Yargıtay'ın gündem olan kararı gerçekten yeni mi? Bağ-Kur ve hizmet birleştirmesi gerçeği

Merhaba kıymetli okuyucularım,

Çalışma hayatı ve sosyal güvenlik alanında merak ettiklerinizi, yaşadığınız sorunları ve görüşlerinizi e-posta ([email protected]) veya sosyal medya hesaplarımdan DM göndererek benimle paylaşabilirsiniz.

Çalışma hayatında zaman zaman öyle uyuşmazlıklarla karşılaşıyoruz ki, sigortalının yıllarca ödediği primler, emeklilik zamanı geldiğinde farklı bir hukuki tartışmanın konusu hâline gelebiliyor. Bunlardan biri de şirket ortağı olan kişilerin geçmişe dönük Bağ-Kur tescili nedeniyle SSK emeklilik haklarının engellenmesidir.

Bu konu, özellikle 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu sonrasında oldukça önemli hâle gelmiştir.

5510 sayılı Kanun'un 53. maddesiyle, kendi adına ve hesabına çalışanların, yani 4/b (Bağ-Kur) kapsamında sigortalı sayılan kişilerin, ortak oldukları işyerlerinden dolayı aynı zamanda 4/a (SSK) kapsamında sigortalı olamayacakları hüküm altına alınmıştır. Buna göre limited şirket ortaklarının Bağ-Kur sigortalılıklarının 1 Ekim 2008 tarihi itibarıyla başlatılması gerekmektedir.

Ancak uygulamada birçok şirkette farklı bir tablo ortaya çıkmıştır.

Şirket ortağı olan kişiler, fiilen kendi şirketlerinde çalışmaya devam etmiş, işverenleri tarafından her ay 4/a kapsamında sigorta bildirgeleri verilmiş ve Sosyal Güvenlik Kurumu da yıllarca bu primleri herhangi bir itiraz ileri sürmeden tahsil etmiştir. Sigortalılar da doğal olarak tüm işlemlerinin hukuka uygun yürütüldüğünü düşünmüşlerdir.

Ne var ki emeklilik başvurusu yapıldığında SGK tarafından geçmişe dönük inceleme yapılarak, yıllarca kabul edilen 4/a hizmetleri iptal edilmekte ve sigortalının 1 Ekim 2008 tarihinden itibaren resen 4/b (Bağ-Kur) sigortalısı olduğu ileri sürülmektedir. Bunun sonucunda da sigortalının SSK hizmetleri silinmekte ve emeklilik talebi reddedilmektedir.

İşte tartışmanın başladığı nokta tam da burasıdır.

Şayet Kanun gereği Bağ-Kur tescilinin 1 Ekim 2008 tarihinde yapılması gerekiyorsa, bu işlemi zamanında yapmakla yükümlü olan idare de Sosyal Güvenlik Kurumu'dur. Kurumun yıllarca herhangi bir işlem yapmayıp SSK primlerini tahsil ettikten sonra emeklilik aşamasında geriye dönük Bağ-Kur tescili yapması, ortaya çıkan mağduriyetin temel sebebidir.

Burada sadece sigortalı değil, aynı zamanda işveren de mağdur edilmektedir. Çünkü işveren yıllarca SSK primi ödemiş, Kurum da bu primleri tahsil etmiş; yıllar sonra ise bu hizmetlerin geçersiz olduğu ileri sürülmüştür.

Bu noktada ikinci önemli hukuki mesele hizmet birleştirmesi konusudur.

2829 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Olarak Geçen Hizmetlerin Birleştirilmesi Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, farklı sosyal güvenlik kurumlarında geçen hizmetlerin birleştirilmesi suretiyle emeklilik işlemleri yürütülmektedir. Aynı maddede, son yedi yıllık fiili hizmet süresi içerisinde en fazla hizmetin geçtiği kurumun aylık bağlayacağı hüküm altına alınmıştır.

Ancak bu hükmün amacı çoğu zaman yanlış yorumlanmaktadır.

2829 sayılı Kanun'un amacı, tek başına herhangi bir sosyal güvenlik kurumundaki hizmetleri emeklilik için yeterli olmayan sigortalıların hizmetlerinin zayi olmasını önlemek ve farklı kurumlardaki hizmetlerini bir araya getirerek emeklilik hakkını kazandırmaktır.

Buna karşılık, bir sigortalının tek başına yalnızca SSK hizmetleri emeklilik için yeterliyse, bu kişinin mutlaka Bağ-Kur hizmetleriyle hizmet birleştirmeye zorlanması Kanun'un amacıyla bağdaşmamaktadır.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da 10.03.2010 tarihli, 2010/10-126 Esas ve 2010/133 Karar sayılı kararında bu hususu açıkça ortaya koymuştur. Kararda özetle, 2829 sayılı Kanun'un amacının hiçbir kurumdaki hizmeti tek başına aylık bağlanmasına yetmeyen sigortalılara aylık bağlanmasını sağlamak olduğu belirtilmiş; tek başına bir sosyal güvenlik kuruluşundaki hizmetleri emekliliğe yeterli olan sigortalıların diğer kurumlardaki hizmetlerini birleştirmeye zorlanamayacağı ifade edilmiştir.

Bu yaklaşım yalnızca kanunun lafzına değil, aynı zamanda sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerine de uygundur.

Çünkü sosyal güvenlik hakkı Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Sosyal güvenlik sisteminin amacı, kişileri yaşlılık dönemlerinde insan onuruna yaraşır bir yaşam standardına kavuşturmaktır. İdarenin kendi işlem eksikliğinden kaynaklanan bir durum nedeniyle yıllarca prim ödeyen sigortalının emeklilik hakkından mahrum bırakılması, sosyal devlet ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.

Konuyu somut bir örnek üzerinden değerlendirelim.

İlk sigortalılık başlangıcı 1 Şubat 1988 olan bir sigortalının, 506 sayılı Kanun'un Geçici 81. maddesinin (B) bendi kapsamında SSK'dan emekli olabilmesi için 50 yaşını doldurması, 25 yıllık sigortalılık süresini tamamlaması ve en az 5.375 prim günü bulunması yeterlidir. 2023 yılında kamuoyunda EYT olarak bilinen düzenlemeyle, 8 Eylül 1999 ve öncesi sigorta başlangıcı olanlarda yaş haddi kaldırılmıştır.

Eğer bu sigortalının 1 Ekim 2008 tarihinden önce zaten 5.912 prim günü mevcut ise, emeklilik için gerekli prim şartını fazlasıyla yerine getirmiş demektir. Bu durumda sonradan yapılan Bağ-Kur tescili gerekçe gösterilerek hizmet birleştirmesine zorlanması ve SSK emekliliğinin engellenmesi hukuken tartışmalıdır.

Kaldı ki, askerlik borçlanması veya yurt dışı borçlanması uygulamalarında da kişilere yalnızca ihtiyaç duydukları kadar süreyi borçlanma imkânı tanınmaktadır. Kanun koyucu hiçbir zaman bütün hizmet sürelerinin zorunlu olarak değerlendirilmesini amaçlamamıştır. Aynı yaklaşımın hizmet birleştirmesi bakımından da geçerli olduğu Yargıtay kararlarında açıkça kabul edilmektedir.

Sonuç olarak, 1 Ekim 2008 tarihinden önce SSK kapsamında emeklilik için gerekli prim gününü tamamlamış olan sigortalıların, yalnızca SGK'nın zamanında yapmadığı Bağ-Kur tescili nedeniyle yıllar sonra hizmet birleştirmesine zorlanmaları ve SSK emeklilik haklarından mahrum bırakılmaları hem hukuki hem de hakkaniyet yönünden ciddi tartışmalar doğurmaktadır.

Sosyal güvenlik hukukunda temel ilke, hak kayıplarını önlemek olmalıdır. Hizmet birleştirmesi, sigortalının emeklilik hakkını ortadan kaldıran değil; aksine onu koruyan bir mekanizma olarak uygulanmalıdır. İdarenin kendi işlem eksikliğinin bedelini sigortalıya yüklemesi, hukuk devleti ve sosyal devlet ilkeleriyle bağdaşmayacağı gibi, yıllarca prim ödeyen vatandaşın devlete duyduğu güveni de zedeleyecektir.

Kamuoyunda "Yeni Karar" Algısı Oluştu

Tam da bu konunun yeniden gündeme geldiği günlerde, çeşitli basın ve yayın organlarında Yargıtay'ın hizmet birleştirmesine ilişkin verdiği bir karar "milyonlara emsal müjde" ve "artık hizmet birleştirme zorunluluğu sona erdi" şeklindeki başlıklarla kamuoyuna servis edilmiştir.

Elbette yüksek yargının bu yöndeki değerlendirmesi önemlidir. Ancak söz konusu haberler incelendiğinde, kamuoyunda sanki ilk kez böyle bir hak doğmuş veya Yargıtay ilk kez bu yönde karar vermiş gibi bir algı oluştuğu görülmektedir.

Oysa hukuki gerçeklik bundan farklıdır.

Bu yazıda ayrıntılı olarak açıkladığımız üzere, hizmet birleştirmesine zorlanamayacağı yönündeki hukuki ilke yeni değildir. 2829 sayılı Kanun'un amacı da, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.03.2010 tarihli ve 2010/10-126 Esas, 2010/133 Karar sayılı kararı da yıllardır aynı doğrultudadır. Yani tek başına bir sosyal güvenlik statüsündeki hizmetleri emeklilik için yeterli olan sigortalının, diğer sigortalılık süreleri nedeniyle hizmet birleştirmesine zorlanamayacağı ilkesi uzun süredir yargı kararlarında kabul edilmektedir.

Nitekim yıllar önce tarafımızca takip edilen ve uygulamada "Bağ-Kur imtina davası" olarak bilinen davada da temel hukuki iddiamız tam olarak bu ilkeye dayanıyordu. Sigortalının, 1 Ekim 2008 tarihinden önce SSK kapsamında emeklilik için gerekli prim gününü tamamladığını, sonradan resen yapılan Bağ-Kur tescili gerekçe gösterilerek hizmet birleştirmesine zorlanamayacağını savunduk. Yargılama sonunda da bu hukuki yaklaşım kabul edildi ve dava müvekkil lehine sonuçlandı.

Dolayısıyla bugün haber konusu yapılan kararın en önemli yönü, yeni bir hak ihdas etmesi değil; uzun yıllardır savunulan ve yargı kararlarıyla şekillenen bu hukuki ilkeyi bir kez daha teyit etmesidir.

Bu nedenle benzer durumda bulunan sigortalılar, yalnızca haber başlıklarına bakarak hak sahibi oldukları veya olmadıkları sonucuna varmamalıdır. Her dosya; ilk sigortalılık tarihi, prim gün sayısı, farklı sigortalılık statülerinde geçen hizmet süreleri ve uygulanacak mevzuat bakımından ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Ancak şu husus unutulmamalıdır ki sosyal güvenlik hukukunun temel amacı, vatandaşın haklarını daraltmak değil, korumaktır. Hizmet birleştirmesi de sigortalının aleyhine sonuç doğuran zorunlu bir uygulama değil; gerektiğinde hak kayıplarını önleyen bir güvence olarak değerlendirilmelidir.

Son Yargıtay kararı da kanaatimizce yeni bir dönemin başlangıcından ziyade, yıllardır savunulan ve uygulamada kabul gören bu hukuki yaklaşımın yeniden teyit edilmesi niteliğindedir.

Sizlerden Gelenler

Aylin Hanım’ın Mesajı

Merhaba, az önce işten çıkarken dikkat etmemiz gereken ve hayatımızı etkileyeceğinizi söylediğiniz, haklı da olduğunuz yazınızı okudum.

Şu anda bir uygulama var belki haberiniz vardır yine de yazmak istedim, işe giriş ve çıkışlarda SGK'dan SMS geliyor. Bunun için telefonumuzun kayıtlı olması gerekir. Hangi kodla çıkış yapıldığı bildiriliyor.

Başka bir konu, vaktinizi almak istemem ama, dert yanasım var. İşsizlik maaşı alırken yurt dışına çıktığımda hem işsizlik maaşım kesiliyor hem de GSS prim borcu yansıtılıyor. Sebebi iş aramaya müsait olmayışımmış. Halbuki yurt dışındayken aynı şekilde iş aramaya devam edebilmiştim, online bir mülakata bile girdim. Büyük devletimizin bende yarattığı imaj küçük hesap peşinde koşma oldu maalesef.

Düşününce aklıma iş hayatıyla ilgili mağdur olduğum birçok konu geliyor, bu ara pek soğudum çalışma sistemimizden.

Sizlere hayırlı işler dilerim.