Cemevi Dedeleri ile yöneticilerinin ve Bektaşi Babalarının yeni Alevilik Projesi
Batıni Anadolu Aleviliği, evrensel bir öğreti olup, inanç sahiplerinin karakterini belirleme gücü ile bir yaşam kültürü olarak da toplumsal yapıyı şekillendirir. Dili, dini, mezhebi, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun, 18 bin alemin bir ve eşit olduğunu savunarak her türlü ikiliği ve ayrımcılığı kökten reddeder. Bu felsefi derinlik Anadolu Aleviliği’nin inanç anlayışına, ahlaki pratiklere, yaşam biçimine ve cem erkanlarında yürütülen ritüellere doğrudan yansır. 72 millete bir nazarla bakmak ilkesi, bu evrensel duruşun en yalın ifadesidir. Bu bakış açısının toplumsal hayattaki karşılığı ise ortak aklın, ortak üretimin ve adil paylaşımın rızalık esasıyla hayata geçirilmesidir.
Ancak bugün sormamız gereken can alıcı soru şudur: Günümüz Cemevi Dedeleri ile yöneticileri ve Bektaş Babaları bu evrensel duruşun neresindedir?
Ne yazık ki bugün Alevi öncü kadrolar da bireyselci, bencil, doğayı ve insanı sömüren, sürekli karşıtlıklar üreten sistemin stratejik asimilasyonlarına açık, burjuva kültürünün kuşatması altındadır ve bu kültüre büyük oranda teslim olmuş durumdadır. Aleviliğin özündeki incinsen de incitme düsturunun yerini burjuva dünyasının acımasız rekabeti alırken, her ne ararsan kendinde ara bilgeliğinin yerini ise dış dünyayı ve ötekini suçlayan, sürekli düşman üreten bencil bir dil almıştır.
Aleviliğin temel felsefesi olan batıni özlü anlayışı, insanın özündeki kutsallığı ve dolayısıyla tüm insanlığın eşitliğini savunur. Bugün ise Alevi yaşam pratiği insanı insana yabancılaştıran, sınıfsal uçurumları ve mülkiyet hırsını meşrulaştıran modern dünya değerlerine boyun eğmektedir. Anadolu Alevi inancının öngördüğü paylaşımı, rızalığı ve ortak üretimi esas alan Rıza Şehri ütopyası anlayışı, yerini kapitalist sistemin tüketim çılgınlığı anlayışına bırakmıştır. Sisteme entegre olan Alevilerin öncü kadroları da bu anlayışın devamı için elinden geleni ardına koymuyor.
Alevilerin mevcut bencil sisteme karşı sessiz kalışı, kültürel ve felsefi olarak asimile edildikleri gerçeğini gölgeliyor. Bu durum ya fark edilmiyor ya da ısrarla görmezden geliniyor. Oysa asıl büyük tehlike tam da buradadır. Fiziksel baskılardan veya mezhepçi politikalardan daha tehlikeli olanı Aleviliğin insanlığı kucaklayan o muhteşem evrensel ahlakının ve hümanist özünün, burjuva yaşam biçimi içinde eritilerek yok edilmesidir. Bu asimilasyon, Aleviliği tarihsel bağlamından, felsefi özünden koparıp içi boşaltılmış, sadece şekilden ibaret ritüeller bütününe indirgemektedir.
Siyasetin arka bahçesi haline getirilen Alevilik
Tarih boyunca hiçbir din ve inanç, siyasetin dışında ve ondan bağımsız olarak var olmamıştır. Krallardan padişahlara, peygamberlerden havarilere, halifelere kadar tüm tarihi kişilikler aynı zamanda döneminin siyasi aktörleriydi. Bugün de durum farklı değil. Türkiye’deki çarpık laiklik anlayışı ve antidemokratik yapı, inanç alanının özerkliğini yok ederek siyasetçilerin bu alanı kolayca manipüle edebilmesine zemin hazırladı.
"Minareler süngümüz, camiler kışlamız" diyerek İslam'ı ve kurumlarını siyasi çıkarlarına alet edenler, dini kendi düzenlerinin teminatı ve başlıca aracı haline getirdiler. Çok partili döneme geçişle birlikte toplumsal alanda görünür olan Alevilik de resmi olarak tanınmasa bile, egemen burjuva siyasetinin kullanışlı bir malzemesi haline dönüştürüldü.
Bu dönüşüme çanak tutanlar ise ne yazık ki Aleviliği sisteme entegre etmek isteyen, siyasetçilerle kol kola gezen bazı Cemevi Dedeleri, kurum yöneticileri ve siyasi ikbal peşinde koşan yardakçılardır.
Cemevleri kimin alanı?
Bugün İslam inancı nasıl ki devletin ve egemen sınıf siyasetinin tahakkümü altındaysa, Alevilik de büyük oranda bu yapının kuşatması altındadır. Kuşkusuz burada asıl sorumluluk devleti yöneten egemen sınıfındır. Ancak bu çarpık düzenle bütünleşen Bektaşi Tarikat Tekkesi’nin kadroları, Alevi kurum yöneticileri ve Cemevi Dedeleri de bu suçun doğrudan ortaklarıdır.
Somut bir örnek üzerinden düşünelim:
Araştırmacı-Yazar Kazım Eroğlu’nun isabetle ifade ettiği gibi;
"Garip Dede Dergahı bugün adeta Celal Fırat’ın tekelindedir. Bir insan hem Dede, hem vakıf başkanı, hem de bir siyasi partinin milletvekili olduğunda, o dergahtan Aleviliğin özü çıkabilir mi? Bugün camiler nasıl ki egemenlerin gösteri alanına dönüştüyse, cemevleri de benzer şekilde siyasetçilerin şov merkezleri haline getirilmiştir."
Alevi kurumları devletin ve siyasetçilerin lütfuna, onayına muhtaç olmaktan acilen kurtarılmalıdır. Cemevleri ve dergahlar, siyasetçilerin boy gösterip güç tazelediği şov meydanları değildir. Bu mekanlar, halkın kendi kararlarını özgürce aldığı, birlikte paylaştığı demokratik ortak yaşam alanları olmak zorundadır. Bu bağımsızlık kazanılmadığı sürece, Aleviliğin egemen siyasete daha çok kurban edildiği görülür ve sadece dövünmekle yetinilir.
Bugün ibadethane olarak anılan bu mekanlardaki tüm çarpık ilişkilerin özünde tek bir neden yatıyor: Buraların, halkın kendi öz gücüyle yönettiği özerk alanlar olamaması. Ne yazık ki Cemevleri inanç sahiplerinin elinden çıkmıştır. Bugün Cemevleri bir avuç yöneticinin kendi ideolojik bakışına uygun gördüğü siyasetçilerin arka bahçesi, nüfuz elde etme ve oy devşirme merkezleri haline getirilmiştir.
Bu asimilasyon ve teslimiyet süreci, bugün kendisini Alevi temsilcisi olarak pazarlayan demokratik kitle örgütlerinin yöneticileri, Bektaşi kadroları ve Cemevi Dedeleri eliyle, sistemli bir güdümlü Aleviler projesine dönüştürülmüştür. Yol'a ve topluma hizmet etmesi gereken bu yöneticiler, ne yazık ki egemen burjuva siyasetinin inanç alanındaki temsilcileri gibi faaliyet sürdürmektedirler.
Bir yanda çıkar ilişkileriyle geleceğini teminat altına almaya çalışan Alevi kurumlarının tepe yöneticileri, diğer yanda ise rızalık lokmasını unutup devletten ya da belediyelerden maaş, kadro, arsa ve imtiyaz kapma yarışına giren Cemevi Dedeleri... Bu iki kesim, kurdukları ortak çıkar ilişkisiyle Aleviliğin genetiğiyle oynamaktadır. Kendi koltuklarını ve finansal kaynaklarını korumak adına, Cemevleri halkın rızalık meydanı olmaktan çıkarılıp siyasi partilerin oy deposuna ve belediyelerin arka bahçesine dönüştürülmüş hale getirildi.
Yaratılan bu yeni tip güdümlü Alevilerde karşımıza çıkan tablo şudur:
Alevi inanç veya kurum önderliği milletvekilliği/belediye meclis üyeliği ile siyasi ikbal uğruna takas edilmektedir…
Rızalık ilkesinin yerini biat almıştır… Geleneksel Alevilikte en önemli toplumsal denetim mekanizması olan Yol Bir, Sürek Binbir felsefesi ve Dedenin toplum tarafından denetlenmesi kuralı baypas edilmiştir. Demokratik kitle örgütleri, üye tabanının iradesini hiçe sayan, delege oyunlarıyla koltuğu bırakmayan oligarşik yapılara dönüştürülmüştür.
Halka hizmet, populist sivil toplumculuğa kurban edilmiştir… Cemevleri, devletin Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi kurumları veya yerel yönetimler aracılığıyla fonlanan, projelerle ehlileştirilen, uysal ve makbul birer kültürel merkeze indirgenmek istenmektedir.
Cemevi Dedeleri ile yöneticileri ve Bektaşi babaları eliyle planlanan bu güdümlü anlayış Aleviliğin doğasında var olan muhalif, sorgulayıcı, devrimci ve haksızlığa başkaldıran özü tamamen iğdiş etmeye yöneliktir. Halkın inancını ve kimliğini egemen siyasete peşkeş çeken bu modern münafıklar, Cemevleri’ni demokratik bir hak arama merkezinden ziyade, kitleleri düzen sınırları içinde tutan uyuşturulmuş birer rıza üretme mekanı haline getirmiştir. Siyasetçilerin Cemevleri’nde sergilediği her şov bu güdümlü mekanizmanın tıkır tıkır işleyen çarklarından yalnızca biridir. Tabi burada sorgulama ve yapılan yanlışa karşı durma ise birinci derecede Alevilere yani Talipler’e düşmektedir. Çünkü Hakk Muhammed Ali Yolu’dan ve erkanından Dede kadar Talip’te sorumludur.
Kuşatmanın Yapısal Analizi
Karşımızdaki tablo, basit bir siyasete alet edilme durumundan çok, üç temel sacayağı üzerine kurulu yapısal bir dönüşüm programıdır. Bu ortaklığı ve ablukayı daha net görebilmek için sorunun ekonomik, ideolojik ve idari ayaklarını analitik bir süzgeçten geçirmek gerekir:
Rızalık ekonomisinin tasfiyesi
Geleneksel Alevilik, gücünü ve bağımsızlığını egemenlerden değil, kendi iç dinamiklerinden alır. İnancın ve mekanın finansmanı tamamen toplumun kendi isteğiyle sunduğu lokmalara, Hakkullah ve rızalık ekonomisine dayanır. Ancak günümüzde bazı Cemevleri, devasa bütçeli, yüksek maliyetli ve kurumsal harcamaları olan büyük fiziksel yapılara dönüşmüştür.
Bu büyük yapıların sürdürülebilirliği için rızalık lokmaları yetersiz kaldığında ya da kolaycılığa kaçıldığında, yerel yönetimlerin ve devletin finansal desteğine kapı açılmıştır. Arsa tahsisi, fatura muafiyetleri, personel istihdamı, gıda, mefruşat ve inşaat destekleri gibi kalemlerle kamu kaynaklarına bağımlı hale gelen Cemevi yönetimi, yapısal olarak o kaynağı sağlayan siyasi iradenin vesayetine girer. Finanse edilen mekan, finansmanı sağlayan gücün propaganda alanına da dönüşür.
Nitekim Bahçelievler Cemevi’nin inşa süreci tam da kaynağı sağlayan AKP’li belediye başkanının siyasi iradesinin vesayetine girilerek tamamlanmıştır. Hatta teslimiyet ruh hali içinde olan yönetici, bir dönem CHP Bahçelievler Belediye Meclis üyesi olarak görev yaptığı halde, son yerel seçim çalışmaları döneminde Cemevi’nin açılışını İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yerine rakibi olan AKP adayı Murat Kurum’a yaptıracak kadar vicdanını teslim etmişti. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Eskişehir’de, Ankara’da, İstanbul’da devasa yapılara ve bütçelere sahip Cemevleri geçmiş siyasi iktidarlar tarafından fonlanmış ve buraların yöneticileri de bu siyasi iradeye minnet duymuştur.
Muhalif özün erozyonu
Alevilik, tarihsel olarak merkeze ve egemen güce karşı mesafeli, eleştirel ve kendi özerkliğini koruyan muhalif bir duruşa sahiptir. Burjuva siyaseti ve devlet aygıtı potansiyel olarak muhalif olan bu toplumsal yapıyı kendi sınırları içine çekmek ister.
Alevi kurum yöneticileri ve sistemle entegre olmuş Cemevi Dedeleri, bu ehlileştirme sürecinin başat temsilcileridir. Siyasetin talep ettiği makbul, uysal ve sadece kültürel bir ögeye indirgenmiş Alevilik tasarımı bu kadrolar eliyle tabana yayılır. İnancın özündeki adalet, eşitlik ve haksızlığa karşı duruş gibi temel ilkeler törpülenir. Yerine içi boşaltılmış bir ritüeller bütünü, folklorik bir malzeme ve sadece seçim dönemlerinde hatırlanan bir seçmen topluluğu ikame edilir.
Temsiliyetin tekelleşmesi
Cemevleri’nin özerk halk meclisleri tarzında, demokratik bir işleve sahip olması gerekirken, zamanla sendikalar ya da siyasi parti bürokrasileri gibi katı, hiyerarşik ve delege oyunlarına dayalı yapılara dönüştüğünü görüyoruz.
Cemevi yöneticiliği veya Dedeliği, inançsal bir sorumluluk olmaktan çıkıp, toplumsal prestij devşirilen, siyasi partilerle pazarlık masasına oturulan ve kişisel ikbal sağlayan birer güç odağı haline gelmiştir. Bugün tabandan kopuk, kendi koltuğunu korumaya odaklanmış bir Alevi bürokrasi sınıfı doğmuştur. Bu sınıf, varlığını ve meşruiyetini tabanın rızasından çok, egemen siyasetçilerle kurduğu al-ver ilişkisinden almaktadır. Dolayısıyla Cemevleri, halkın inancını yaşadığı ve hakkını arama meydanı olmaktan çıkarılarak ideolojik anlayışlara feda edilmiştir.
Nitekim devletin ve egemen güçlerin Aleviliği kendi kalıplarına dökme çabası şaşırtıcı değildir. Çünkü devlet, bekası için oligarşik sistemini sağlam bir zeminde azimle uygulamaya çalışır. Asıl yapısal çürüme inancın koruyucusu ve temsilcisi olması gereken öncülerin, kendi kişisel ikballeri uğruna bu kuşatmaya içeriden yol vermeleridir. Bu teslimiyetçi öncülerin en büyük başarısı ise Cemevlerini, halkın inancını özgürce yaşadığı demokratik yaşam alanları olmaktan çıkarıp, egemen siyasetin arpalığı haline getirmek olmuştur.
Kısacası, günümüzde Cemevi Dedeleri ile yöneticileri ve Bektaşi babalarının yeni Alevilik Projesi olarak hayata geçirdiği özünden koparılmış, ideolojik bakış açılı bir Alevilik topluma enjekte ediliyor. Dolayısıyla içi boşaltılmış bir Alevilik asimilasyonun en başat uygulayıcıları sisteme biat etmiş olan bu kadrolardır. Aleviler bu yozlaştırılmış inançsal uygulamalara karşı Anadolu irfanından feyz alarak geleneksel Alevi öğretisini özümseyerek, inancıyla oynanmasına dur demek zorundadır.
Aşkı muhabbetlerimle…