Milli takımda kaptan değişikliği artık şart oldu
Dünya Kupası’ndan geriye, futbolumuzun alnına yapışmış ağır bir hezimetin izi kalmıştı.
Bazı yenilgiler tabelada kalır, bazıları insanın içine çöker. Bizimki yüreğimize çökmüştü.
Şimdi önümüzde Avrupa Uluslar Ligi vardı.
Yeni bir turnuva, yeni bir sayfa, belki de eski defterleri kapatmak için bulunmaz bir fırsattı…
Geçmişe bir sünger çekip, yırtılmış umutların yerine yenilerini dikmenin zamanıydı.
Ama sahanın öteki tarafında da yaralı bir takım vardı; Fransa…
Dünya Kupası’na final hayalleriyle gelmiş, kupaya uzanacağını düşünürken yarı final kapısından geri dönmüştü. Onların da bavulunda hayal kırıklığı, bizim gibi ceplerinde yarım kalmış hesaplar vardı.
Yani bu gece sahaya sadece iki milli takım değil, geçmişinden kaçmaya çalışan iki yaralı çıktı.
Ve doksan dakika bittiğinde Fransa Mbappe'nin golüyle yarasını sarmıştı; bizimkinin kanaması ise devam ediyordu.
Tamam…
Hakan yoktu. Orkun yoktu. Kenan yoktu.
Üç önemli eksik, üç büyük boşluk…
Ama futbol, olmayanların mazeretine sığınılarak oynanan bir oyun değildir. Arda’mız vardı, Ferdi’miz vardı, Can’ımız vardı. Avrupa’nın büyük futbol iklimini solumuş ayaklarımız, ligimizin en kaliteli isimleri sahadaydı.
Üstelik kendi evimizdeydik.
Tribün bizimdi, ses bizimdi, gece bizimdi.
Bir tek oyun bizim değildi.
Montella işte bu avantajı kullanamadı.
Şimdi dönüp doksan dakikanın hesabını çıkaralım: Ferdi’nin pozisyonu, İsmail’in kaçırdığı fırsat…
Başka?
İnsan koskoca bir doksan dakikanın cebini karıştırıp iki pozisyondan başka bir şey bulamayınca, yenilgiyi sadece eksik futbolculara yükleyebilir mi Allah aşkına?
Bizim hücumumuz saman alevi gibiydi. Bir an parlıyor, insanı “işte şimdi” diye ayağa kaldırıyor, sonra daha gözümüz ışığına alışamadan sönüyordu.
Fransa gibi bir takımı böyle yenebilir misiniz?
Mücadele ettik.
Koştuk.
Çarpıştık.
Eyvallah.
Ama futbol sadece terle oynansaydı, dünyanın en iyi takımlarını maratoncular kurardı.
Mücadelenin yanına aklı, cesaretin yanına yaratıcılığı, koşunun yanına oyunu koyamadığınız zaman geriye yalnızca iyi niyet kalır.
Ve iyi niyet, futbol tarihinde hiçbir zaman üç puan etmedi.
Fransa topa bizden fazla sahip oldu.
Sahaya da…
Oyunun temposunu onlar belirledi, oyunun nereye akacağına onlar karar verdi.
Bir takım kendi sahasında 559 pasa 268 pasla cevap veriyorsa, ikili mücadelelerin üçte ikisine yakınını rakibine bırakıyorsa, mesele artık yalnızca kaçan gol değildir.
Mesele oyundur.
Daha doğrusu, oyunsuzluktur.
İşte insanın canını acıtan skor değil, biraz da buydu.
Bazen yeni ufuklara yelken açmak için yalnızca yelkenleri değiştirmek yetmez.
Kaptanı da değiştirmek gerekir.
Fransa Dünya Kupası’nı dördüncü bitirdi. Dünyanın ilk dört takımından biri olmak bile onlara “Her şey yolunda” dedirtmedi. Dümeni Zidane’a teslim ettiler. Yeni bir ses, yeni bir akıl, yeni bir futbol aradılar.
Biz?
48 takımın katıldığı Dünya Kupası’nı 35’inci sırada bitirdik.
Ama hala aynı kaptanla, Montella ile aynı denize açılıyoruz.
Elbette futbolda bütün günahları teknik direktörün boynuna asmak kolaycılıktır. Sahaya çıkan futbolcudur, pası veren de kaçıran da odur. Ama rotayı çizen, rüzgârı okuyup yelkeni ona göre açan kaptandır.
Fransa, dördüncülüğü değişmek için yeterli gördü.
Biz, otuz beşinciliği devam etmek için yeterli gördük.
Belki de bu gece iki takım arasındaki asıl fark ne Arda ile onların yıldızları arasındaydı ne de kaçırdığımız iki, üç pozisyonda.
Fark biraz da zihniyetteydi.
Onlar yaralarını sarabilmek için kaptanı değiştirdi.
Biz kanamanın durmasını hâlâ aynı reçeteden bekliyoruz.