Aklımızla alay etmeyi bırakın: Ya hesap verin ya da gidin
Futbolun dudaklarındaki tebessümün, kramponların ucundaki o saf sevdalığın adliye koridorlarında kelepçelendiği, kirli bir şafak vaktinden geçiyoruz.
Federasyon koltuklarının sallandığı, Merkez Hakem Kurulu başkanının ve iki Süper Lig hakeminin cezaevi avlularında voltaya çıktığı, onlarca futbol aktörünün savcılık dosyalarına birer "sanık" parantezi olarak sıkıştığı meşum günler bunlar…
Şike, teşvik, sahte belgeler, müstehcenlik…
Artık santra yuvarlağından yükselen düdük sesi, sahaya değil adliye koridorlarına yankı bırakıyor. Hakemin ağzındaki metal parçasından adalet değil, şüphe dökülüyor; verilen her kararın gölgesine büyük bir soru işareti tünüyor.
İşte böylesine ağır, böylesine kurumuş ve çürümüş bir atmosferin bağrında, ay-yıldızlı forma Bologna’da İtalya’nın karşısına dikildi.
Ama o forma, bu gece sadece yeşil çimlerin değil, kederin de yükünü taşıyordu. Son üç maçın mağlubiyet tortusunu, futbolun etrafını bir sis gibi kaplayan o katran siyahı güvensizliği ve Arda’sız, Orkun’suz, Hakan’sız, Kenan’sız kalmış bir yetimliği giyinmişti sırtına.
Ve ne yazık ki, yine yenildik: 3-1
Uluslar Ligi’nin dördüncü randevusunda da sahadan boynumuz bükük, ruhumuz kırık ayrıldık.
Son üç maça nazaran daha dik, daha namuslu bir mücadele vardı belki; ama kolay gol yeme hastalığı, o iflah olmaz makus talihimiz bir karabasan gibi yine çöktü üzerimize.
Dünya Kupası’ndan bu yana yenilmek, bu toprağın milli kederi oldu.
Son yılların en pırıltılı kramponlarına, "altın nesil" denilen o hünerli ayaklara sahip bu takım, tarihinin en derin irtifa kaybını yaşıyor.
Eskiden milli takım dendi mi ekran karşısında yüreği ağzında atan 80 milyonluk o büyük kalabalık, şimdilerde kumandayı uzatıp bir film, bir dizi arıyor. Çünkü göğüsteki o ay-yıldız değil, ama o yıldızı idare edenlerin yarattığı iklim, insanların içindeki o son umut kırıntısını da süpürüp attı.
Ağır gelecek belki cümleler ama hakikat budur: Türk futbolunun muktedirleri, bu milleti kendi milli takımından soğuttular.
Montella ekranlara çıkıp "Ben futbolu iyi bilirim" mağrurluğuyla ceketini iliklerken, Federasyon Başkanı Hacıosmanoğlu eleştirenleri parmakla gösterip halkı sükunete davet ediyor.
Futbolun katledildiği bir cenaze evinde, cemaatten sessizce alkış bekliyorlar…
Adeta bu milletin aklıyla, bu milletin sevdasıyla dalga geçiyorlar.
Oysa futbol birkaç kibirli muktedirin ikbal hırsına kurban edilecek bir oyuncak değil.
Şimdi soruyorum.
Milletin milli takıma olan inancını felç edenler, o şerefli formanın ağırlığını mahkeme salonlarının tozlu evrakına feda edenler, hangi yüzle o koltuklarda oturmaya devam edecekler?
"Futbolu bilirim" diyenlerin tecrübesi bozgunu gizlemeye yetmiyorsa, "sükunet" isteyenlerin sesi vicdanların çığlığını bastıramıyorsa, orada durmanın adı idarecilik değil, mukaddes bir sevdalığa el koymaktır.
İşgaldir.
Bu millet size nutuk atın diye değil, bu oyunu temiz tutun, bu formayı başı dik yürütün diye o makamları teslim etti.
Türk futbolunun üzerine çöken bu zifiri karanlığın bir tek namuslu çıkışı vardır:
Aklımızla alay etmeyi bırakın, milletin helal sevdasına daha fazla gölge etmeyin. Ya bu enkazın hesabını millete verin ya da o koltukları derhal boşaltıp istifa edin!