Alevi inancının folklorik gösterilerle nesnelleştirilmesi
Ayıplarım gönül seni
Hal bilmeze hal sorarsın
Yanında bülbül dururken
Kargalardan gül sorarsın
Nerden düştüm gizli derde
Aşkın gözümüzde perde
Nalbant olmayan şehirde
Aşk atına nal sorarsın
Pir Dede'yi beğenmezsin
Ne söylüyor dinlemezsin
Kendi kusurun görmezsin
Elin eksiğin ararsın – Rodos Semahı
Alevi toplumunun kentleşme sürecinde demografik (nüfusun dağılımı ve yapısı, yaş ve cinsiyet oranları, doğum ve ölüm sayıları, göç hareketleri, eğitim ve gelir seviyesi) ve mekansal olarak geleneksel Alevi metodolojisinde Dört Kapı Kırk Makam kavramlarının aşındırılmasının nedenlerine baktığımızda, sorunun boyutu daha net anlaşılır.
Geleneksel yapı; kırsalda "Yol" ve "Erkân" ekseninde dışa kapalı, batıni-felsefi bir nitelik taşıyor ve toplumsal denetim mekanizması olarak hayat buluyordu. Alevilik, kentleşmeyle birlikte kamusal alana taşınmış lakin tarihsel inanç ve kültür değerlerinden uzaklaşarak nesnelleşmiştir. Anadolu Alevi Ocak Sistemi içindeki liyakatli Dedelerin ötelenmesi, Talip ile ilişkisinin koparılması, ikrar ve rızalığın yaşam pratiğinden çıkarılması sonucu baş gösteren toplumsal yozlaşma, günümüzde aşılması güç bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.
Devletin, ilahiyatçı selefi misyonerlerin ve bazı ‘Alevi’ aydın etiketli kalemşorların tutumlarıyla, Alevilerin kentleşme dinamikleri içinde inancın özündeki mahremiyet boyutu yok sayılmıştır. Bu unsurların Aleviliği politik ve folklorik bir nesneye dönüştürme çabalarının Aleviliğin özüyle bağdaşmadığını bilimsel olarak irdelemek gerekir.
Geleneksel Alevilik, ikrar ve rızalığa dayalı yaşamla mekansal olarak izole, sosyo-dinsel olarak kapalı ve öğreti olarak batıni-felsefi bir anlayışı içerir. Bu toplumsal yapı içerisinde ‘mahremiyet’, yalnızca Sünni egemen otoritenin ve devletin tehditlerine karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizması değildir.
Kırsal alanda uygulanan inanç pratiklerinde toplumsal düzen ve ahlaki denetim ‘Müsahiplik’ ikrarı, ‘Düşkünlük’ uygulamasıyla mahremiyet korunarak sağlanırdı. İnanç, toplumsal dayanışmayı, Dede-Talip ilişkisini ve birlikte paylaşımcı yaşam hukukunu düzenleyen bir "Yol" niteliğindeydi.
Batıniliğin Çöküşü
1950'li yıllardan itibaren hızlanan ve 1980 sonrasında ivme kazanan iç ve dış göç dalgası, Alevi toplumunu köyün mahrem, ortaklaştırıcı yaşamından kentin anonim ve seküler yapısına taşımıştır. Bu süreçte yaşanan kırılmalar iki temel eksende ele alınabilir:
Anadolu Alevi Ocak Kurumu'nun İşlevsizleştirilmesi: Geleneksel yapıda "El ele, el Hakk'a" ilkesiyle işleyen ve soya dayalı olan Dedelik otoritesi, kent ortamında işlevsiz hale getirilmiştir. Dedeler, Talip topluluğunun ahlaki ve hukuki hakimi olmaktan çıkıp kamusal derneklerin veya vakıfların maaşlı/gönüllü birer ‘din görevlisi’ konumuna indirgenmiştir.
Görgü Cemi'nden İbadet Şovuna: Talip topluluğunun katılımına açık olan ve sır kapsamında değerlendirilen Cem ayinleri, kentleşmeyle birlikte cemevleri aracılığıyla daha şeffaf hatta kamusal izlenmeye açık uygulamalara dönüşmüştür. Bu süreçte Görgü Cemi gibi toplumsal rızalığı tesis eden ve topluluk içi denetimi sağlayan ritüeller büyük ölçüde terk edilmiş, bunların yerini daha sembolik, sıradan kültürel etkinlikler almıştır.
Kentleşen Alevi elitleri ve Alevi sivil toplum örgütleri egemen kamusal alanda var olabilmek ve kimlik mücadelesi yürütebilmek adına Aleviliği kamusal alana taşırken, inancın tarihsel-varlığın özünün dokusuna ciddi zararlar vermişlerdir. Yol'a verilen zararları şöyle özetleyebiliriz:
- Aleviliğin mahrem alandan çıkarılıp demokratik hak arayışı mücadelesine eklemlenmesi, inancın mantığını değiştirmiştir. Devletle, hukuk sistemiyle ve siyasi partilerle kurulan ilişkide Alevilik; batıni bir inanç sisteminden ziyade, sınırları çizilmek istenen, sloganlaştırılan ve dogmalaştırılmaya çalışılan sosyo-politik bir kimliğe dönüştürülme riskiyle karşılaşmıştır. Bu durum, Aleviliğin akla ve bilime uygun, özgürlükçü yorumlanma yeteneğini törpülemiştir.
- Kentin seküler ve tüketim odaklı yaşam kültürü, Aleviliğin mahrem ritüellerini gösteri ögesine dönüştürerek araçsallaştırmıştır. Bağlama, semah ve deyişler; toplumsal olgunun inançsal gerekliliğinden çıkarılıp festival sahnelerinde, televizyon ekranlarında veya kültürel etkinliklerde sergilenen otantik tüketim araçlarına dönüşmüştür.
- Aleviliğin kamusal görünürlük kazandırılma çabası, beraberinde bir ‘meşrulaşma’ ihtiyacı doğurmuştur. Aleviliği Sünnilik gibi bir din/mezhep olarak kurumsallaştırma arzusu, cami-cemevi kıyaslamasını doğurmuştur. Görünür hale getirilmiş, kuralları belirlenmiş ve yazılı bir inancın nasıl uygulanacağının sınırlarını belirleme çabası, Aleviliğin sözlü, batıni ve felsefi yapısını aşındırmıştır. Alevi toplumu tamamen zahiri bir çizgide inancını yaşamaya zorlanmıştır. Nitekim bugün cemevlerinde cami cemaatine benzer nitelikte yapılan ibadetler, "şeriat" cemleri bunun en somut göstergesidir. Oysa Aleviler yüzyıllar boyunca Yol ve Erkan cemlerinde Pir'ine ikrar vererek yola revan olmuştur.
- Alevilikte ‘Sır’ derin manevi bilgileri, yaradılışın hakikatini ve batıni inancı ifade eder. Bu bilgiler, ruhsal olgunluğa ulaşmamış, edep ve erkanı özümsememiş kişilere açıklanmaz. (Buna en somut örnek Hallac-ı Mansur’un çarmıha gerilerek katledilmesidir) Dolayısıyla sır, yalnızca gizlilik anlamına gelmez; aynı zamanda bilginin ehline aktarılmasını sağlayan çok katmanlı bir sır dili, güzel ve etkileyici konuşmayı ifade eder. Dört Kapı öğretisinde özellikle dördüncü kapı olan Hakikat makamıyla ilişkilendirilen bu kavramın, önceki kapılar ve aşamalar göz ardı edilerek kullanılması doğru değildir.
Ağacın Kurdu İçinde
Kentleşme süreci Aleviler için kaçınılmaz bir sosyolojik değişim olgusu olmakla birlikte, Aleviliğin geçirdiği niteliksel dönüşüm bir ‘özgürleşme’ olduğu kadar bir ‘yozlaşma ve yabancılaşma’ riskini de özünde barındırmaktadır. Aleviliği mahremiyetinden, sırrından ve gizemli derinliğinden kopararak kamusal meydanlara, demagojik siyasi söylemlere ve hitabet sanatı ile kitlesel mekanlara hapseden, modernleşme adına yürütülen faaliyetler, inancı içeriden boşaltma tehdidi taşımaktadır.
Geleneksel mahremiyetin korunamadığı, ritüellerin gösteriye dönüştüğü ve kuralcı bir kurumsallığın egemen olduğu kent Aleviliği; Aleviliği yaşatmaktan ziyade, onun otantik ritüellerini sergileyerek pazarlayan bir yapıya dönüşmüştür. Aleviliğin kentte geleceğini niteliksel olarak sürdürebilmesi, kamusal alanda edindiği görünürlük ile tarihsel-bâtıni mahremiyeti arasındaki dengeyi yeniden kurabilmesine bağlıdır.
Cumhuriyet’in ikinci yarısıyla başlayan kente göç dalgası, görünürde basit bir nüfus hareketliliğiydi. Aleviler, kırın kapalı köy ekonomisi yaşamından kentin anonim ortamına aktı; fabrikalarda işçi, okullarda öğrenci, mahallelerde komşu oldu. Bu açıdan bakıldığında Aleviler kentleşti. Sosyo-ekonomik uyum sağlandı, sınıfsal dinamikler değişti ve kent yaşamının seküler ritmine uyum sağlandı.
Ancak madalyonun diğer yüzü çok daha sancılı bir dönüşüme işaret etmektedir. Kentleşen sadece bireyler değildir. Kentleşen, Alevilerin inanç, kültür ve ritüellerinin bütünüydü. Kırda yaşanan inanç anlayışıyla gizlenen, Dede-Talip ilişkisiyle sürdürülen, Görgü Cemi’yle toplumsal hukuku tesis eden geleneksel Alevilik, kentin betonlaşan yapısıyla buluşarak kabuk değiştirmek zorunda kaldı.
Köyde gerçekleştirilen Cem ibadetleri, kente gelindiğinde kurumsal mekanlar olan cemevlerine taşındı. Kırın sözlü kültürü ve mekansal mahremiyeti kentin yazılı, kurumsal ve görünür olma talebiyle karşı karşıya geldi. Dede, artık sadece bir topluluğun manevi lideri değil, cemevlerinin idari bir aktörü haline geldi. Ritüeller modernize edildi, semah dönen canlar folklor ekibine dönüştürüldü ve kamusal alanda temsil edilme ihtiyacıyla yeniden tanımlandı. 1990’dan sonra kurulan Alevi sivil toplum örgütleri, Aleviliğin folklorik bir ögeye dönüştürülmesinde önemli rol oynadı.
Gelinen noktada, Alevilerin kentleşmesi bir yaşam tarzı değişimi iken Aleviliğin kentleşmesi varoluşsal bir dönüşümdür. Kent, Alevi yurttaşa erişim ve özgürlük sunarken, Aleviliği geleneksel dokusundan kopararak, deforme edip batıni özünden uzaklaştırarak ve içini boşaltarak dönüşmesine yol açtı.
Aleviler, günümüzde kent yaşamında özünü koruyarak toplumsal yapının yeniden organizasyonu için bir kurumsallaşmayı başarabilecek mi, yoksa kentin hızlı tüketim çarkları arasında ritüellerinin birer folklorik ögeye dönüştürülmesine göz mü yumacak? Bu sorunun asıl cevabı, kent ortamında yaşamaya devam eden Alevi gençliğinin bu mirasla kuracağı bağda saklı.