Anadolu Aleviliği’nde Dar
Alevilik, tarih boyunca zahir ile batın, biçim ile öz, nesne ile anlam arasındaki farkı insanı merkeze koyan varlık anlayışıyla dile getirmiş, en özgün inanç ve yaşam felsefesidir. Batıni felsefi öz Kainat’ın, Hakikat’in ve vardan varoluşun merkezine insanı koyar. Şekilci ibadet anlayışının ve kaba kuralcılığın ötesine geçerek, insanın kendi nefsiyle hesaplaşmasını, vicdanını özünden geçirmesini ve toplumla kurduğu ahlaki bağları temel alır. Batıni düşüncede Kainat insanın içinde, İnsan ise kainatın kalbindedir. Seyyid Nesimi’nin dediği gibi:
“Bende sığar iki cihan ben bu cihana sığmazam
Cevher-i lamekân benem kevn ü mekana sığmazam”
(İki dünya benim içime sığar, fakat ben bu evrene sığmam; mekansızlık aleminin özü benim, ancak yine de bu mekanlara sığmam.)
***
Dar: Can’ın, Pir ve Yol kardeşlerinin huzurunda ayaklarını mühürleyip başı açık özünü Hakk’a sunması, hiçbir gizlisi, saklısı olmadan tam bir edep, teslimiyet ve ikrarla meydana durmasıdır. Sağ ayak başparmağının sol ayak başparmağı üzerine mühürlenmesiyle yapılan bu duruş, nefsin terbiyesini, hürmeti ve “eline, beline, diline sahip olma” ikrarını temsil eder.
Dar-ı Didar: Can’ın nefsini arındırıp Hakk ile Hakk olması, varlık birliğine (Vahdet-i Vücut) ulaşmasıdır. İnsan-ı Kamil mertebesine erişen her Can, Hakk’ı özünde, aynasında görür. Bu nedenle Dar-ı Didar şekilci bir duruştan öte, insanın özüne dönüp Hakk cemaliyle buluştuğu yüksek bir bilinç ve teslimiyet aşamasıdır.
Anadolu Aleviliği’nde batıni derinliğin somutlaştığı, iradeye ve bedensel bir duruşa dönüştüğü en sarsıcı uğrak yeri Dar’dır. Dar, sadece fiziki bir biçim, pasif bir saygı gösterisi ya da belirli kalıplara göre tekrarlanan bir pratik değildir. Can’ın ikrarlı yol kardeşlerinin şahitliğinde ve postun gerçek sahibi olan Şah Hüseyin'in makamında oturan Pir’in huzurunda “ölmeden önce ölmeyi” tadarak özünü Hakk’a ve Canlar’a teslim etmesidir. Dar’da durmak; benliğin, makamın, mülkiyetin, hırsın, kibrin ve öfkenin bir kenara bırakılıp özün çırılçıplak hakikat meydanına serilmesidir.
Cem’in Hakikati
Batıni Anadolu Aleviliği’nde “Meydan” sıradan bir mekandan öte, ‘Hakikatten Hesap Meydanı’dır. İnsanın Cem’de Dar’a kalkması, mahşer gününün bu dünyada, şu anda ve bu mekanda tecelli etmesidir. Alevi felsefesinde mahşer, ötelerde beklenen soyut bir zaman dilimi değildir. Mahşer, Can’ın Can’a yoldaş olduğu, Dede'nin yönlendiriciliğinde Pir divanına kurulmuş Cem Meydanı’dır.
İşte Dar, bu mahşer meydanında vicdanın kendi mahkemesini kurmasıdır. Dar’da duran Talip bedeniyle ayakta, zihniyle görevini idrak eden, benliğiyle de mutlak teslimiyettedir. Kendisini Canlar’ın ve Hakk’ın huzuruna bir niyaz olarak sunar. Batıni felsefede Hakk’a ulaşmanın yolu, Sırrı Hakikat Kapısı’nda başlar ve canların rızalığından geçer. Rızalık makamı en yüce değerdir. Kul hakkı yiyen, kalbinde kin, kibir, haset barındıran veya yeryüzünde fitne tohumu ekmiş bir kişi Hakk meydanında Dar’a çekilmez. Bu yüzden Dar, kişisel benliğin eritildiği ahlaki arınmanın merkezidir.
Alevilik teolojisinde Dar kavramının dayandığı tarihsel, mistik ve sembolik özellikleri tarih boyunca Hakk yolunda serinden geçen ulu Erenlerin, Evliyaların ve Enbiyaların direnişini beden diliyle yaşatır. Dar-ı Mansur, Dar-ı Fazlı, Dar-ı Nesimi ve Dar-ı Fatma... Her biri farklı bir varoluşsal adanmışlığı, ahlaki duruşu ve teolojik makamı temsil eder.
Dar-ı Mansur
Alevi geleneğinde en bilinen ve Cem erkanının temel duruşunu oluşturan makam, Mansur Darı'dır. Bu duruş, 10. yüzyılda Bağdat’ta “Enel Hakk” (Hakk/Hakikat bendedir, Hakk’ı Adem’de görüyorum) deyip Sırrı Hakikat Kapısı’nın felsefi varlığını açıklayan, dönemin iktidar sahipleri ve fıkıh uleması tarafından idama mahkum edilerek şehit edilen Batıni mutasavvıf Hallac-ı Mansur’un anısına adanmıştır.
Hallac-ı Mansur’un “Enel Hakk” haykırışı, kaba bir tanrılaşma iddiasının ötesinde, Tanrı’nın insan bedeninde ve gönlünde tecelli ettiği, insanın Hakk’tan ayrı olmadığı hakikatinin ilanıdır. İktidarın kılıcı ve fıkhın dar kalıpları bu derin anlayışı kavrayamamış ve Mansur’u darağacına çekmiştir.
Mansur Darı’nda Talip, Dede’nin ve cem erkanının huzurunda ayakları mühürlü, elleri ve kolları yana salınmış, boynu hafif bükük ve bedenini tamamen teslim etmiş bir biçimde durur.
Ayakların Mühürlenmesi: Canın cem meydanında Hakk'ın ve toplumun huzurunda tam bir edep ve teslimiyet içinde durmasını, başka hiçbir yöne sapmadan sadece Hakikate yönelişini simgeler.
Kolların Yana Salınması: İdam sehpasındaki yağlı urganın boyuna geçirildiği andaki teslimiyeti ifade eder. Talip, beden diliyle şunu söyler: “Yolum Hakk yoludur, inancım hakikat inancıdır. Eğer bu yolda Mansur gibi darağacına asılmam gerekirse, başım üstüne. Serimden geçerim, yolumdan geçmem.”
Dar-ı Mansur, vicdanın sarsılmaz teslimiyetidir. Talip bu duruşla dünyevi korkuları, ölüm kaygısını ve iktidar baskılarını aşarak evrensel hakikatle birleşir.
Dar-ı Fazlı
Anadolu Alevi geleneğinin temel unsurlarından biri de Hurufilik akımının kurucusu ve büyük kuramcısı Fazlullah Hurufi’dir (Hz. Fazlı). Fazlullah harflerin, sayıların ve insanın yüzündeki hatların ilahi sırları barındırdığını savunmuş, insanın Tanrısal kelamın yaşayan tecellisi olduğunu beyan etmiştir. Ancak dönemin muktedirleri ve zahir uleması bu fikirleri tehdit olarak görmüş, Hz. Fazlı’yı göğsüne saplanan bir bıçakla yüzüstü yere düşürerek vahşice katletmiştir.
Cem erkanında Dede tarafından “Aşk ola!” nidaları yükseldiğinde Talip, Fazlı Darı’na geçer. Bu geçiş, fiziksel olarak Talip’in yüzüstü yere kapanması, secde ve niyaz hali ile gerçekleşir.
Fazlı Darı, insanın topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini, ilahi aşka ve hakikate bedenini tamamen kurban etmeye hazır olduğunu simgeler. Yüzün zemine sürülmesi; mülkiyet duygusunun, benlik gururunun, kibir ve ben-merkezciliğin tam anlamıyla yok edilmesidir. Talip, yüzüstü yere kapandığında kendi nefsinin boğazlandığını, tıpkı Hz. Fazlı gibi hakikat uğruna boynunu vurulmaya hazır tuttuğunu hal diliyle beyan eder.
Dar-ı Nesimi
On dördüncü yüzyılda yaşamış ulu ozanlardan Seyyid Nesimi, Fazlullah Hurufi’nin öğrencisi ve takipçisidir. Nesimi, Türkçe ve Farsça şiirlerinde “Enel Hakk” fikrini en rafine, en coşkulu biçimde dile getirmiş Batıni bir erendir. Halep’te dönemin iktidar sahiplerinin emriyle, zahiri ulemanın fetvasıyla derisi yüzülerek katledilmiştir. Nesimi, canlı canlı derisi soyulurken dahi inancından, aşkından ve hakikat fikrinden milim sapmamıştır.
Cem ibadetinde Talip, Fazlı Darı’ndan, yani yüzüstü niyaz halinden doğrulup dizlerinin üzerinde oturduğunda Nesimi Darı’na geçmiş olur.
Nesimi Darı bir geçiş ve olgunlaşma aşamasıdır. Ölümden sonra yeniden dirilişi, hakikat yolunda çekilecek çilelere razı oluşu temsil eder. Talip, diz çökmüş vaziyette Hakk divanında otururken der ki: “Eğer benim derimi Nesimi gibi yüzseler, etimi kemiğimden ayırsalar dahi ben bu ikrarımı bozmam. Hakikat yolundan dönmem.”
Nesimi Darı, dünyevi baskılara karşı gösterilen içsel olgunluğu ve bedensel direnci simgeler. Beden geçicidir, deri bir giysidir; kalıcı olan ise ruhtaki ilahi öz ve Hakk’a verilen ikrardır.
Dar-ı Fatma
Alevi teolojisinde kadın sadece sosyolojik bir varlık değildir. Kadın, yaratılışın, şefkatin, varlığın ana rahminde şekillenişinin merkezidir. Fatmatü’z-Zehra (Hz. Fatma Ana), Anadolu Alevi inancında “Kadın Analar” silsilesi ile Bacıyan-ı Rum’un başı, tarikat ve edep kapısının direğidir. Dar-ı Fatma, bu kutsal ananın gösterdiği derin saygı, edep ve inceliğin gelenekselleşmiş halidir.
Anlatıya göre bir cuma akşamı Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin bir arada otururken, Hz. Ali bir tas su ister. Hz. Fatma hürmetle kalkar, suyu getirmek üzere hızlıca hareket ederken sol ayağının başparmağını kapının eşiğine çarparak kanatır. Ancak Hz. Ali’ye suyu ikram ederken kendi acısını hissettirmemek, eşine ve ev halkına bir rahatsızlık vermemek adına, sağ ayak başparmağını kanayan sol ayak başparmağının üzerine koyarak durur. Suyu bu şekilde, büyük bir edep ve sessizlik içinde sunar.
Fatma Darı, ayağı mühürleme eylemidir. Talipler Cem’de ayağa kalktıklarında ya da Mansur Darı’nda dururken ayaklarını mühürlerler.
Bu duruşun teolojik ve ahlaki boyutu son derece yücedir:
- Edep ve Haya: İnsanın kendi acısını, eksikliğini, acizliğini, şahsi sıkıntısını toplumun ve Hakk meydanının önüne koymaması, topluluk içerisinde inceliği ve zarafeti korumasıdır.
- Özverili Sevgi ve Hizmet: Karşılıksız hizmetin, hürmetin ve sevginin ifadesidir.
- Dişil Enerji ve Ana Hakkı: Tanrısal merhametin ve doğurganlığın, yaşam veren gücün simgesi Hz. Fatma Ana şahsında somutlaşır. Fatma Darı’na duran her can, evrendeki ana sevgisine ve dişil bilgeliğe saygısını sunar.
Alevilik’teki bu dört Dar (Mansur, Fazlı, Nesimi, Fatma), birbirinden kopuk tekrarlardan ibaret değildir. Aksine, bir Can’ın Cem meydanında geçirdiği öznel ve tinsel dönüşümün aşamalarıdır. Bu döngü, kişinin kendi içsel yolculuğundaki dört kapıdan (Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat) beden diliyle geçişidir:
- Dar-ı Fatma ile edep (Eline-Diline-Beline) ve erkan öğrenilir.
- Dar-ı Mansur ile Hakikat uğruna adalet ve özgürlük için serden geçilir.
- Dar-ı Fazlı ile gurur, kibir ve nefis toprağa gömülür.
- Dar-ı Nesimi ile sabır, çile ve ikrar sonsuzlaştırılır.
Bugün modern insanın en büyük trajedilerinden biri, kendi nefsiyle hesaplaşacak direnci kaybetmiş olmasıdır. Bireysel hırsların, tüketim çılgınlığının ve vicdani yabancılaşmanın egemen olduğu bu çağda, Alevilik’teki “Dar” kavramı teolojik bir erkan olmanın çok ötesinde, evrensel ahlaki dirilişin vücut bulmuş halidir.
Dar’da durmak insanın kendisiyle yüzleşme, hesaplaşma cesaretidir. Bir Alevi Can’ının Cem meydanında Pir ve toplum huzurunda dara kalkıp “Elimle, dilimle, belimle kimseyi incitmedim. Bir canlıya zarar verdiysem, kul hakkı yediysem meydan buradadır, sorulsun” diyebilmesi, insanlık tarihinin en özgün, vicdani özgürlüğünün dile gelmesidir.
Alevilik’te Dar; Mansur’un direnişi, Fazlı’nın kurban oluşu, Nesimi’nin sarsılmaz inancı ve Fatma Ana’nın eşsiz inceliğidir. Batıni felsefe, bu Darlar aracılığıyla insanı pasif bir inanan olmaktan çıkarıp, kendi eylemlerinden sorumlu olan, adaleti ve hakikati kendi bedeninde taşıyan ‘İnsan-ı Kamil’ adayı haline getirir.
Hakk’ın aynası insandır. İnsanın aynası ise darda durduğu o kutsal andaki kendi temiz vicdanıdır. Dara duran canlara, özünü Hakk'a teslim edenlere, serini verip sırrını vermeyen ulu erenlerin yolundan yürüyenlere aşk olsun...