İnme! Beyin yardım istediğinde zamanla yarış başlar
Telefonun sesi bazen bir ömrü ikiye böler.
2020 yılının Nisan ayı… Pandeminin en korkutucu günleri. Sokaklar sessiz, hastaneler endişeli, insanlar birbirinden uzak durmaya çalışıyor. O sabah gelen telefonla bizim hayatımız da ikiye ayrıldı.
Babam yatakta inme geçirmişti.
Kalpte ritim problemi vardı. Bir hekim olarak, telefondaki ilk birkaç cümleden sonra bunun ne anlama gelebileceğini hemen anladım. Ama insan, ne kadar deneyimli olursa olsun, söz konusu kendi babası olduğunda bilgisiyle duyguları arasında sıkışıp kalıyor. O gün bunu bir kez daha yaşadım.
Neyse ki şanslıydık.
Doğru zamanda, doğru merkeze ulaştı. Deneyimli bir ekip hiç vakit kaybetmeden tedaviye başladı. Bu ekibin başındaki hocanın dönem arkadaşım olduğunu ise işlem bittikten sonra öğrenmiştim. Ah hayat, sen ne tuhafsın ne lütufsun. Bugün babam ileri yaşına rağmen hayatına devam edebiliyorsa bunu yetenekli inme ekibine, modern tıbba ve zamanında verilmiş doğru kararlara borçluyuz.
Ne yazık ki herkes aynı şansa sahip olmuyor.
Yakın zamanda, henüz kırk beş yaşındaki bir dostumuz benzer belirtilerle ambulansa alındı. Saatlerle yarışılması gereken bir hastalıkta, çalışmayan bir inme merkezine götürüldü. Kaybedilen süre geri gelmedi. Aradan aylar geçti. Hâlâ konuşamıyor. Sağ tarafını kullanamıyor. Aylarca süren fizik tedaviye rağmen bugün genç yaşta bir bakım hastası olarak yaşamını sürdürüyor. Onun doğru merkeze ulaşamamasının sorumlusu ise sorunlar karşısında sadece yasaklayarak bir şeyleri çözmeye çalışan yanlış politikalar. Yenidoğan çetesi diye bir kötülük belası sadece yeni doğmuş bebeklerin hayatını çalmadı, yaptıkları sahtekarlıklar ambulans sevk sistemine kadar sızdığı için ülke çapındaki her türden hasta ‘aman devleti soymasınlar’ diye yetkin olmayan hastanelere ulaştırıldı.
Bu iki hikâyeyi neden anlattım biliyor musunuz?
Çünkü aralarındaki en büyük fark hastalığın şiddeti değil, zamandı.
İnme, modern tıbbın belki de zamanla en acımasız yarıştığı hastalıklardan biridir. Kalp krizinde de zaman önemlidir. Travmada da… Ancak beyin söz konusu olduğunda zamanın anlamı bambaşkadır. Çünkü geçen her dakika, geri gelmeyecek milyonlarca sinir hücresi sessizce kaybedilir.
Bu nedenle nörologların bütün dünyada ezbere bildiği tek bir cümle vardır:
"Time is Brain."
"Zaman Beyindir."
Bu yalnızca etkileyici bir slogan değildir.
Bilimsel bir gerçektir.
Tedavi edilmeyen büyük damar tıkanıklıklarında her dakika yaklaşık 1,9 milyon beyin hücresi geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedilir. Siz bu satırları okurken bile, dünyanın bir yerinde bir insanın beyninde yaşam ile kalıcı sakatlık arasındaki farkı birkaç dakika belirliyor olabilir.
İşte bu yüzden bugün sizden küçük bir ricam var.
Bu yazıyı sadece okuyup geçmeyin.
Sonuna kadar okuyun.
Eşiniz okusun.
Anne ve babanız okusun.
Çocuklarınız okusun.
Çünkü burada anlatacaklarım, belki de bir gün çok sevdiğiniz bir insanın hayatını kurtaracak.
Toplumda çoğu zaman felç olarak bilinen inme, aslında beyni besleyen damarların aniden tıkanması ya da yırtılması sonucu ortaya çıkan ciddi bir beyin hastalığıdır. Beyin, vücudumuzun yalnızca yüzde ikisini oluşturmasına rağmen kullandığımız oksijenin yaklaşık beşte birini tüketir. Bu nedenle birkaç dakikalık oksijensizlik bile bazı beyin hücreleri için geri dönüşü olmayan bir yolculuğun başlangıcı olabilir.
Beynin hangi bölgesi etkilenirse, o bölgenin yönettiği görevler de bozulur.
Bir hasta kolunu kaldıramaz.
Bir başkası konuşamaz.
Bir diğeri gördüğünü anlayamaz.
Bazıları yürüyemez.
Bazıları ise sevdiklerinin yüzünü tanıyamaz.
İnme, her hastada farklı bir yüzle karşımıza çıkar.
Belki de bu nedenle çoğu zaman ilk belirtileri hafife alınır.
Biraz dinlensin.
Şekeri düştü herhalde.
Tansiyonu çıktı.
En tehlikelisi de birazdan düzelir.
İnme, en çok bu cümlelerin kurulduğu dakikalarda kazanır.
Oysa beklemek, bu hastalıkta yapılabilecek en büyük hatadır.
Çünkü beyin beklemez.
Her geçen dakika, yaklaşık 1,9 milyon beyin hücresi geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedilir. Beyin, oksijensizliğe en duyarlı organımızdır. Kalbimiz, böbreklerimiz, kaslarımız bir süre daha dayanabilir; ama beyin saniyeler içinde yardım istemeye başlar. İşte bu nedenle inme, tıbbın zamanla yarıştığı en kritik hastalıklardan biridir.
Toplumda çoğu zaman felç denildiğinde yalnızca kolunu ya da bacağını hareket ettiremeyen insanlar akla gelir. Oysa inme bundan çok daha geniş bir tablodur. Çünkü beynimiz yalnızca hareketlerimizi yönetmez. Konuşmamızı, düşünmemizi, hafızamızı, görmemizi, denge kurmamızı, hatta kişiliğimizi bile yönetir. Beynin hangi damarı etkilenmişse, hastalık da kendini o bölgenin diliyle gösterir.
Bir hasta konuşamaz ama yürüyebilir.
Bir başkası yürüyebilir ama konuşulanı anlayamaz.
Bir başkası hiçbir ağrısı olmadan aniden görmesini kaybedebilir.
İşte bu nedenle inme, her zaman filmlerde gördüğümüz gibi yere yıkılarak başlamaz.
Bazen yalnızca birkaç kelimeyi yanlış söylemekle başlar.
Bazen elinizde tuttuğunuz çay bardağını düşürmenizle...
Bazen de gülümserken yüzünüzün bir tarafının hafifçe aşağı kaymasıyla...
İnmenin en tehlikeli yanı da budur.
Belirtileri çoğu zaman ağrı yapmaz.
İnsanlar ağrıyı ciddiye alır; ama ağrısız hastalıkları çoğu zaman önemsemez.
Oysa inmede vücudumuz bize sessiz ama çok güçlü bir alarm gönderir.
Bu alarmı tanımak ise hepimizin sorumluluğudur.

Dünya Sağlık Örgütü’nün verileri, bu hastalığın ne kadar büyük bir halk sağlığı sorunu olduğunu açıkça gösteriyor. Dünyada her yıl yaklaşık 12 milyon insan ilk kez inme geçiriyor. Yaklaşık 7 milyon kişi yaşamını kaybediyor. Daha da çarpıcı olan ise şu gerçek: Bugün yaşayan her dört yetişkinden biri, yaşamının bir döneminde inme geçirme riski taşıyor.
Kanserden korkuyoruz.
Kalp krizinden çekiniyoruz.
Ama çoğumuz, dünyada ölümlerin üçüncü sırasında yer alan inmeyi yeterince tanımıyoruz.
Üstelik mesele yalnızca ölüm de değil.
İnme, erişkinlerde kalıcı sakatlığın da en önemli nedenlerinden biridir.
Hayatta kalan birçok insan yeniden yürümeyi öğreniyor.
Yeniden konuşmayı öğreniyor.
Kaşığı tekrar tutmayı öğreniyor.
Ayakkabısını bağlamayı...
Adını yazmayı...
Çocuğuna ‘Seni seviyorum’ demeyi...
İnme, yalnızca hastanın değil, bütün ailenin hayatını değiştiren bir hastalıktır.
Evde roller değişir.
Çocuk, anneye bakmaya başlar.
Eş, hemşire olur.
Anne, oğlunun yeniden yürümeyi öğrenmesini izler.
Bir hastanın yaşadığı inme, çoğu zaman bütün ailenin ortak mücadelesine dönüşür.
Peki kimler daha büyük risk altında?
En önemli risk faktörü, yüksek tansiyondur.
Aslında inmenin en büyük suçlusu çoğu zaman yıllarca hiçbir belirti vermeden damarlarımıza zarar veren hipertansiyondur.
Bunu diyabet, yüksek kolesterol, sigara, obezite, hareketsiz yaşam ve kalp ritim bozuklukları izler. Özellikle atriyal fibrilasyon dediğimiz ritim bozukluğu, kalbin içinde pıhtı oluşmasına neden olabilir. Bu pıhtı kalpten kopup beyin damarlarını tıkadığında ise saniyeler içinde inme gelişebilir.
Burada güzel haber şu:
Bu risk faktörlerinin büyük bölümü değiştirilebilir.
Yani inme, kader değildir.
Tansiyonunuzu kontrol altına alırsanız...
Sigarayı bırakırsanız...
Düzenli yürürseniz...
Şekerinizi ve kolesterolünüzü tedavi ettirirseniz...
Kalbinizde ritim bozukluğu varsa uygun ilaçlarınızı kullanırsanız...
İnme riskinizi ciddi oranda azaltabilirsiniz.
Tıp bugün bize çok önemli bir şey söylüyor:
İnmelerin büyük bir bölümü aslında önlenebilir.
Peki bütün bunları okuduktan sonra aklınızda ne kalmalı?
Aslında sadece dört harf...
İngilizce dört kelimenin baş harfinden oluşan ve bugün dünyanın hemen her ülkesinde öğretilen çok basit bir yöntem var.
FAST Belki İngilizce olduğu için ilk bakışta yabancı gelebilir. O halde gelin bunu birlikte Türkçeleştirelim.

Şimdi lütfen bu satırları okurken kendi yüzünüze dokunun.
Gülümseyin.
Yüzünüzün iki tarafı da aynı anda hareket ediyor mu?
İnmenin ilk belirtisi bazen yalnızca yüzün bir tarafındaki hafif bir kaymadır.
Şimdi iki kolunuzu omuz hizasına kadar kaldırdığınızı hayal edin.
İkisi de havada durabiliyor mu?
İnme geçiren bir kişi çoğu zaman kollarından birini kaldıramaz ya da kaldırsa bile birkaç saniye içinde aşağı düşürür.
Şimdi yüksek sesle adınızı söyleyin.
Sonra şu cümleyi kurun; ‘Bugün hava çok güzel.’
Kelimeler düzgün çıkıyor mu?
Diliniz dolaşıyor mu?
Karşınızdaki sizi anlayabiliyor mu?
İnme bazen yalnızca konuşmanın bozulmasıyla kendini gösterir.
Ve son harf...
Belki de hepsinden önemlisi.
T... Time... Zaman.
Çünkü bu üç belirtiden yalnızca biri bile ortaya çıkmışsa artık yapılacak tek bir şey vardır.
112'yi aramak.
Biraz beklemek değil.
Komşuya danışmak değil.
Aile hekimini aramak değil.
Kendi arabanıza atlayıp hastane aramak değil.
112’yi aramak.
Çünkü ambulans yalnızca hastayı taşımaz.
Hastaneyi de hazırlar.
Hasta daha yoldayken inme ekibini haberdar eder.
Bilgisayarlı tomografi hazırlanır.
Nöroloji ekibi beklemeye başlar.
Girişimsel radyoloji haberdar edilir.
Dakikalar boşa harcanmaz.
İnme tedavisinde bazen en değerli ilaç, hastanın ambulansın içinde kazandığı birkaç dakikadır.
Burada toplumda çok yaygın yapılan bir yanlışı da düzeltelim.
İnme geçirdiğini düşündüğünüz bir hastaya gelişigüzel aspirin vermeyin.
Çünkü her inme damar tıkanıklığından kaynaklanmaz.
Hastaların yaklaşık yüzde 15'inde sorun damar tıkanıklığı değil, beyin kanamasıdır.
Eğer kanama varsa, iyi niyetle verilen bir aspirin tabloyu daha da ağırlaştırabilir.
Aynı şekilde hastaya su içirmeye çalışmak da doğru değildir.
Yutma refleksi bozulmuş olabilir.
İçtiği su akciğerine kaçabilir ve yeni sorunlara yol açabilir.
Yapılacak ilk iş tedavi değildir.
İlk iş doğru tanıdır.
Doğru tanının ilk adresi ise inme konusunda deneyimli bir merkezdir.
İşte tam burada ülke olarak üzerinde düşünmemiz gereken başka bir gerçekle karşılaşıyoruz.
Bir hastanenin kapısında ‘‘İnme Merkezi’’ yazması tek başına yeterli değildir.
O tabelanın arkasında gerçekten yirmi dört saat çalışan bir ekip olmalıdır.
Deneyimli nörolog...
Girişimsel nöroradyolog...
Anestezi ekibi...
Yoğun bakım...
Tomografi...
Anjiyografi...
Yoğun bakım…
Rehabilitasyon ekibi…
Ve bütün bunların gece yarısı da aynı hızla çalışması...
Çünkü inme mesai saatlerini beklemez.
Cumartesi tatilini bilmez.
Bayram dinlemez.
Gece saat üçte de gelir.
Sabah kahvaltısında da...
Düğünde de...
Tatilde de...
Belki de bu nedenle inme merkezlerini yalnızca bina olarak değil, zamanla yarışan ekipler olarak düşünmek gerekir.
Ben bunu kendi ailemde iki kez yaşadım.
Birinde zaman kazanıldı.
Diğerinde kaybedildi.
Sonuçları ise birbirinden tamamen farklı oldu.
İşte bu yüzden yazının başından beri aynı cümleyi tekrar ediyorum.
İnmede en önemli ilaç zamandır, ‘zaman beyindir’ sözü yalnızca tıp kitaplarında yazan teknik bir cümle değildir.
Bu sözün içinde yarım kalan hayatlar vardır.
Yarım kalan meslekler...
Yarım kalan hayaller...
Bir sabah işe gitmek için evden çıkan, akşam ise bakım hastasına dönen insanlar vardır.
Ve onların yanında sessizce yaşlanan eşler...
Hayat planlarını değiştiren çocuklar...
İşini bırakıp anne ya da babasına bakmaya başlayan evlatlar vardır.
İnme yalnızca bir insanı değil, çoğu zaman bütün aileyi hasta eder.
Toplum olarak belki de en büyük yanılgımız, inmeyi yalnızca hastanın yaşadığı bir sorun sanmamızdır.
Oysa her inme, görünmeyen onlarca hayatı da değiştirir.
Bu nedenle bugün sizden bu yazıyı okuduktan sonra telefonunuzu elinize alın.
Annenizi arayın.
Babanızı arayın.
Eşinizle konuşun.
Çocuklarınıza anlatın.
Onlara sadece dört şeyi öğretin.
Yüzde kayma...
Kolda güçsüzlük...
Konuşmada bozulma...
Ve zaman kaybetmeden 112’nin aranması...
Belki bu konuşma yalnızca iki dakika sürecek.
Ama o iki dakika, bir gün sevdiğiniz bir insanın ömrüne yıllar katabilir.
Çünkü bilgi paylaşıldıkça değer kazanır.
Sağlık bilgisi ise paylaşıldıkça hayat kurtarır.
Ben bu yazıya başlarken, size yalnızca bir hastalığı anlatmayı düşünmüştüm.
Şimdi bitirirken başka bir dileğim var.
Dilerim hiçbiriniz bu bilgiyi gerçek hayatta kullanmak zorunda kalmazsınız.
Ama eğer bir gün kullanmanız gerekirse...
Lütfen beklemeyin.
Biraz dinlensin, demeyin.
Belki geçer, diye umut etmeyin.
Çünkü inme umutla değil, zamanla yarışılan bir hastalıktır.
Ve bazen yalnızca birkaç dakikalık doğru bir karar, onlarca yıllık bir yaşamın kaderini değiştirebilir.
Tiyatro sezonun yaz tatili yapıyor diye köşem de tatile girsin istemedim. Bu mevsim en kadim personamla size toplum sağlığı için önemli olacak konularda yazılar yazmak istiyorum. Ruh sağlığımıza iyi gelen mizahımızı çaldılar, politik göndermelerimize cıs dediler, bari sağlığımızı koruyalım. Deniz’ler aşıp, küçük sular da boğulmayalım. Üç tarafı Deniz’lerle çevrili memleketimizde, Deniz’lerimize sahip çıkalım. Özgürce kulaç atacağımız engin Deniz’lerimizi kirletmeyelim. Sağlıklı hafta sonları hepimize.