Emeklinin geçim düğümü Anayasa Mahkemesi'nde çözülür mü?

Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde yaşanan acı olay, Türkiye’de emekliliğin geldiği noktayı bir kez daha sorgulamamıza neden oldu.

60 yaşındaki emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, emeklilerin seyyanen zam talebiyle bir araya geldiği sırada yaşamına son verdi. O gün elinde taşıdığı dövizde ise çok kısa ama üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir cümle vardı:

“Para için değil, onurumuz için.”

Bir insanın yaşamına son verme kararını yalnızca ekonomik gerekçelerle açıklamak elbette doğru değildir. Her insanın kendi hayatında, bizim dışarıdan göremediğimiz acıları, sorunları ve yükleri olabilir.

Ancak bu olayın yaşandığı yer, zaman ve geride kalan o cümle; Türkiye’de emeklilerin içinde bulunduğu şartları da yeniden konuşmayı zorunlu kılıyor.

Çünkü emeklilik aslında nedir?

Emeklilik, insanın çalışma hayatı boyunca kurduğu bir gelecek güvencesidir.

Bir çalışan yıllarca sabah işe gider, akşam evine döner. Maaşını almadan önce brüt ücretinden sosyal güvenlik primleri kesilir. İşveren de üzerine kendi prim payını koyar ve bu tutarlar sosyal güvenlik sistemine aktarılır.

Bu bir ay sürmez.

Bir yıl sürmez.

On yıllar boyunca devam eder.

İnsan gençliğinde, en üretken çağlarında sistemin finansmanına katkıda bulunur. Bugünün emeklilerinin aylıkları ödenirken yarının emeklileri de çalışmaya ve prim ödemeye devam eder.

Sosyal güvenlik sisteminin temelinde kuşaklar arasındaki bu dayanışma vardır.

Çalışan insan da doğal olarak şunu düşünür:

“Bugün çalışıyorum, primimi ödüyorum; yarın yaşlandığımda devletim de beni yalnız bırakmayacak.”

İşte sosyal güvenliğin özü bu güvendir.

Emeklilik aylığı bu nedenle bir lütuf değildir.

Bir yardım hiç değildir.

Emeklinin yıllarca çalışmasının, üretmesinin, prim ödemesinin ve sosyal güvenlik sistemine katkısının karşılığında elde ettiği bir haktır.

Ne yazık ki bugün geldiğimiz noktada emeklilik, birçok insan için çalışma hayatının sona erdiği huzurlu bir dönem olmaktan uzaklaşıyor.

İnsan emekli oluyor ama geçim derdi emekli olmuyor.

Sabah işe gitmiyor belki ama bu kez market fiyatlarını düşünüyor.

Mesai yapmıyor ama kira gününü hesaplıyor.

Maaş bordrosu beklemiyor ama ayın sonunu beklerken cebindeki parayı sayıyor.

Hayatının en yorucu yıllarını geride bırakmış insanın artık biraz nefes alması gerekirken, bugün birçok emeklimiz yeniden çalışmanın yollarını arıyor.

Üstelik mesele yalnızca açlık veya yoksulluk sınırı hesabı da değildir.

Emeklilik aynı zamanda insanın bağımsızlığını koruyabilmesi meselesidir.

Bir baba, yıllarca çocuklarını büyüttükten sonra yaşlandığında çocuğundan harçlık istemek istemez.

Bir anne, torunu geldiğinde ona küçük bir hediye alırken iki kere düşünmek istemez.

Bir emekli markette peynirin, etin, zeytinyağının fiyatına bakıp alışveriş sepetinden ürün çıkarmak istemez.

İnsan yıllarca çalıştıktan sonra “Bu ay elektrik faturasını mı ödesem, kredi kartını mı?” diye düşünmek istemez.

Bir ülkede emeklinin sürekli bunları konuşması normalleştirilemez.

Çünkü sosyal güvenlik yalnızca insanın hayatta kalmasını sağlamak için kurulmuş bir sistem değildir.

Sosyal güvenliğin amacı insanı sosyal risklere karşı korumaktır; yaşlandığında, hastalandığında, çalışma gücünü kaybettiğinde onu güvence altında tutmaktır.

Kâğıt üzerinde emekli aylığı bağlamak yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

Bağladığımız aylık, emekliyi hayata bağlıyor mu?

Kirasını ödeyebiliyor mu?

Beslenebiliyor mu?

Sağlık giderlerini karşılayabiliyor mu?

Çocuğuna, torununa muhtaç olmadan yaşayabiliyor mu?

Sokağa çıktığında bir çay içerken bile hesabını yapmak zorunda kalıyor mu?

Sosyal güvenlik sisteminin başarısı yalnızca kaç kişiye aylık bağlandığıyla ölçülemez. O aylığın emekliye nasıl bir yaşam sunduğuna da bakmak gerekir.

Bugün bir tarafta milyarlarca liralık fonlardan, sermaye piyasalarındaki büyük para hareketlerinden ve astronomik rakamlardan söz ediyoruz.

Milyonlar, milyarlar havada uçuşuyor.

Diğer tarafta emekli markette birkaç yüz liranın hesabını yapıyor.

İşte toplumun vicdanını yaralayan çelişkilerden biri de burada ortaya çıkıyor.

Fonların, sermayenin ve büyük paranın konuşulduğu bir ülkede, yıllarca prim ödemiş bir emeklinin birkaç bin liralık artış için sesini duyurmaya çalışması üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablodur.

Elbette kamuoyuna yansıyan her olay hukuk içinde araştırılmalı, gerçek neyse ortaya çıkarılmalıdır.

Ancak vatandaşın sormaya hakkı vardır:

Bu ülkede para gerçekten nerede birikiyor?

Kimlerin hayatına refah olarak dönüyor?

Yıllarca alın terinden kesilerek sisteme aktarılan primlerin sonunda emekliye düşen pay neden sürekli tartışma konusu oluyor?

Bu soruları sormak sosyal güvenlik sistemine karşı olmak değildir.

Tam tersine, sistemi korumanın yolu vatandaşın sisteme olan güvenini korumaktan geçer.

Çalışan genç bir insan bugün kendisine şu soruyu soruyorsa:

“Ben otuz yıl prim ödeyeceğim ama emekli olduğumda geçinebilecek miyim?”

Orada çok önemli bir güven sorunu başlamış demektir.

Çünkü sosyal güvenlik sistemi yalnızca bugünkü emeklilerin meselesi değildir.

Bugün 25 yaşında çalışan genç de bu sistemin içindedir.

Bugün asgari ücretle çalışan işçi de…

Bugün dükkânını açan esnaf da…

Bugün devlet memuru olarak göreve başlayan genç de…

Hepsi gelecekte aynı kapıya gelecek.

Emeklilik kapısına.

Bu nedenle emeklinin bugünkü hali, aslında çalışanların yarın nasıl bir hayat yaşayacağının da aynasıdır.

Ali Şekeroğlu’nun ölümü üzerinden siyasi slogan üretmek doğru değildir.

Bir insanın hayatını kaybettiği yerde öncelikle acıya saygı duymak gerekir.

Fakat onun elinde taşıdığı o cümleyi de görmezden gelemeyiz:

“Para için değil, onurumuz için.”

Belki de emeklilik meselesinin yıllardır rakamlar arasında kaybolan tarafı tam olarak budur.

Biz sürekli zam oranlarını konuşuyoruz.

Yüzdeleri konuşuyoruz.

Enflasyon farkını konuşuyoruz.

Kök aylığı konuşuyoruz.

En düşük emekli aylığını konuşuyoruz.

Ama bütün bu hesapların arkasında insan olduğunu zaman zaman unutuyoruz.

O insan yıllarca çalıştı.

Vergisini ödedi.

Primini ödedi.

Üretti.

Devletine hizmet etti.

Çocuk büyüttü.

Bu ülkenin yükünü taşıdı.

Şimdi o insana hayatının son döneminde sunacağımız şey yalnızca “hayatta kalabileceği” kadar bir gelir olmamalıdır.

Emekli yalnızca karnını doyurmak istemiyor.

Kimseye muhtaç olmadan yaşamak istiyor.

Bir kahve içmek, torununa harçlık vermek, gerektiğinde şehir dışındaki çocuğunu ziyaret etmek, evinin faturasını korkmadan açmak istiyor.

Yani aslında çok büyük şeyler istemiyor.

Normal bir hayat istiyor.

Onurlu bir hayat istiyor.

Emeklilik, bir insanın yıllarca süren emeğinin sonunda yoksullukla sınandığı dönem olmamalıdır.

Çünkü bir ülkenin emeklisine verdiği değer, yalnızca ona ne kadar aylık bağladığıyla değil; o aylıkla ona nasıl bir hayat yaşattığıyla da anlaşılır.

Ve belki artık emeklilik tartışmasını yalnızca “Ne kadar zam yapılacak?” sorusundan çıkarıp çok daha temel bir soruya taşımamız gerekiyor:

Yıllarca çalışan insanlara, gerçekten nasıl bir emeklilik hayatı bırakıyoruz?

Emeklilik AYM Anayasa Mahkemesi