuz ve İdris-i Bitlisi ittifakını Alevi katliamları bağlamında mahkûm etmekle birlikte, bu tarihsel örneğin güncel barış zeminini zehirlemek veya Kürt ve Alevi dinamiklerini karşı karşıya getirmek amacıyla kullanılmasına tepki gösterir. “Demokratik Cumhuriyet’in ne Yavuz ile ne de İdris-i Bitlisi ile kurulamayacağını” vurgulayan Kenanoğlu, Alevi toplumunun hassasiyetlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğinin, ancak bunun Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne engel kılınmaması gerektiğinin de altını çizer.

Toplumsal barış, tarihsel yaraları ve katliam referanslarını ‘güncel politik araç’ haline getirerek inşa edilemez. Yavuz-İdris-i Bitlisi modeli, Aleviler açısından bir barış veya bütünleşme modeli olarak kabul edilemez. Çünkü bu tarih, Alevi/Kızılbaş toplumunun ağır bedeller ödediği bir yok edilme, kıyım ve dışlanma tarihidir. Gerçek bir çerçeve yasa ve kalıcı bir helalleşme, 16. yüzyılın otoriter ve dışlayıcı güç dengeleriyle sağlanamaz. Kalıcı bir toplumsal barış ancak 21. yüzyılın “eşit yurttaşlık”, “laiklik” ve “evrensel insan hakları” zemininde gerçekleşebilir. Alevi toplumunu, Alevi hareketini ve Alevi aydınlarını dışarıda bırakan veya onların tarihsel travmalarını yok sayan hiçbir süreç, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu kapsayıcı toplumsal huzuru getiremez.

***

Tartışmayı daha da derinleştiren asıl unsur, DEM Parti İmralı heyetinin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmelerin ardından kamuoyuna yansıyan yazılı metinler ve bu metinlerde kullanılan dildir. Görüşme notlarında ve heyet açıklamalarında yürütülen müzakere ve çerçeve yasa sürecine tarihsel bir derinlik kazandırmak amacıyla “Türk-Kürt tarihsel ittifakı” sıkça vurgulanmakta; bu ittifakın dayanak noktası olarak da Alevi katliamlarıyla özdeşleşmiş Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ittifak örnek gösterilmektedir.

Buradaki çelişki özellikle dikkat çekicidir. İmralı heyeti tarafından paylaşılan görüşme metinleri, bir yandan barışın “dilde ve yöntemde kapsayıcılıkla” başlayacağını savunurken, diğer yandan Alevi hafızasında derin yaralar açan tarihsel şahsiyetleri güncel siyasetin referansı haline getirmektedir. Tarihsel travmaları halının altına süren veya bunları güncel siyasal hedefler uğruna yeniden üreten metinler, toplumsal rızayı genişletmek yerine Alevi toplumunu dışlayarak barışın toplumsal tabanını daraltma riski taşımaktadır.

***

Gerek siyasi aktörler gerekse akademik ve siyasal çevreler, Türk-Kürt ilişkilerinin tarihsel derinliğini anlatmak amacıyla Malazgirt (1071), Çaldıran (1514), Çanakkale (1915) veya Kurtuluş Savaşı (1920) gibi kırılma noktalarına atıf yapmaktadır. Ancak bu tarihsel referansların bugünün siyasal süreçlerine taşınması önemli riskler barındırmaktadır.

Bunun yakın dönemdeki örneklerinden biri, Ahmet Özer’in Halk TV’de kullandığı “1514 Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” ifadesidir. Özer daha sonra bu sözleri Alevileri incitmek amacıyla söylemediğini, Kürt aşiretlerinin Osmanlı safında yer alması tarihsel gerçekliğine işaret ettiğini belirterek özür dilemiştir.

***

TBMM’de kabul edilen ve barış sürecinin hukuki altyapısını oluşturan “Çerçeve Yasa”nın temel iddiası; toplumsal bütünleşmeyi, eşit yurttaşlığı ve kapsayıcı bir helalleşmeyi sağlamaktır. Bu nedenle yasanın yalnızca hukuki metnine değil, etrafında oluşturulan siyasal ve tarihsel söyleme de bakmak gerekir.

Çaldıran Savaşı veya Yavuz-İdris-i Bitlisi ittifakı gibi referanslar, Sünni Kürt ve Osmanlı devlet aklının birleştiği, buna karşılık Alevi/Kızılbaş toplumunun kitlesel kıyımlara, sürgünlere ve yüzyıllar süren ötekileştirmeye maruz kaldığı tarihsel travmaları temsil etmektedir.

Bir yandan Çerçeve Yasa ile barış zeminine kapsayıcılık kazandırılmaya çalışılırken, diğer yandan tarihsel referans olarak Alevileri yok sayan veya mağdur eden dönemlerin ‘birliktelik örneği’ olarak sunulması, yasanın toplumsal tabanını daraltmakta ve Alevi kamuoyunda şu kaygıyı doğurmaktadır:

“Sünni-devlet ile bölücü Kürt hareketi arasında Alevileri dışlayan yeni bir alan paylaşımı mı yapılıyor?”

İşte Çaldıran örneği ve bunun etrafında yürüyen tartışma, günümüz barış arayışlarında geçmişin travmatik dönemlerini ‘kardeşlik harcı’ yapmaya çalışmanın yaratabileceği meşruiyet krizini göstermektedir. Gerçek bir toplumsal barış ve demokratik bir çerçeve yasa, bir kesimin trajedisini diğer kesimin ittifakının tarihsel kanıtı olarak sunmayan; bütün toplumsal kesimleri eşit yurttaşlık temelinde buluşturan bir dille mümkündür.

Bu nedenle bugün asıl tartışılması gereken, “Türkler ve Kürtler tarih boyunca nerelerde birlikte hareket etti?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: Geçmişteki ittifakların dışında kalan, bu ittifakların bedelini ödeyen veya bu tarihsel süreçlerde ezilen toplulukların hafızası yeni Türkiye tasarımında nereye konulacaktır? Eğer cevap Alevilerin dışlanması, travmalarının önemsizleştirilmesi veya ‘barışın bedeli’ olarak görülmesi ise ortada gerçek anlamda toplumsal bütünleşmeden söz etmek mümkün değildir.

***

Ayrıca son günlerde bir meczubun Alevi toplumuna karşı içindeki kini ve nefreti dışa vurduğuna tanık olduk. Alevi toplumuna yönelik bu saldırgan ve provokatif söylemler, yalnızca münferit bir kişinin sözleri olarak görülmemelidir. Çünkü bu tür ifadelerin arkasında, tarihsel olarak Alevileri ötekileştiren ve onları inançsal, kültürel ve siyasal açıdan dışlayan köhne bir zihniyet bulunmaktadır.

Alevi fobisi olduğu açıkça görülen Altan Tan’ın, bir dönem HADEP milletvekilliği yapmış olmasına rağmen, Anadolu’nun kadim toplumu Alevilere yönelik saldırgan ve provokatif söylemleri asla kabul edilemez. Altan Tan gibi siyasi ikbal hesabıyla hareket eden şahsiyetlerin dili, çocuklukta zihinlere zerk edilen Yezit anlayışının ve Alevi düşmanlığının güncel bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Ancak burada sorun yalnızca Altan Tan değildir. Asıl tehlike, bu tür şahısları üreten, mezhepçi önyargıları yeniden dolaşıma sokan, tarihsel kini güncel siyasetin malzemesi haline getiren karanlık zihniyetin kendisidir. Çünkü bir toplumun barış ve bütünleşme arayışını zehirleyen şey, yalnızca tek tek kişilerin provokatif sözlerinden ziyade, bu sözleri besleyen tarihsel ve ideolojik zemindir.

Bu nedenle Alevi karşıtı, irticacı, selefi, gerici ve faşizan zihniyetlerle demokratik, hukuki ve siyasal zeminde kararlı biçimde mücadele edilmelidir. Fakat aynı zamanda mücadele edilmesi gereken zihniyet yalnızca açık Alevi düşmanlığı değildir. Alevileri tarihsel ittifakların dışında bırakan, onların yaşadığı kıyımları tali bir ayrıntı gibi gören ve yeni siyasal düzenlemelerde Alevilerin rızasını gereksiz sayan anlayış da aynı dışlayıcı paradigmanın farklı bir görünümüdür.

Çünkü gerçek toplumsal barış, Aleviler adına Alevileri yok sayarak kurulamaz. Gerçek helalleşme, geçmişin üzerini örterek gerçekleşmez. Bir helalleşme olacaksa bu geçmişte yaşanan acıları tanıyarak mümkündür. Gerçek bütünleşme ise bir toplumun diğerine tarihsel üstünlüğünü veya ittifakını yeniden üretmekle olmaz. Gerçek barış bütün yurttaşların eşitliğini güvence altına almakla sağlanabilinir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, 16. yüzyılın Yavuz-İdris-i Bitlisi paradigmasının 21. yüzyılda yeniden üretilmesi değil; bu paradigmanın yarattığı tarihsel yaraların demokrasi, laiklik, eşit yurttaşlık ve evrensel insan hakları temelinde aşılmasıdır. Alevilerin hafızası, rızası ve eşit yurttaşlık talebi olmadan kurulacak hiçbir “çerçeve”, Türkiye’nin gerçek anlamda toplumsal bütünleşme sözleşmesi olamaz.

TBMM Çerçeve Yasa