Nasıl bir tiyatro sezonu?
İstanbul’da yazın sona erdiğinin en önemli kanıtı yoğun trafiğin yirmi dört saat sürüyor olması sanırım. Şehre dönüşlerin tamamlanmasıyla tiyatro sezonu da nihayet başlıyor. Ağır ekonomik yükler ve bağımsızlık meseleleri, Türkiye’de tiyatro yapmak için ellerini taşın altına koyanların değişmeyen dertleri.
Ama her şeye rağmen söyleyecek sözü olanlar çalışmaya devam ediyor. Prova odalarının ışıkları geç saatlere kadar yanıyor. Yeni oyunlar için çalışılıyor. Büyük prodüksiyonlar, bağımsız topluluklar, yıllardır sahnede olanlar, ilk oyununu çıkaranlar… Ve bir de festivaller şehre başka bir canlılık getiriyor.
İstanbul’daki bağımsız tiyatrolara ilişkin yakın tarihli bir araştırmada toplulukların yüzde 64’ünün kendi sahnesinin olmadığı, sahnesi olanların yüzde 86’sının kiracı olduğu görülüyor. Başka bir araştırmada bağımsız sahnelerin yüzde 88’inin sponsorluk ya da bağış desteği almadığı belirtiliyor.
Gelin bir oyunun maliyet kalemlerine birlikte bakalım; salon, prova, dekor, kostüm, ışık, ses, nakliye, turne, telif, fatura, tanıtım, vergi... Oyuncusu, yönetmeni, tasarımcısı, teknisyeni… Aylar süren bu emeği şimdi 50, 80, 120 koltukla satılan bilet fiyatıyla çapıp ki salonu tam dolu kabul ederek, sonra masrafları çıkıp emekçilere bölüp dağıtın. En basit matematik hesapla satılan biletlerden elde edilen gelirle insanca yaşama şansı pek mümkün görünmüyor. Sanatı istenilen ölçekte desteklemeyen devlet bir de biletleri vergilendirince tadından yenmiyor.
Şimdi hooop salona yani seyirciye dönelim. İstanbul Planlama Ajansı’nın bir araştırmasına göre İstanbulluların yüzde 45,8’i son bir yılda hiçbir kültür-sanat etkinliğine katılmamış. Katılımın önündeki en büyük engel yüksek bilet ve giriş ücretleriymiş. Ben buna en büyük engel demezdim, çünkü böyle denince sanki ekonomi iyiyken tiyatro salonlarından, bienallerden, konserlerden hiç çıkmayan, sanata aşık bir Türkiye vardı da o bitti gibi okunuyor. Bu araştırmayı ekonominin bozulması üzerinden, kültür-sanat etkinliklerine katılanların geçmişteki alışkanlıklarıyla karşılaştırılarak yapsalardı daha anlamlı bir okuma yapabilirdik.
İstanbul’da tiyatro biletinin fiyatı, tiyatroya gitmenin maliyetinin yalnızca başlangıcı. İşten, okuldan çıkmak, trafiği aşmak, yemek, toplu taşıma, taksi, otopark; oyun geç biterse eve dönüş... İki kişiyseniz çarpı iki. Yani iş bilet alabilmekle bitmiyor. Tiyatronun göze görünmeyen rakibi ya da engeli çok.
Bu ekonomik sıkışmanın tiyatro sahnesinde başka sonuçları da var elbette. Bilet satma kaygısı büyüdükçe tanınmış oyuncu giderek daha güvenli bir yatırım haline geliyor. Afişlerde televizyon ve dijital platformlardan bildiğimiz yüzleri daha çok görüyoruz. Sinema yönetmenleri tiyatro oyunu yönetmeye başlıyor ya da tanınmış romanlar oyunlaştırılıp yazarları pazarlama malzemesi olarak kullanılıyor. Ünlü sanatçıların tiyatro yapmasında elbette hiçbir sorun yok. Sorun, tanınırlığın sanatsal tercihin önüne geçmeye başlamasında. Çünkü bu kez yetenekli ama henüz tanınmayan oyuncunun, genç yönetmenin, yeni yazarın önündeki kapı biraz daha daralıyor.
Bu denklemin sonunda piyasa yalnızca bilet fiyatını değil, kimin sahneye çıkacağını da belirlemiş oluyor.
Küçük ölçekli tiyatroların zorlandığı yerde ödenekli tiyatroların sorumluluğu artıyor. Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları piyasanın cesaret edemediğini yapabilen, yeni yazarları, genç yönetmenleri, zor metinleri, deneysel işleri, büyük prodüksiyonları ucuz bilet fiyatlarıyla seyirciyle buluşturabilen kurumlar olarak çalışmalı diye düşünüyorum. Ama bir bakıyoruz AKM, neredeyse Zorlu fiyatına bilet satıyor. Ayrıca repertuvar yalnızca salon doldurmanın değil, bir ülkenin tiyatro belleğini oluşturmanın aracıyken seçilen oyunların Türkiye genelinde bu ihtiyacı karşılamaya yetmediğini görüyoruz. Ülkenin her yanında devlet tiyatrolarını görmek harika. Sorun şu ki; içerik beklenileni karşılıyor mu? Tıpkı üniversitelerle bezenmiş bir Türkiye’nin eğitim kalitesinin nasıl olduğu sorusu gibi.
Bir başka mesele daha var ki aklımızdan geçenden dolayı bile baskı gördüğümüz bu dönemde sanatın ve sanatçının özgürlüğü meselesi?
Sanatçı yazdığı cümlenin, seçtiği metnin, sahnelediği karakterin başına ne getireceğini düşünmeye başladığında sansürün kapıya resmi bir yazıyla gelmesine gerek kalmıyor. Mesela ben de köşemi yazarken cümlelerime dokuz yazıp, sekiz silerek göbek attırıyorum. Otosansür dediğimiz bu durum sessiz çalışıyor. Ve elbette sanat ve sanatçı için çok sinsi bir tehlike.
Bütün bunlara rağmen İstanbul’da tiyatro olağanüstü bir canlılık gösteriyor. Oyun sayıları kadar festivaller de bunun bir kanıtı. Bu yıl sekizinci kez düzenlenen İstanbul Fringe Festival’i dünyanın farklı ülkelerinden genç ve deneysel işleri İstanbul’un farklı mekânlarına taşıyor. İstanbul Tiyatro Festivali otuzuncu yılına girerken, prömiyer yapacak yerli oyunlarla birlikte seyirciye dünya tiyatrosundan sahneler kuruyor. Monologlar Müzesi, üçüncü kez düzenlediği festivalle beş günde, otuz oyunla seyirciyi tiyatronun alışılmış salonlarından çıkarıp bir ralliye davet ediyor.
Bunları yalnızca birkaç haftalık kültür-sanat etkinliği olarak görmemek gerekiyor. Festivaller bir şehrin dünyaya açılan penceresi. Geçen yıllarda da dünyanın önemli yönetmenlerinin ve topluluklarının işlerini festivaller aracılığı ile seyretme şansımız olmuştu. Renkleri soluklaşsa da devam etmesi çok kıymetli.
Çünkü Londra’ya gidip National Theatre’da, Stratford’da Royal Shakespeare Company’de ya da Berlin’de Schaubühne’de oyun izleme olanağı olmayan bir tiyatro öğrencisinin, genç yönetmenin ya da seyircinin dünya tiyatrosuyla kendi şehrinde karşılaşabilmesi lüks değil, tiyatro eğitiminin de bir parçası.
Aslında bu kültürel alışveriş yeni de değil. Muhsin Ertuğrul yüz yıl önce Paris’e, Berlin’e gitti. Avrupa tiyatrosunu izledi. André Antoine gibi çağının önemli tiyatro insanlarıyla temas etti. Sonra öğrendiklerini buraya taşıdı. Aynı zamanda yerli yazarı destekledi. Çünkü dünyaya açılmakla yerli olmak birbirinin karşıtı değil.
Bugün de yabancı yönetmenlerin Türkiye’ye gelip burada oyuncularımızla çalışmasını bu nedenle çok önemsiyorum. Başka bir tiyatro geleneğinin prova yöntemini, oyuncuya yaklaşımını, dramaturjisini görmek yalnızca ortaya çıkan oyun için değil, o prodüksiyonda çalışan herkes için bir eğitim. Seyirci için ise şölen.
Tiyatro seyircisiyle var olan, aynı anda ve birlikte olma hali. Ama o seyirci ah o seyirci… Seçimlerden sonra ‘‘ben oy vermedim, ben de vermedim, kim bu %50?’’ diye merak edilen haller gibi ‘‘kim o herkesi mutsuz eden seyirci?’’ demek istiyorum.
Özellikle büyük prodüksiyonlarda yüksek bilet fiyatları salonun sosyolojisini de değiştirdi. Tiyatro ortak bir düşünme alanından çıktı, orada bulunmanın ve bulunduğunu göstermenin değer kazandığı bir sosyal etkinliğe dönüştü. Telefonlar açılıyor. Fuayeden fotoğraf. Sonra koltuktan bir kare. Konum etiketi, ‘‘hey bakın ben de buradaydım” paylaşımı… Elbette insan gördüğü oyunu paylaşabilir. Hatta paylaşsın. Tiyatronun görünürlüğüne katkısı da olur. Ama ne olur oyun sırasında kayıt almayın be canım seyirci. Bunu kaç kez yazdım, yazacağım. Bıkmadan ama bıktırarak.
Sonbahar geldi. İstanbul’un perdeleri yeniden açılıyor. Mesele yalnızca bu sezon kaç oyunun kapalı gişe oynayacağı değil. Nasıl bir tiyatro kültürünü gelecek sezonlara taşıyacağımız. Sanat dünyasından insanları operasyon görüntüleriyle görmek ve anmak istemiyorum. Ben onları sahnede görmek istiyorum. Mesela Deniz Göktaş’ın özgürlüğüne kavuşmasını ve seyircisiyle buluşacağı bir sezonu olsun istiyorum. Dünyanın renklerine sahip ailelerin evlatlarını hırpalayarak aileyi güvende tutmanın mümkün olamayacağına inanıyorum. Hepimize mutlu hafta sonları.