Sağlık Bakanlığı, 6 Şubat’taki hastane faciasında yüzde 95 kusurlu

Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ek binasının “A” bloku 6 Şubat depreminde yerle bir oldu.

Sekizi hemşire olmak üzere 72 insan hayatını kaybetti.

Cesetler günler sonra enkazdan çıkarılabildi.

Toz duman dağıldığında anlaşıldı ki binanın olası bir depremde yıkılacağı öngörülüyordu. Bina için 2011 yılında ya yıkım ya da depreme karşı güçlendirme kararı verilmişti.

Güçlendirme için Başhekimlik ile İl Sağlık Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı arasında 2021-2022 yılları arasında defalarca yazışma yapıldı. Bakanlık güçlendirme raporu için 997.690.000 TL’yi vermeye yanaşmadı.

Depremden 10 ay önce Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne “Döner sermayeden karşılayın, başınızın çaresine bakın” denildi.

Geçtim, güçlendirilmeyi…

İddiaya göre karşısındaki eczaneler zarar etmesin diye yeri bile değiştirilmedi.

Adeta depremin vurup yıkması beklendi.

Yalnızca eski müdür yargılanıyor

Bu faciadan ötürü yalnızca dönemin İl Sağlık Müdürü Mustafa Hambolat sorumlu tutuldu. Hambolat, Hatay 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olmaktan’ yargılanıyor.

Başka sanık yok!

Diğer yandan Hatay 2. İdare Mahkemesi’nde Sağlık Bakanlığı aleyhine tazminat davası açıldı. İki inşaat, bir jeoloji mühendisi ile şehir plancısı ve mimar tarafından hazırlanan bilirkişi raporu mahkemeye sunuldu.

‘Depremden önce biliniyordu’

Raporda, “binanın deprem güvenliği bakımından yetersiz olduğu, gerekli performans düzeyini sağlamadığı, olası deprem etkisi altında göçme bölgesinde kaldığı” ifade ediliyor.

Ayrıca “yapıda güçlendirme yapılması ya da güçlendirme maliyetleri dikkate alınarak yıkılıp yeniden yapılması gerektiği hususlarının depremden önce açıkça ortaya konulduğu” vurgulanıyor.

Raporda şöyle devam ediliyor:

“Bu tespitler karşısında yapının mevcut haliyle kamu hastanesi olarak kullanılmaya devam edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi; gerekli görülmesi hâlinde güçlendirme, tahliye, kullanımın sınırlandırılması, yenileme, kullanım dışı bırakma veya yıkım süreçlerinin başlatılması ilgili sağlık idaresinin sorumluluğundadır.”

Hastanelerin afet anında ve sonrasında hizmet vermesi beklenen kritik yapılar olduğu hatırlatılıyor. Hastanelerde deprem güvenliği yönünden tespit edilen yetersizliklerin diğer yapılara göre daha öncelikli, ivedi ve hassas şekilde ele alınması gerektiğine dikkat çekilerek, şöyle deniliyor:

“Yapının hastane için aranan performans seviyesini sağlamadığı ve göçme riski taşıdığı teknik raporlarla ortaya konulmasına rağmen kullanılmaya devam edilmesi, öngörülebilir ve bilinen risk karşısında gerekli önleyici ve düzeltici işlemlerin yeterli etkinlikte yerine getirilmediğini göstermektedir.”

Yapının deprem güvenliği yönünden yetersiz olduğu ve göçme riski taşıdığının depremden önce bilinmesine rağmen kullanılmaya devam edilmesi nedeniyle sağlık idaresinin asli ve belirleyici kusurunun olduğu kanaatine varıldı. Sağlık Bakanlığı’nın kusur oranının yüzde 95 olduğu değerlendirildi.

AFAD’ın ise “afet risklerinin azaltılması, kritik kamu yapılarının risklerinin belirlenmesi, il düzeyinde risk azaltma planlarının somut ve uygulanabilir hale getirilmesi, kurumlar arasında etkin koordinasyonun sağlanması hususlarında görevini yeterince yerine getirmediği” gerekçesiyle yüzde 5 kusurlu kabul edildi.

Rant ve koltuk sevdası

Hastanede hemşire eşini kaybeden Abdullah Gül, 72 canı ranta ve koltuk sevdasına kurban verdiklerini söylüyor.

Demokratik-Sağlık-Sen Anadolu Şubesi Başkanlığını yapan Gül, yaşananların bir cinayet olduğunu savunarak, şöyle diyor:

“2016 yılında yeni bir hastanemiz varken, doğum evi depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle kapatılıp yıkılmışken, ek binanın açık tutulmasının tek sebebi, rant ve koltuk sevdasıdır. 72 canımıza karşılık bir tek tutuklu yoktur. Bir günah keçisi seçip kendilerini aklamak için tüm nüfuzlarını ortaya koymuşlardır. 6 Şubat’ta ışığımızı kapatıp yataklarımıza girdiğimizde hepimizin yarınlar için bir hayali vardı. O ışıklar adalet yerini buluna kadar yanmayacak.”

IŞİD’den daha radikal

Ankara’da NATO zirvesi öncesi yüzlerce kişi yasadışı örgütlerle bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alındı. Bir tür ‘önleyici gözaltı’ operasyonu bu.

Dün Haymana’da IŞİD üyesi olduğu iddia edilen Muhammed Kavi, iddiaya göre evine polislere silahla direndi.

Kavi ölü ele geçirilirken, eşi Nazan yaralı yakalandı.

Çiftin bir çocuğun olduğu ifade ediliyor.

25 yaşındaki Kavi’nin Haymanalı olduğu ve pazarcılık yaptığı belirtiliyor.

Türkiye’de selefi-tekfirci örgütlenmelere yönelik davaları takip eden Avukat Onur Güler’in verdiği bilgiye göre Kavi, ‘Tevhid4003’ diye açtığı ve ‘Sufyan Bin Umeyme’ adını kullandığı TikTok hesabında canlı yayın yapıyordu. Yayınlarda selefi-tekfirci tartışmalar yürütülüyordu.

Kavi ve çevresindekiler kendisini ‘Eser Ehli’ diye tanımlıyor.

Bu, “nas’a bağlılık” anlamına geliyor.

Kavi’nin IŞİD’i kafir ilan edecek kadar radikal çizgide olduğu ileri sürülüyor. ‘Ebu Hanzala’ lakaplı Halis Bayuncuk ve Murat Gezenler gibi ünlü tekfirci vaizleri yumuşak bulduğu iddia ediliyor.

Türkiye’yi “dar’ül harp” gördüğü için mahkemelerde savunma yapmayı ve avukat tutmayı şirk sayıyor.

IŞİD’in mürtet, yani dinden dönmüş kabul ettiği Türk milletini asli kafir, yani hiç müslüman olmamış sayıyor.

Kavi’nin sosyal medya üzerinden İ.J.H. adlı IŞİD’li bir yabancı ile irtibatlı olduğu iddia ediliyor.

Avukat Güler, Kavi’nin selefi-tekfirci gruplardan kopmuş bireysel bir figür olabileceğini düşünüyor. Yalova’da polise ve İstanbul’da İsrail Konsolosluğu’na saldırıda bulunanlarla benzer bir profil çizdiğini ifade ediyor.