Toplumsal bütünleşme nasıl güçlenecek?

Uğur ERGAN

Terörsüz Türkiye için hazırlanan ve resmi adı “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” olan kanun teklifinde “Şu madde ne anlama geliyor, bu maddeden ne anlamalıyız, öbür madde böyle olursa, diğer maddeyi nasıl görmeliyiz” gibi hukuki ayrıntılara girecek değilim.

Konuya ilginiz varsa neyin ne anlama geldiğini veya ileri aşamada nelerin olabileceğini farklı yazılı ve sözlü medyada izleyip anlamaya çalışmışsınızdır.

Adalet Komisyonu’na sunulup buradan geçtikten sonra TBMM Genel Kurulu’nda oylanıp yasalaşacak olan teklifin uygulama açısından uzunca bir süreci olacak.

Terör örgütü PKK’nın tamamen feshedildiğinin ve silah bıraktığının Milli Güvenlik Kurulu’nca tespit ve teyit edilmesi, izleme, değerlendirme ve koordinasyon kurullarının oluşturulması, yasanın getirdiği haklardan hukuki olarak yararlanabilmek için bu kurullara başvurulması gibi birçok ayrıntı var.

Elbette Türkiye’de 40 yılı aşkın süredir insan yaşamına kasteden, ülke ekonomisine 2 trilyon dolardan fazla yük getiren terör belasından kurtulmayı kim istemez?

Ancak emperyal güçlerin kuklası terör örgütünün Avrupa’da, Suriye’de, Kandil’deki bazı mensuplarına “Yasadaki şartlara uygunlar” diye Türkiye’de siyaset yapma hakkı tanınıp, kapılar açılırken, haklarındaki birçok suçlamayı bilmeyen veya çürüten, kesinleşmiş mahkumiyet kararı olmayan, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını tutuklayıp, cezaevine gönderirseniz, toplum haklı olarak “Ne oluyor?” diye şüpheye düşer.

Hele metni ana muhalefetten kaçırırsanız, şüphe yoğunluğu daha da artar.

Bu yaklaşım her şeyden önce, “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” isimlendirmesiyle çelişkili.

Bir yandan “Toplumsal bütünleşme güçlensin” diyeceksiniz, diğer yandan rehin alınmış neredeyse 9 milyon oyun çok büyük kesiminin tercih ettiği Yeni Parti liderinin dokunulmazlığını kaldırıp, içeri tıkmak için hamle üstüne hamle yapacaksınız.

Toplum vicdanını yaralayan bu anlayışın, teklifin altına imzası olan AKP, MHP ve DEM’in tabanında da ciddi rahatsızlık yarattığı şüphesiz.

Bu sürecin başlatılmasına liderlik eden MHP lideri Devlet Bahçeli, “Selahattin Demirtaş evine, Ahmetler (Ahmet Özer ve Ahmet Türk) görevine, Öcalan umut hakkına kavuşmalıdır" çağrısını ikinci kez yaptı.

İlk çağrısı ilgili yer tarafından duyulmayan Bahçeli’nin ikinci çağrısının dikkate alınıp, alınmayacağı merak konusu.

Selahattin Demirtaş’ın serbest kalması, Ahmetlerin görevlerine geri dönmesi için MGK kararı mı beklenecek?

Aslında Bahçeli’nin çağrısının çoktan yerine getirilmiş olması gerekirdi.

Selahattin Demirtaş, Figen Yüksedağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Çiğdem Mater, Mine Özergen ve daha onlarcası için Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’in verdiği hak ihlalleri kararları ortada.

Hal böyleyken, nasıl güçlenecek toplumsal bütünleşme?

Ayrıca Öcalan için umut hakkı çağrısı yapılmasının anlamı var mı pek emin değilim?

“Hadi İmralı’dan çık istediğin yere git” desen, Öcalan’ın buna razı olmayacağı bilinen bir gerçek.

İmralı’da yaşamaktan daha iyi umut hakkı mı olur?

TBMM