Vay anasını neler olmuş!

Ben Murat Ongun’u tanıdığımda kelimenin tam anlamıyla, çiçeği burnunda gencecik bir gazeteciydi. Uzun süre çalışmadık ama hep daha dün berabermişiz gibi, aradığımda anında karşıma çıkardı: “Efendim Ayşenur ablacığım..”

İki ayın sonunda savunma sırası ona geldiğinde ne yazık ki yanında olamadım. Zira, tam 12 yıl sonra “takipsizlik” verilen bir davada yeniden yargılanmak üzere Çağlayan Adliyesi’ndeydim. Birileri uğraşmış ve dosyayı yeniden açtırmıştı. Neyse ki dava reddedildi. SEGBİS ile bağlandığımız için sadece sesini duyabildiğim hakim, “beraat ettiniz yani” diye duyurdu.
Benim aklımda Silivri’deydi doğrusu. Genç meslektaşlarımın duruşma salonundan aktardığı notlarla takip etmeye çalıştım.


Aktarılacak, altı çizilecek, tarihe emanet edilecek o kadar çok not var ki!
Ben önce 50 yılımı verdiğim medyaya dair söylediklerini paylaşmak istedim:


“Biliyorsunuz mahkeme salonlarında Dreyfus davasına çok atıf yapılır da o dönemin medyasından pek bahsedilmez. Dreyfus’u elde hiçbir delil olmadığı halde vatan haini ilan edenlerinde medyası vardı. Onun, aleyhinde şiddetli kampanyalar yapan Fransız Libre Parole gazetesi gibi. O günlerin Fransız Parolası, bugünlerin Sabah’ı oldu, Yeni Şafak’ı Oldu, TRT’si oldu, A Haberi oldu.

Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, doğru! Bizim Zola’mız da CHP Genel Başkanı Özgür Özel oldu. Her gün hissettiğimiz CHP milletvekilleri oldu. Zola’nın, İtham Ediyorum yazılarına yer veren o küçük Fransız gazetesi, bugün bize biraz nefes aldıran Halk Tv, Sözcü grubu Cumhuriyet, Birgün oldu. Cesur, bağımsız gazeteciler oldu.

Allah bireysel destek olan herkesten de razı olsun.

Demem o ki, ne ilk kez siz, ne ilk kez biz siyasi bir dava ile huzurdayız. Tarihte de çok olmuş, bugün de oluyor, yarın da olacak. Taktik değişmiyor! Önce siyasi hedefe uygun strateji belirlenir ve ardından o doğrultuda kanıtlar, ya da bugünkü gibi beyanlar yaratılır. Seçilen kurbanlar yargılanır. Böylece koltukta gözü olan ‘küstah’ elenir.”

Sadece Fransa’yı değil dünyayı ayağa kaldıran Dreyfus davasında, ünlü yazar Emile Zola adaletsizliği zalimlerin yüzüne çarpmıştı. Bugün bile hukukta referans olan o dava.. İşgal altındaki İstanbul’un mürekkebi kara isimleri.. 12 Eylül sonrasında darbecileri alkışlayıp, sonrasında Erdoğan’ın da yanında saf tutanlar..
Ne çok şey gördük, geçirdik..


Ama İBB dosyasına sızdırılan iftiralar kadar karanlığa pek az rastladık:


“Bugün 2 ayrı mahalle gibi görünen medyanın her iki mahallesinden de çok sayıda tanıdığım, sevdiğim, dostum gazeteci vardır. Hepsi kendini kabul ettirmiş isimlerdir. Benden çok daha genç, çok daha başarılı olan genç gazeteci kardeşlerimle de İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevim sırasında tanıştım.

Diyebilirim ki medyada eskiyle çok dostluğum vardır. İddianamede eylem 19 var Sayın Başkan. Benim ta Ankara'dan tanıdığım gazeteci abilerim de yargılanıyor o eylemde. Güya benim talimatımla halkı yanıltıcı yayınlar yapmışlar, üstelik utanarak söylüyorum, benden para alarak.

Bizim mesleği bilmiyor bu iddianameyi yazanlar. Belli ki havuz medyasındaki gazetecileri, gazeteci sanıyorlar. Bilseler benim meslek büyüğüm olan Soner Yalçın'a, Ruşen Çakır'a, Şaban Sevinç'e, Yavuz Oğhan'a talimat veremeyeceğimi öğrenirlerdi.

Ancak onların benim kulağımı çekme, bana fırça atma, bana talimat verme hakları olduğunu da bilirlerdi. Hele ki onlara para karşılığı haber yaptırmayı teklif etsem önce sinkaflı bir küfür ederler, ardından beni yanlarından defederler; hırsları, öfkeleri geçmez Ekrem İmamoğlu aleyhine haberler yaparlar.”


İktidarın ve yandaş kalemlerin her fırsatta lanetlediği FETÖ dönemindeki davalar da böyleydi.. Alırlardı bir torba… İçine uysa da uymasa da ne kadar kızdıkları isim varsa atarlardı. Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan ile Nedim Şener aynı torbadaydı mesela.. Geçmişte işkence vakalarında yer aldığını bizzat kendisi itiraf eden Hanefi Avcı ile Devrimci Karargah üyelerini bir torbaya atanlar da onlardı!
Çok acayip günlerdi.

Yine de İBB kumpası kadar, yasaların hiçe sayıldığı, tutuklulara “şu kadar dolar ver serbest kal” dendiği bir dava görmedik.


“27 Nisan'da bana bir avukat ziyareti oldu. Şöyle dedi; 'Ortak arkadaşımız diyor ki 1 milyon dolar verirse eşinin tutuklanmamasını sağlarım.' Cezaevinde avukat kabininde benden 1 milyon dolar talep edilince şok oldum. O şaşkınlık anında duraksayınca avukat pazarlık yapacağımı zannetti herhalde. ‘500 bin dolar da olur’ dedi.”


Ya hem kendisi hem hakkındaki iddiaların buharlaştığı bir sanık biliyor musunuz.
İnanın, ben 12 Eylül sonrasında TRT muhabiri olarak izlediğim hiçbir davada, örgüt üyeliği gibi ağır biçimde suçlanan iki kişiden biri tek başına hücrede kalırken, diğerinin dosyadan neredeyse hiç var olmamış gibi buharlaştığını görmedim.


Murat Ongun, savunmasında, işte o ikinci kişiden, kent panolarına verilen ilanların ihalesini alan şirketin sahibi Murat İlbak’tan şöyle bahsetti:

“Murat İlbak bana bağlı örgüt üyesi olmakla suçlandı, 19 Mart'ta. Yallah gittik aynı otobüsle. Sonra beni Çorlu'ya onu Bandırma'ya attılar. Diğer iki kardeşi Silivri’de kaldı. Mayıs ayı 20’si 30’u tahliye haberi geldi. Her zaman okuduğumuz gazetelerde Sabah ve Yeni Şafak'ta etkin pişmanlık ifadesini okumadık.

Murat bey iyi eğitimli düzgün kaliteli bir insan. Ama nasıl çıktı merak ediyorum. Neyse TRT'de basketbol mili maçı izliyorum.Reklama gidildi. Çay koydum. TRT’de reklam bitti maça döndü. Yakın plan göğüs çekim.

Bir kişiye zoom yapılıyor. Ağzımdaki çayı püskürttüm. Çünkü o Murat ilbak idi. İlbak'ın yurtdışı yasağının kalktığını, bizzat hücremde TRT 1'de gördüm. 'Vay anasını ya çekmişim' istemsiz. Tuhaf hissettim. Yanlış bir intibaya kapılmanızı sistemem. Güngörmüş insanlar. Normal hayatlarına dönmeliler, sanık olmamalılar. Türkiye'nin en büyük reklamcısı sanık bile değil. Ve eylem 61-76 böylece çöp oluyor.”


Düşünün sizin suçlandığınız bir eylemin ikinci ismi neden, nasıl olduğu anlaşılamayan ve zaten açıklanmayan bir biçimde tahliye oluyor. Hatta bırakın belirli günlerde imza zorunluluğunu, yurt dışı yasağı bile verilmiyor.


Neyin ne olduğunu biliyoruz elbette. Murat Ongun da biliyor ve anlatıyor.
Umarım onların hesabı bir gün sorulur.

Ben yazımı, bir baba ve evlat olarak anlattıklarıyla bitireceğim:

“1 yıldır tutukluyum. 1 yıl ilk başta kulağa insan ömrü içinde çok uzun bir zaman dilimi gibi gelmiyor. Oysa mesele sadece hücreye tıkılmak da değil. 1 yıldır kaynağının neresi olduğu belli olan haberlerle medya linçimiz de devam ediyor.

Hayatınızda ilk kez girdiğiniz ve uyum sağlamaya çalıştığınız hapishaneden, bir gece yarısı hastaneye götürülüp, sabahın ilk ışıklarıyla bilmediğiniz bir başka cezaevine sevk edilmek de var bizim hikâyemizde. Ailemize yönelik hamleler, 3 kez basılan yuvamız, tutuklanan ya da adli kontrole alınan yakınlarımız da var bizim hikâyemizde.

Evinizi basmaları yetmiyor. Kızınızın kulağındaki küpeleri, oğlunuzun başucundaki harçlığı da soruşturmaya dâhil ediliyor. Sonra bunlar, medyada yazılınca o dönemin Dezenformasyon Başkanlığı bu haberleri yalanlıyor. Oğlumun harçlığının kasadan çıktığını belirtiyor. Zeka küpleri. Kasaya oğlanın harçlığını koyup, üzerine ‘’Koray’ın Harçlığı’’ mı yazdık? Nereden anladın? Birazcık zekâ kullanın bari.

Ama evlatlarıma yapılanları hafife alıp yalanlayan o birimin başkanının adı her türlü rezilliğe karıştı ve görevden alındı. Tabii ki tutuklanmadı. Hatta yeni iş buldu. Çocuklar üzerinden algı yaratmaya çalışan bu zatın, kendisini en son Akın Bakanımızın devir teslim töreninde alçak koltuğunu kaldırmaya çalışırken gördük. Kaldıramadı da. Kaldırmayı beceremeyince şahsı ortadan kaldırdılar. Perde arkasından çalışıyor şimdi. Aklı sıra gizli.”

İçerde.. Hücrede olmak ve bu çirkinlikler karşısında evlatlarınıza sarılamamak.. İnsanın içini acıtmaz mı!

Ya bir anne olarak, o hücredeki evladınıza ne söylersiniz?

“Haftada bir telefon hakkımı Giresun'daki 86 yaşındaki annemi aramak için kullanıyorum. Annem, bugün için ‘sular seller gibi geçsin, Allah zihin açıklığı versin' diye dua etti. Bana en son bunu üniversite sınavına girerken söylemişti. Annemin bilmediği, bu bir sınav değil; sınav olsa geçerdim ama ben bir mülakattayım. Bu ülkede mülakatların malum nasıl sonuçlandığını da biliyoruz.”

İBB Davası Ekrem İmamoğlu