Okullar ‘kışla’, kalemler ‘süngü’ mü olacak?

Okuldadır cümle varlık

Hiçbir türlü çekmen darlık

Okuldadır dirlik birlik

Birlik yurdun ihyasıdır” Aşık Veysel

Bugün Türkiye’de eğitim sistemimizin aklın ve bilimin ışığından giderek uzaklaşması yönünde adımlar atan siyasi iktidar mensupları, tek tipleştirici ve asimilasyoncu bir anlayışla ‘okulları kışlaya, kalemleri ise süngüye’ dönüştürme arzusu içindedir. İstanbul Valiliği’nin okullara gönderdiği ve her okulda cuma namazları için mescit açılmasını öngören genelgesi bu tehlikeli gidişatın en belirgin ifadesidir.

Açıkça söylemek gerekirse okulların birer ibadethaneye dönüştürülmesi, laik ve demokratik hukuk devletine indirilecek ağır bir darbedir. Bu karar, kamusal alanda tek bir inanç biçimini dayatırken farklı inançları, kültürleri ve yaşam tarzlarını yok sayan bir anlayışın hayata geçirilmesidir.

Oysa devletin ve siyasi iktidarların birincil görevi okullarda ibadethane yapmak değildir. Siyasi iktidarın asli görevi her bir çocuğumuza nitelikli, parasız ve kamusal bir eğitim sunmaktır.

Maarif Modeli mi, asimilasyon projesi mi?

Siyasi iktidar tarafından yıllardır adım adım örülen bu gerici kuşatmanın en tehlikeli hamlesi, 2025’te “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında karşımıza çıkarılmıştı. Müfredattan pozitif bilimleri ayıklamayı hedefleyen bu model; sorgulamayan, eleştirmeyen ve sadece biat eden nesiller yetiştirme arzusunun ürünüdür.

Laiklik; sadece bir devlet yönetimi ilkesi değildir. Laiklik, bu topraklarda farklı inançların ve yaşam tarzlarının bir arada, insanca ve eşitçe yaşayabilmesinin en önemli güvencesidir. Alevi toplumu bu gerçeği tarih boyunca ağır bedeller ödeyerek öğrenmiştir.

Zaten zorunlu din dersleri üzerinden tek bir mezhebin öğretisi tüm çocuklara dayatılırken; Ramazan ayında oruç baskısıyla sindirilmeye çalışılan, kimliğini ve inancını gizlemek zorunda kalan Alevi çocukları, şimdi de okul çatısı altında Cuma namazı ve mescit dayatmasıyla yüz yüze bırakılacaktır.

ÇEDES projeleri ve mevcut eğitim politikalarıyla derinleştirilen bu süreç, açık ve sistemli bir asimilasyon projesidir. Cemevlerini ibadethane olarak görmeyen, Alevilerin inanç mekanlarını yok sayan siyasi iktidar ne yazık ki okulları kendi mezhepçi anlayışları doğrultusunda uygulama alanına çevirmek istemektedir.

***

Saray rejimi laik eğitimi tasfiye etmenin adımlarını bir bir atmaktadır. Bugün milyonlarca çocuk yoksullukla, açlıkla ve nitelikli eğitime erişememekle boğuşmaktadır. MESEM projeleri adı altında çocuk işçiliği legalleştirilmekte, hak ihlalleri ve çocuk ölümleri artmaktadır. Tüm bu yıkıcı sorunlar ortada dururken iktidarın birinci önceliğinin okulları ibadet alanına dönüştürmeye çalışmasının altındaki gerçeğin çocukların refahı olmadığı bir kez daha kanıtlamaktadır.

Bu valilik genelgesi ile su yüzüne çıkan okullara mescit açılması ve tek din, tek mezhep dayatmaları sadece Alevi toplumunun sorunu değildir. Bu Alevi'si, Sünni'si, inananı ve inanmayanıyla bu ülkede laikliğe, bilime ve özgür bir geleceğe inanan tüm yurttaşların ortak sorunudur.

Okullar bu ülkenin tüm evlatlarının ortak kamusal alanıdır. Hiçbir inancın, mezhebin ya da siyasi anlayışın ipoteği altına alınamaz.

Okullar ibadethane olamaz. Okullar aklın, bilimin, vicdanın ve özgür düşüncenin yuvasıdır. Çocuklarımızın geleceğinin ve eşit yurttaşlık hakkımızın gasp edilmesine karşı koymak Türk milletinin tarihsel sorumluluğudur.

Bilimsel Geleceğimiz Nereye Evriliyor?

Son dönemde Türk milli eğitim sisteminde atılan bu adımlar, müfredat değişiklikleri ve okullardaki fiziki düzenlemeler, kamuoyunda son derece hararetli bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Bir yanda eğitimin manevi ve milli değerlerle tahkim edildiğini savunan bir kesim, diğer yanda ise Türkiye’nin seküler yapısının, laik, bilimsel ve çağdaş eğitim anlayışının zedelendiğini belirten eleştirel sesler yükselmektedir.

Siyasi söylemlerin ve tarihsel referansların eğitim politikalarıyla örtüştüğü bu süreç, kökleri geçmişe dayanan ideolojik tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte okuduğu ve siyasi kariyerinde simgeleşen “Camiler kışlamız, minareler süngümüz” şiirinin dizelerinden gelen toplumsal hafıza, bugün eğitim kurumlarına yönelik alınan kararlarla tekrar gündeme taşınmaktadır.

***

Tartışmaların odağında yer alan son gelişmelerden biri, İstanbul Valiliği’nin okullara gönderdiği genelge ile her okulda mescit açılması talimatı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu doğrultudaki atacağı adımları olmuştur. Eğitim sistemine entegre edilen Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES) ve duyurulan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli eleştirilerin ana hedefini oluşturmaktadır.

Bu tablo karşısında başta Alevi yurttaşlar ve seküler toplum kesimleri olmak üzere, çok sayıda veli ve eğitim sendikası ciddi endişeler taşımaktadır. İtirazların temelinde şu ana başlıklar yatmaktadır:

Laik ve bilimsel eğitimin tasfiyesi ilk sırada. Okulların temel işlevinin pozitif bilimler, eleştirel düşünce ve analitik zeka geliştirmek olduğu, dinsel uygulamaların alanı genişletildikçe çağdaş eğitim standartlarından uzaklaşıldığı vurgulanmaktadır.

Eşit Yurttaşlık ilkesinin ihlali prensip haline geldi. Farklı inanç gruplarından ve yaşam tarzlarından gelen öğrencilerin aynı çatı altında eşit ve tarafsız bir biçimde eğitim görmesi gerektiği savunulmaktadır.

Küresel rekabet ve gelecek kaygısıyla büyüyen nesiller. Dünyanın yapay zekayı, uzay teknolojilerini ve küresel rekabeti tartıştığı bir çağda, Türkiye’nin eğitim gündeminin değerler eğitimi ve ibadet alanları üzerinden şekillenmesinin ülkeyi geriye götüreceği ifade edilmektedir.

***

Eğitim, bir ülkenin geleceğini inşa eden en stratejik alandır. Bir toplumun yarınlarını kurarken bilimin ışığından, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinden ve çağdaş normlardan sapmak, sadece bugünü değil gelecek nesilleri de riske atmak anlamına gelir.

Okulların birer doktrin alanı olarak dizayn edilmesi, özgür düşüncenin, bilimin ve fırsat eşitliğinin önündeki en büyük engeldir. Karar vericilerin, toplumun farklı kesimlerinden yükselen bu haklı tepkilere kulak kabartması, eğitimde bilimsellik ve laiklik ilkelerini koruyacak adımları atması hayatidir. Aksi takdirde, aydınlık bir geleceğe ulaşma hedefi sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur.

Laik ve bilimsel eğitimin irtifa kaybı toplumu nereye götürür?

Türkiye’de eğitim politikaları ne yazık ki uzun süredir pedagojik gereksinimler, küresel rekabet veya bilimsel veriler üzerinden oldukça uzaklaştı. Bugün eğitim çağdışı ideolojik tercihler üzerinden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Siyasi iktidarın son dönemde uygulamaya koyduğu kararlar, müfredat değişiklikleri ve okullardaki kurumsal dönüşümler Cumhuriyet’in en temel niteliklerinden biri olan laik ve bilimsel eğitim sistemine ağır darbeler indirmeyi hedeflemektedir.

Bu durum, toplumun geniş kesimlerinde haklı ve derin bir kaygıyı beraberinde getirmektedir. Başta Alevi toplumu ve seküler kesimler olmak üzere, çocuklarının geleceğinden endişe eden veliler; dogmatik, tek tipçi ve gerici bir eğitim modeliyle karşı karşıya olduklarını görmektedir. Kaygının özü son derece somuttur: AKP-MHP iktidarının öngördüğü eğitim sistemi, çocuklarımızın bilimsel, eleştirel ve analitik düşünme yetisini kaybetme riski taşımaktadır.

***

Peki, gözden çıkarılan ‘laik ve bilimsel eğitim’ tam olarak nedir ve bir toplumun gelişimine nasıl bir katkı sağlar?

Bir ülkenin kalkınması, toplumsal barışı ve insan kaynağının niteliği, eğitim sisteminin dayandığı felsefeyle doğrudan orantılıdır. Laik ve bilimsel eğitimin toplumsal gelişime sunduğu katkıları şu şekilde özetlenebilir:

- Bilimsel eğitim, bireye ‘neye inanacağını’ dayatmaz, ‘nasıl düşüneceğini’ öğretir. Soru sorma, hipotez kurma, veriyi analiz etme ve doğru-yanlış bilgi üzerinden sonuç çıkarma süreçleri, çocuğun zihinsel kaslarını geliştirir. Analitik düşünme yetisini kazanamamış nesiller, karmaşık küresel problemleri çözemez, yalnızca kendilerine sunulan dogmaları ezberler.

- Laik eğitim, devletin tüm inançlara, mezheplere ve inançsızlık biçimlerine eşit mesafede durmasını sağlar. Okul sınıfsal, ırksal ve mezhepsel kökeni ne olursa olsun her çocuğun tarafsız bir ortamda eşit koşullarda yetiştiği yerdir. Eğitimin dinselleşmesi ise kaçınılmaz olarak belirli bir mezhepsel doktrinin öne çıkarılmasına, Alevi vatandaşlarımız başta olmak üzere farklı inanç grubundaki toplum kesimlerinin çocuklarının ötekileştirilmesine ve toplumsal barışın zedelenmesine yol açar.

- Bu yüzyılda küresel güç dengelerini belirleyen unsurlar; yapay zeka, biyoteknoloji, veri bilimi ve katma değerli üretimdir. Bu alanların tamamı pozitif bilimin kapsamı içindedir. Bilimsel metottan uzaklaşan, müfredatından evrim teorisini veya temel fen bilimlerinin ağırlığını çıkaran bir eğitim sisteminin, dünya çapında rekabet edebilecek mühendisler, teknik elemanlar, doktorlar ve yazılımcılar yetiştirmesi mümkün değildir.

- Laiklik, bireyin vicdan ve düşünce özgürlüğünün teminatıdır. Bilimsel ve laik eğitimden geçen birey birilerinin yönlendirmesine açık bir mürit veya piyon olmaz. O kendi kararlarını sorgulayarak veren özgür bir yurttaş olur. Demokrasinin niteliği de doğrudan bu özgür bireylerin varlığına bağlıdır.

***

Geleceğe dair en büyük sermayemiz ne yeraltı kaynaklarımız ne de inşa ettiğimiz beton binalardır. Tek sermayemiz genç nesillerimizin niteliğidir. Okulları ibadethane veya belirli ideolojilerin kışlası haline getirme çabaları, bu ülkenin yarınlarını karartmaktan başka bir işe yaramaz. Camileri kışla olarak gören zihniyet, şimdi de okullarımızı kışlaya, kalemleri süngüye dönüştürmek için adımlar atmaktadır.

Alevi toplumunun, seküler kesimlerin ve bu ülkenin aydınlık geleceğine inanan her yurttaşların yükselteceği ses, çağdaş bir geleceğin ve çocuk haklarının savunulmasıdır. Eğitimi dinselleştiren politikalara karşı çıkmak bilimin, aklın ve Cumhuriyet değerlerinin yanında durmak demektir. Karar vericilerin bu yıkıcı tutumdan derhal vazgeçmesi ve eğitimi yeniden bilimin, liyakatin ve laikliğin rotasına sokması beklenmektedir.

Okul Eğitim