Eyvah! Eyyam-ı Bahur geliyor: Gözleri alev saçan, yakıp kavuran Sirius doğuyor
Yılın öyle günleri vardır ki; zaman sanki kendi ekseninde durur, gökyüzü mavi bir kadife değil, erimiş bir tunç kubbe gibi yeryüzünün üzerine çöker. Rüzgar soluğunu keser, gölgeler bile dikey bir acziyetle kendi gövdelerine sığınır. İşte kadim hafızanın Eyyam-ı Bahur dediği bu anlar, tabiatın mürekkebini ateşe bandığı, zamanı alevle yazdığı o kutsal ve tekinsiz mevsimdir.
Uzmanlara göre Türkiye Çarşamba gününden itibaren Eyyam-ı Bahur sıcaklarını yaşayacak.
Eskiler, bu kavurucu hararetin sadece sıradan bir mevsim dönümü olduğuna asla inanmazlardı. Onlara göre göğün derinliklerindeki kömür karası karanlık yırtılır ve gecenin en yırtıcı gözü, göksel avcı Orion’un sadık tazısı Sirius (Seirios) ufukta belirirdi. Antik çağın bilgeleri ona "Gözleri alev saçan, yakıp kavuran" derdi; Romalılar ise bu çöl sıcağını Dies Caniculares, yani "Köpek Günleri"—diyerek mühürlemişlerdi.
Gökyüzünün bu parlak ama uğursuz gözü Güneş ile aynı anda yükselmeye başladığında, kozmik bir hiza gerçekleşir; tanrıların öfkesi gökten yeryüzüne bir alev nehri gibi akardı.
Mitolojik anlatılarda Sirius, tanrıların yeryüzünü sınamak için gönderdiği sessiz bir cellattı. O doğduğunda:
Nehirler, altındaki toprağa boyun eğip içe çekilir,
Toprak, susuzluktan çatlayan bir dudak gibi göğe yakarır,
Ormanlar, tek bir kıvılcımın nefesiyle tutuşmaya hazır birer çıra gibi beklerdi.
İzmirli ozan Hesiodos’un dizelerinde insanı melankoliye ve atalete sürükleyen bu sıcaklar, sadece güneşin fırını değil, Olympus’un insan kibirine karşı bilediği kılıcıydı. Bu yüzden sunaklar yakılır, serinlik duaları göğe yükselir, insanoğlu doğanın bu kudretli tiyatrosunda ne kadar küçük bir figüran olduğunu hatırlarak tanrılara adaklar sunardı.
Doğu’nun ve Anadolu’nun irfanında ise bu günler, ciğerleri kavuran bir buhurdanlığa benzetilerek Eyyam-ı Bahur adıyla hafızalara kazındı. Arapça kökenli "Bahur", topraktan ve denizden tüten o ağır, yakıcı nemi; nefesi kesen o mistik buğuyu anlatırdı.
Anadolu insanı için bahurun bastırması, hayatın ritminin değişmesi demekti. Toprak ana dahi dinlenmeye çekilir; tarladaki tırpan susar, çoban sürüsünü kayalıkların karanlık koynuna çeker, yaşlılar evlerin serin taş avlularına çekilip "zamanın geçmesini" beklerdi. Bu, alelade bir sıcak değil, doğayla yapılan zımni bir mütarekeydi.
Lakin Eyyam-ı Bahur, mitolojik tefekkürde sadece bir darlık veya hezimet mevsimi değildir. O, Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateş ile insanın o ateşi kontrol etme bilgeliği arasındaki ince çizgidir. Bir kıvılcımın koca bir medeniyeti küle çevirebildiği, bir damla suyun bir çuval altından daha mukaddes sayıldığı bir Simya Zamanı'dır. Ateşin sadece çalıyı çırpıyı değil; insanın ihmalini, kibrini ve hırsını da yaktığı bir arınma evresidir.
İşte bu yüzden atalarımız bu günleri sadece takvim yapraklarına değil, ruhlarının en derin katmanlarına kazıdılar. Çünkü biliyorlardı ki Sirius her yaz gökyüzündeki yerini alacak ve kökleri yakmaya devam edecektir.
Asıl varoluşsal soru şurada asılı kalır.
Göklerin ateşi her yıl yeniden doğarken, biz insan oğlu olarak o ateşi dizginleyecek bilgeliği ve hürmeti içimizde her yıl yeniden doğurabiliyor muyuz?