Alevilik kentleşti mi?
Aleviliğin kentleşememe ya da kente tam anlamıyla uyarlanamamasının nedeni, inancın teolojik ve sosyal yapısının doğrudan kırsal yaşamın dinamiklerine dayanması ile kentin getirdiği anonim ve seküler çarklar arasındaki radikal uyumsuzluktur. Bu durum tek bir nedene bağlanamaz. Birbirini tetikleyen sosyolojik, kurumsal ve siyasal etkenlere dayalı olması belirleyici olmuştur.
Geleneksel Anadolu Aleviliği; yüz yüze ilişkilerin, komünal denetimin ve soy bağına dayalı Dedelik otoritesinin geçerli olduğu göçer ve kapalı köy toplumlarında şekillendi. Kentin anonim yapısı, bireyselleşme, hızlı yaşam temposu ve uzak mahallelerde ikamet edilmesi Dede ile Talip arasındaki bağı kopararak Dedelik otoritesini işlevsiz hale getirdi.
Kırsalda hem sosyal hem hukuki hem de ekonomik bir dayanışma ve denetim ağı olan Musahiplik ile toplumsal otokontrolü sağlayan Düşkünlük Kurumu, kentin bireysel mülkiyet, kamu hukuku ve resmi yargı sistemleri karşısında çözüldü.
***
Alevilerin kent ortamında meşruiyet kazanma ve görünür olma çabası, ibadetin özünü aşındırdı. Hakk ile Hakk olma aracı olan Semah; düğün salonlarında, türkü barlarda ve sahnelerde seyirlik bir gösteriye dönüştürüldü.
Sır olan ve Rızalık-İkrar esasına dayanan cem pratikleri, kentte anonim kitlelerin katıldığı biçimsel organizasyonlara evrildi ve toplumsal omurgayı oluşturan "El ele, el Hakk'a" düsturu unutuldu.
İnancın kente özgü teolojik ve felsefi bir dille yeniden üretilmesi yerine, Cemevleri ve dernekler sıklıkla siyasi söylevlerin, protokol konuşmalarının veya yüzeysel "kültür derneği" faaliyetlerinin yürütüldüğü mekanlara dönüştürüldü.
Anayasal güvence altındaki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviliğe bakışındaki tutumu nedeniyle yürüttüğü toplum mühendisliği müdahaleleri, Aleviliğin kentte eşit yurttaşlık temelinde kamusal/hukuki bir statü kazanmasını engelledi.
Alevi toplumu enerjisinin büyük kısmını inancını teolojik olarak kente uyarlama yerine, varlığını korumaya, meşruiyet aramaya ve siyasal/sivil hak arayışı mücadelesine harcamak zorunda kaldı.
Alevilik kentte cemevleri, dernekler kurarak görünürlük kazandı. Ancak bu mekanların içini kentin diline uygun felsefi, teolojik ve sosyolojik bir omurgayla doldurulamadığı için sağlıklı bir kentleşme yerine biçimsel bir aşınma sürecine girdi.
***
Devletin, siyasi iktidarların ve Anayasal güvence altına alınan Emevi İslam anlayışına sahip Diyanet’in toplum mühendisliği aracılığıyla yürüttüğü yoğun çabalara rağmen, Alevileri devşirmekte başarılı olduklarını söyleyemeyiz. Ancak ne yazık ki Alevilerin kentlerde asimile olmaya başladığını söyleyebiliriz. Hem de bu süreç acı bir şekilde bizzat Alevilerin sözde öncü kadroları ve ‘Aleviyim’ diyerek Aleviliğe dadanan Sünni misyonerler eliyle gerçekleştirilmektedir.
Kentlere göç eden Aleviler, inançlarını kentte yaşayabildi mi?
1950’lerden itibaren başlayan iç ve dış göç ve 1980’ler sonrasında hız kazanan sosyolojik değişim süreçleriyle birlikte büyük oranda kentlere yerleşen Aleviler, kentleşme sürecinde umulanın aksine bir süreci yaşamak zorunda kaldılar. Kentlerde gettolar oluşturmalarına rağmen inançlarını geleneğe uygun yaşayamadılar. Hatta aidiyetlerini bile dile getiremediler. Ta ki 1993 Sivas Madımak Katliamı’na kadar...
Bu vahşetten sonra Aleviler’de ciddi bir uyanış yaşandı. Tam da bu zaman diliminde, 1980 öncesi devrimci gençlik hareketleri içinde yer alan gençler, Alevi örgütlülüğüne öncülük ederek toplumun enerjisini bir sinerjiye dönüştürme çabası içine girdiler. Lakin bu devrimci gençler, geçmiş örgütlenmelerinde edindikleri alışkanlıkları Alevi örgütlülüğünün içine taşıdılar. Bu yolla Alevi örgütlülüğünü, sosyalist sol yapılardaki parçalı-klikçi-hizipçi duruma uygun yapılanmalar olarak şekillendirdiler. Ne yazık ki bu gençler, geçmiş siyasal yapılardaki hastalıklarını Alevi hareketine zerk ederek ortak bir kent teolojisi yaratılmasına engel oldular.
***
Geleneksel olarak kırsal alanda, kapalı toplum yapısı içinde ve sözlü kültürle yaşayan Aleviler, kente taşınmasıyla birlikte hem kurumsal hem de zihinsel açıdan köklü bir dönüşüm geçirmek zorunda kaldı.
Kırsalda evlerde veya gizli mekânlarda yürütülen cem ibadeti, kentte kamusal alana taşınarak görünür kılınmış ve kurumsal bir kimlik kazanan cemevleri inşa edilmiştir.
Geleneksel Anadolu Alevi Ocak yapılanması ve Dedelik Kurumu’nun yerini, kentte hukuki ve sivil yapılar olan Alevi dernekleri ve vakıfları almıştır.
Kırsalda Dede’den Talip’e sözlü aktarımla geçen inanç esasları, kentleşmeyle birlikte kitaplar, dergiler, akademik araştırmalar ve dijital medya aracılığıyla yazılı hale gelmiştir. Genç kuşaklar Aleviliği Dedelerin anlatılarından ziyade okuyarak, tartışarak ve yazılı kaynakları inceleyerek öğrenebilselerdi bugünkü tablo ile karşılaşılmazdı ve Alevi gençler Cemevleri’nden ve Alevilik’ten uzaklaşmazdı.
Kırsal yapıda hem sosyal hem hukuki hem de dini bir otorite olan Dedelik, kent yaşamında bu çok yönlü işlevini yitirmiştir. Kentteki Dedeler daha çok ibadeti yöneten dini figürler haline gelmiş, Dede-Talip arasındaki geleneksel bağlar ve Anadolu Alevi Ocak Sistemi zayıflamıştır.
Kent ortamı, Aleviliğin salt bir dini inanç olmaktan ziyade bir kimlik, kültür ve hak arayışı mücadelesi olarak kamusal ve siyasal alanda ifade edilmesine zemin hazırlamıştır.
Kentleşme bir yandan Aleviliğin görünürlüğünü ve kalıcılığını sağlarken, diğer yandan geleneksel yapının çözülmesi ve ‘Nasıl bir Alevilik?’ sorusu etrafında farklı tanımlamaların doğması gibi yeni dinamikleri de beraberinde getirmiştir.
***
Aleviliğin kentleşme sürecine dair dile getirdiğimiz bu tespitler, sosyolojik literatürde ve Alevi toplumunun kendi iç özeleştirilerinde son derece derin ve sancılı bir tartışma alanına işaret ediyor.
Geleneksel Aleviliğin sacayakları olan Ocak Sistemi, Musahiplik, Düşkünlük gibi temel kurumlar ile İkrar, Rızalık gibi temel ilkeler doğası gereği kırsalın yüz yüze, kapalı ve birbirini tanıyanların komünal ilişkiler ağı üzerine kuruluydu. Kentin anonim yapısı, hızlı yaşam temposu ve bireyselleşme bu bağları koparma noktasına getirdi.
Oysa Musahiplik salt dini bir bağ değildi. Musahiplik kırsalda ekonomik, sosyal ve hukuki bir dayanışma ortaklığıydı. Kent ortamında mülkiyet yapısının, ekonomik ilişkilerin ve hukuki sistemin değişmesiyle birlikte Musahip bulmak ve bu ağır sorumluluğu sürdürmek zorlaştı ve Aleviliğin bel kemiği olan bu kurum büyük oranda işlevsizleşti.
Pir-Talip ilişkisi, dernek üyeliği veya anonim ‘Cemevi Cemaati’ne dönüştürüldü. İkrar vererek Yol’a revan olma yerini bireysel tercihlere bıraktı.
Kırsalın ‘sır’ olan, dışarıya kapalı ve derin bir gizem taşıyan cemi; kentte sahneye, kamusal etkinliklere ve medyaya taşındı.
Semahın düğünlerde, türkü barlarda veya kültürel gecelerde bir seyirlik öge ya da folklordan ibaretmiş gibi sunulması, inancın özündeki ritüel ve ibadet niteliğini aşındıran en belirgin sorunlardan biri oldu.
Kentte var olabilme, meşruiyet kazanma ve kurumsallaşma çabası sırasında Alevilik, bizzat kentteki Alevi hareketinin aktörleri eliyle biçimsel bir ‘kültür derneği’ kalıbına sokuldu.
İnancın teolojik ve batıni-felsefi derinliği yerini yüzeysel bir ‘kültürel kimlik’ vurgusuna veya sadece siyasal-sivil bir hak arayışına bıraktı.
***
Ancak bu tablonun yanında, kentleşmeyi bir ‘yok oluş’ değil, ‘biçim değiştirerek hayatta kalma mücadelesi’ olarak okuyan görüşler de mevcuttur. Bu yaklaşıma göre:
- Eğer Alevilik kentte cemevleriyle, yazılı kaynaklarla ve kurumsal yapılarla kamusal alana çıkmasaydı, kentin seküler ve ezici çarkları arasında tamamen sessizce kaybolup gidebilirdi.
- Yapılan uygulamalar geleneksel Alevilik’ten bir sapma veya deformasyon olarak görülebilse de, yeni kuşakların kimliklerini tamamen kaybetmesini engelleyen faydacı bir ‘kent uyarlaması’ olarak da değerlendirilmektedir.
Bugün Alevi entelektüellerinin ve toplumunun önündeki en temel soru da tam olarak şudur: Kentin getirdiği bu biçimselleşme ve aşınma bir asimilasyon mudur, yoksa modern çağda var olabilmek için ödediği zorunlu bir bedel mi?
Kentleşmenin getirdiği bu çelişkide hem bir aşınmanın hem de hayatta kalmak için ani ve istem dışı verilen tepkinin yaşandığı tespiti son derece isabetlidir. Bu iki gerçeklik yan yana dururken, mevcut Alevi örgütlülüğü ve kadrolarının ideolojik veya sığ faydacı hatlara sıkışarak bu teorik ve pratik tıkanıklığı aşmakta yetersiz kaldığı da yadsınamaz bir gerçekliktir.
***
Aleviliğin kentte teolojik ve sosyal omurgasını yitirmeden, folklora veya biçimsel gösterilere mahkum olmadan yaşayabilmesi için entelektüel ve pratik düzeyde atılabilecek somut adımlar şöyle özetlenebilir:
- Geleneksel Anadolu Alevi Ocak Sistemi soy bağından gelen güçlü bir örgütlenme modeliydi. Kentte Dedeliğin işlevsel kılınması, soy bağının yanına ehliyet, derin teolojik bilgi ve sosyolojik donanımın koyulmasıyla mümkündür.
- Dedelerin sadece nikah, cenaze veya cem yöneten din görevlilerine dönüşmesi engellenmelidir ve Rızalık, İkrar, Yol-Erkan bilincini kentin modern diliyle gençlere aktarabilen birer Yol Önderi olmaları sağlanmalıdır.
- Musahiplik kırsalda canların birbirine kefil olmasıydı. Kentte bunu aynen uygulamak zor olsa da özü olan İkrar, Rızalık ve kolektif sorumluluk kent kurumlarına taşınabilir.
- Kentteki Alevi toplumu arasında ekonomik, eğitimsel ve hukuki dayanışma ağları; kooperatifler, öğrenci bursları ve mesleki dayanışma loncaları kurularak musahipliğin birlikte ortaklaşma felsefesi kurumlar üzerinden ihya edilebilir.
- Cemevleri; siyasi söylevlerin, turistik veya folklorik gösterilerin ve protokol konuşmalarının yapıldığı kültür salonları olmaktan çıkarılmalıdır.
- Semahın ibadet niteliği korunmalı, cem mekanının dışına taşınan gösterilerde asgari bir erkan bilinci oluşturulmalıdır. İbadet ile kültür faaliyetinin sınırları nitelikli eğitimlerle net biçimde çizilmelidir.
- Kadroların en büyük eksikliği, gençliğin gerçekçi ve sorgulayıcı sorularına geleneksel kalıplarla yanıt vermeye çalışmasıdır.
- Aleviliğin felsefi ve teolojik derinliğini; Vahdet-i Vücud anlayışı, İnsan-ı Kamil ideali, doğa ve insan sevgisini modern felsefe ve sosyoloji diliyle yeniden kaleme alan nitelikli eğitim materyalleri üretilmeli ve akademik yapılar kurulmalıdır.
- Alevi kurumları, siyasi partilerin veya gündelik siyasetin arka bahçesi olmaktan çıkıp toplumsal birleşmeyi sağlayacak sivil, kapsayıcı ve inanç odaklı bir merkeze çekilmelidir.
***
Toplumbilim literatüründe ve toplumun iç özeleştirilerinde en sancılı alan tam da bu dönüşümün yarattığı tahribattır. Geleneksel yapının sacayakları olan Ocak Sistemi, Musahiplik, İkrar ve Düşkünlük gibi temel uygulamaları kentin bireyci yapısında ağır hasarlar aldı. Musahiplik gibi ekonomik ve hukuki dayanışma ortaklıkları işlevsizleşti, Pir-Talip ilişkisi anonim dernek üyeliğine evirildi. Kırsalın sır olan cemi sahnelere taşınırken, Hakk ile Hakk olma aracı olan Semah, düğün salonlarında veya türkü barlarda folklorik bir ögeye dönüştürüldü. İnancın batıni-felsefi derinliği, yüzeysel bir ‘kültürel kimlik’ veya siyasal bir hak arayışı söylemine indirgendi.
Yine de bu tabloyu doğrudan bir ‘yok oluş’ değil, bir ‘hayatta kalma refleksi’ olarak okuyan yaklaşımları göz ardı edemeyiz. Bu görüşe göre Alevilik, kentte cemevleri ve kurumsal yapılarla görünür olmasaydı, seküler kentin ezici çarkları arasında tamamen silinebilirdi. Yaşananlar yararcı bir kent uyarlaması olarak görülebilir.
Fakat bugün önümüzdeki temel soru şudur: Bu biçimselleşme bir asimilasyon mudur, yoksa modern çağda var kalabilmek için ödenen zorunlu bir bedel mi? Mevcut Alevi örgütlülüğünün yönetici kadroları sığ ideolojik alanlara sıkışarak bu tıkanıklığı aşamadığı orta yerdedir. Aleviliğin omurgasını yitirmeden kentte yaşayabilmesi için somut adımların atılması artık bir zorunluluktan ötedir.
Kentte toplumsal birliktelik, Aleviliği sadece geçmişe duyulan bir özlem ya da salt bir mağduriyet kimliği olarak yaşamaktan çıkarıp, onun ahlaki, insani ve batıni-felsefi ilkelerini kentin gündelik yaşamına aktarabilmekle mümkündür.