Alevi aydınlar bildirgesi ve Kürt etnik siyasetin sıkışmışlığı

Türkiye siyasetinin en hassas, en dinamik ve aynı zamanda en çok istismar edilen fay hatlarından biri hiç kuşkusuz Alevi toplumunun tarihsel ve sosyolojik varlığıdır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve adalet mücadelesini kesintisiz sürdüren Aleviler, bugün bir kez daha kendilerini çok boyutlu bir siyasal gerilimin ve hegemonya arayışının merkezinde bulmuştur. Bu gerilimin son halkası, kamuoyunda yankı uyandıran “Alevi Aydınlar Bildirgesi” ve bu bildirgenin ardından başlayan sert, zaman zaman provokatif tartışmalardır.
Alevi aydınlarının, yazarlarının, akademisyenlerinin, kanaat önderlerinin, dernek ve vakıf yöneticilerinin, seküler toplum öncülerinin ve farklı siyasal kesimlerin katılımıyla alevlenen bu tartışma, yüzeysel bir görüş ayrılığının çok ötesindedir. Alevi Bildirgesi’nin ortaya koyduğu duruş, Alevi toplumunun tarihsel hafızasını, kimliğini ve geleceğiyle ilgili hedeflerinin başkalarının siyasal ajandalarına payanda yaptırmama kararlılığıdır.
Ancak bu onurlu ve bağımsız duruş, bekleneceği üzere hem Kürt etnik milliyetçiliğinin dar kalıplarına sıkışmış yapıları hem de iktidar çevresindeki Emevi kalıntısı irticacı-selefi unsurları ciddi biçimde rahatsız etmiştir. Alevi Bildirgesi etrafında şekillenen tepkileri, bu tepkilerin altında yatan siyasal dinamikleri ve Alevi toplumunun bu süreçteki tarihsel sorumluluğunu analitik bir çerçevede değerlendirmek, Türkiye’nin geleceği açısından hayati bir öneme sahiptir.

ALEVİ BİLDİRGESİ’NİN ÖZÜ

Alevi toplumunun hafızası Kerbala’dan başlayıp Şahkulu Baba Tekeli, Celali ve Kalenderi, Çaldıran, Şeyhülislam Ebussuud Fetvaları, Kuyucu Murat, II. Mahmud Vaka-yı Hayriye, Ortaca, Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve Gazi’ye uzanan acılarla, katliamlarla ve geçmiş tarihlerden gelen aşırı korku, dehşet içinde bırakılma duygularıyla örülüdür. Yaşamsal derin endişeler, Aleviler için yalnızca birer geçmiş zaman yaşanmışlığı olarak görülemez. Bu korku ve endişeler, bugünkü var olma mücadelesinin, direnişin ve kimlik bilincinin temel harcıdır.
Tarih boyunca Alevi toplumu ya sessiz kalmaya zorlanmış ya da kendi adına başkalarının konuşmasına tanık olmuştu. Ancak ilk kez Alevi toplumunun korkularını, kaygılarını benliğinde taşıyan bağımsız Alevi aydınları bu tarihsel sorumluluğu üstlenerek ortak ve net bir duruş ortaya koydu.
Bildirgenin içeriğini ve verdiği mesajı bile kavrayamayan bazı kişiler, belki de bu metni okumadan olumsuz yorum yapma cehaletine düşmüşlerdir. Bu kimseler, Alevi aydınların kimsenin adına konuşmadığını anlamayarak “Hiç kimse bildirge yayınlayarak Alevileri temsil ettiğini söyleyemez” şeklinde temelsiz bir tepki göstermişlerdir. Biz imzacıların böyle bir söylemi olmadığını bilerek çarpıtıyorlar.

Bildirgenin özü son derece açık ve nettir:

Türkiye’de barış, silahsızlanma veya demokratikleşme adı altında yürütülen siyasal mühendisliklerde, Alevi toplumunun hafızasında derin yaralar açan katliamların ve tarihsel faillerin meşrulaştırılmasına itiraz etmek.

Son dönemde “demokratik toplum süreci” veya “demokratik cumhuriyet inşası” adı altında yürütülen tartışmalarda Çaldıran’ın, Yavuz Sultan Selim’in ve İdris-i Bitlisi referanslarının siyasal bir zemin olarak sunulması, Alevi toplumunda haklı bir infial yol açmıştır. Yavuz-İdris işbirliği, Alevi hafızasında soykırımın, sürgünün ve yok sayılmanın simgesidir. Bugün ise Erdoğan-Öcalan işbirliği tarihsel hafızanın yeniden canlanmasını çağrıştırmaktadır. Barışın ve demokratik toplumun inşası, tarihsel katliamların faillerini referans göstererek veya Alevilerin acılarını görmezden gelerek sağlanamaz. Alevi aydınları, tam da bu noktada tarihsel bir eşik oluşturarak, katliamların güncellenmesine ve tarihin çarpıtılmasına “Dur” demiştir.
Bildirgenin Alevi yol ve erkanının öncü kurumu olan Anadolu Alevi Ocak temsilcisi Dedelerin ve toplumunun ezici çoğunluğu tarafından büyük bir sahiplenmeyle karşılanmasının temel nedeni de budur. Çünkü toplum, kendi sesini, kaygısını ve adalet arayışını bu metinde bulmuştur. Lakin cemevlerini ilhak eden basiretsiz muhterisler gelecek olan tehlikeyi bilerek görmezden gelerek ‘Erdoğan-Öcalan işbirliği’, ‘Türk-Kürt kardeşliği’, ‘Bin Yıllık İslam Şemsiyesi’ söylemlerinin esiri olmuş durumdalar.

KOLTUK HESABI, ETNİK MİLLİYETÇİLİK VE PROVOKASYON

Alevi Bildirgesi’ne karşı gelişen tepkiler incelendiğinde, bu eleştirilerin fikri bir derinlikten ziyade, siyasal çıkar ve statü kaygılarından kaynaklandığı açıkça görülmektedir. Bu eleştirileri üç temel odakta toplamak mümkündür:

• DEM Parti ve çevresindeki yapılarda temsil edilme, milletvekilliği veya parti içi üst düzey mevkiler elde etme beklentisi içinde olan bazı çevreler, bildirgenin imzacılarına karşı adeta düşmanca bir tutum sergilemiştir. Bu kesimler, Alevi toplumunun tarihsel hakikatini savunmak yerine, siyasal ikbal kaygılarıyla İmralı merkezli söylemlere sığınmışlardır. İmralı eliti Abdullah Öcalan’ın Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi referanslarına dayalı söylemlerine hiçbir eleştiri getiremeyenler, Alevi aydınlarının bu duruma gösterdiği bu meşru tepkiyi “provokatörlük” olarak yaftalamaya çalışmışlardır.
• Kürt etnik milliyetçiliğinin ideolojik hegemonyasını sarsan her bağımsız Alevi çıkışı gibi, bu bildirge de anında malum ezberlerle hedef alınmıştır. Alevi aydınlarını, bağımsız tutum alan yazarlarını ve kanaat önderlerini “Ergenekoncu”, “Fetöcü” veya “Kürt düşmanı” ilan etmek, siyasal kanıt üretemeyenlerin başvurduğu en kolay hileli yönlendirme yöntemidir. Oysa bildirgenin içeriği son derece açık ve evrenseldir. Bildirgedeki ifadeler hiçbir halka veya etnik gruba düşmanlık içermemektedir. İçerikteki açık hakikate rağmen imzacıları “Kürt düşmanı” olarak yaftalamak, Alevi toplumunu tek tipleştirme ve kendi siyasal çizgisine bağlama arayışının açık bir tezahürüdür.
• Diğer taraftan, Türkiye’nin seküler yapısına ve Alevi toplumunun varlığına düşman olan irticacı-selefi çevreler de süreçte gecikmeden sahneye çıkmıştır. “Siyasal Alevilik” gibi uydurma, içeriğinin boşluğu kadar niyetinin de kötü olduğu açık olan kavramlarla Alevi toplumunu hedef gösteren bu yobaz zihniyet, Alevilerin eşit yurttaşlık talebini ve özgür sesini kriminalize etmeye çalışmaktadır. Hem etnik milliyetçi odakların hem de dinci yobazlığın aynı anda Alevi Bildirgesi’ni hedef alması, bildirgenin ne kadar doğru ve hayati bir noktaya temas ettiğinin kanıtıdır.

BİLDİRGEDEKİ KARDEŞLİK VURGUSU

Alevi Bildirgesi’ne yönelik en haksız ve asılsız saldırılardan biri de metnin “Kürt düşmanlığı” barındırdığı iddiasıdır. Bildirgenin ruhunu algılayan ve metni tarafsızca okuyan her kişi bilir ki bu iddianın tamamen siyasal bir çarpıtmadan ibaret olduğudur. Bildirgede Kürt düşmanlığının körüklenmediği, aksine Kürt halkının demokratik hak ve özgürlüklerinin titizlikle savunulduğu doğrudan metindeki şu ifadelerle sabittir.
Alevi Aydınları Bildirgesi’nde bu konu açıkça vurgulanarak dile getirilmektedir:
“Bizler, Alevilerin haklı talepleri ile Kürt halkının demokratik hak ve özgürlüklerini hiçbir zaman birbirine karşıt ya da birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Aksine, Kürt halkının meşru demokratik hak, kimlik ve özgürlük mücadelesini önemsiyor ve destekliyoruz.”
“Alevi toplumunun tarihsel kaygılarını dile getirmek, Kürt halkına veya onun demokratik taleplerine bir karşıtlık değil; aksine ortak, eşit ve barışçıl bir geleceği birlikte inşa etmenin zorunlu bir gereğidir. Gerçek bir barış, bir halkın kazanımını diğer bir inanç veya toplumun tarihsel travmaları üzerine inşa ederek kazanılamaz.”

Bu cümleler haksız eleştirileri ortaya koymaktadır ki Alevi aydınlarının itirazı Kürt halkına veya onların demokratik haklarına değildir. İtiraz tarihsel katliamların sorumlularını referans gösteren ideolojik, köhne akladır. Kürt halkının özgürleşmesi ile Alevi toplumunun tarihsel adalet arayışı, laik demokratik bir cumhuriyette buluşması gereken iki temel toplumsal dinamiktir. Aralarında benim de olduğum imzacıları Kürt düşmanı ilan etmek, bu aleni kardeşlik ve dayanışma iradesini görmezden gelen kötü niyetli bir yaklaşımın ürünüdür.

SİYASAL AKTÖRLERİN TELAŞI

Alevi Bildirgesi’nin yarattığı toplumsal dalga, konforlu alanlarında siyaset yapan aktörlerde ciddi bir telaşa yol açmıştır.
Özellikle tabanında büyük kırılmalar yaşayan DEM Parti’nin önemli aktörlerinin panik halinde Alevi öncüleriyle, derneklerle ve toplumun saygın isimleriyle istişare görüşmelerine başlaması son derece dikkat çekicidir. Bu kapsamda, Alevilik Bildirgesi’ni desteklediğini açıkça ilan eden Arap Alevileri’nin önemli liderlerinden Ali Yeral ve beraberindeki heyetle yapılan görüşmeler basına yansımıştır.
Diğer yandan, süreçte en üzücü ve manidar tabloda yer alanlar ise bazı Alevi derneklerinin, federasyonlarının yöneticileri olmuştur. Alevi toplumunun demokratik hak ve özgürlüklerini, inancını ve tarihsel hafızasını korumak amacıyla kurulan bu dernek-vakıflar, toplumun tabanından koparak ideolojik yapılara payanda olmayı tercih etmişlerdir. Federasyon başkanlarının Alevilik Bildirgesi’ne karşı çıkıp zehir zemberek açıklamalar yapması, İmralı söylemlerini benimsemeleri ve Öcalan'ın meşruiyetini destekleyen bir tutum sergilemeleri Alevi kamuoyunda derin bir kırılma yaratmıştır. Bu yaklaşım, Alevi örgüt yöneticilerinin kendi kitleleriyle olan bağını kopararak ciddi bir temsil ve meşruiyet krizine yol açmıştır. Sonuç olarak bu tablo, söz konusu yöneticilerin itibar kaybını ve yaşadıkları yönetim krizini net olarak gözler önüne sermiştir.
Bağımsız Alevi Siyaseti ve Laik Demokratik Cumhuriyet
Alevi Bildirgesi etrafında yaşanan bu yoğun tartışma süreci, Türkiye siyasetinin sağlıklı bir seyre oturabilmesi için kaçınılmazdır ve son derece doğaldır. Uzun yıllardır görmezden gelinen, üzeri örtülen veya etnik milliyetçi siyasetin vesayeti altına sokulmaya çalışılan Alevi kimliği, son derece net bir tarihsel bilinçle kendi özgün alanını açmayı başarmıştır.
Aleviler, hem irticacı-selefi anlayışın “Siyasal Alevilik” diyerek yürüttüğü hedef göstermelere boyun eğmeyecek, hem de etnik milliyetçi odakların kendi siyasal hesapları uğruna Alevi hafızasını tahrif etmesine izin vermeyecektir. Türkiye’de gerçek bir barış, huzur, silahsızlanma ve laik demokratik cumhuriyet inşası ancak ve ancak tarihsel gerçeklerle yüzleşerek, eşit yurttaşlık temelinde ve hiçbir inanç toplumunun mağduriyetini yeni mağduriyetlerle örtmeyerek mümkündür.

Bildirgeyi yayımlayan Alevi aydınlarının attığı bu adım, salt Alevi toplumunun değil, Türkiye’nin seküler, laik demokratik ve aydınlık geleceğinin de teminatıdır. Siyasi ikbal, koltuk hesabı veya ideolojik biat uğruna kendi toplumunun tarihine ihanet edenler tarihin çöplüğünde yer alırken, gerçeği ve yalnızca gerçeği, adaleti ve bağımsız duruşu savunan aydınlar Alevi toplumunun vicdanında ve hafızasında hak ettikleri yeri alacaklardır.
Gerçeğe ve yalnızca gerçeğe Hü!