Ne zaman bu kadar kirlendik!
Artık hangi birini yazacağımı şaşırdım. Örnekler çığ gibi. Üstelik her biri bugüne kadar görmediğimiz cinsten. Korkutucu.. Kimi zaman tiksindirici..
Bir ülke Kurtuluş Savaşı sonrasında sadece çeyrek yüzyılda ayağa kalkıp, son çeyrek yüzyılda maddi manevi bütün değerleriyle nasıl dibe vurabilir?
*. *. *
Yanılmıyorsam 2011 yılıydı.Mehmet Ali Birand 32. Gün’de Gülen Cemaatini işlemeye karar vermişti. Cemaatin önde gelen isimleri elbette hemen kabul etmişti. İsmail Küçükkaya O’nun deyimiyle ayrıca tarafsız bir bakış için gelecekti. Ama “karşıt” kimseyi bulamamıştı. Zira karşıtlar, yani Cemaatin içyüzünü bilen ve anlatanlar ya cezaevindeydi ya da korkuyordu. Ben onun son umuduydum! Ve evet dedim.
Programda Hüseyin Gülerce o günlerde “Sözcü” kimliğiyle öne çıkıyordu hatırlarsanız. Ben de sorumu ona sormuştum:
“Yayın organlarınız, bankanız, dershaneleriniz, pek çok yatırımınız.. Dahası siyasal ve toplumsal düzeyde örgütlenmeleriniz var. Bu muazzam varlığın nedeni yalnızca hayır işleri mi, yoksa iktidar gibi bir hedefiniz var mı?”
Hüseyin Gülerce pek de tereddüt etmeden “var” yanıtını verdi. Çok daha sonra Cemaatten koptuğu günlerdeki bir röportajda “Durumu bir tek Ayşenur hanım anlamış ve milyonların karşısında sormuştu” deyiverdi.
Benim gördüğümü neden onca gazeteci, akademisyen göremiyordu, anlamıyordum.
Korku muydu, günlük çıkar hevesi mi?
Aradan yıllar geçti.. Çok yakında yine, sanki kendilerinin hiç payı, günahı yokmuş gibi Erdoğan ve arkadaşlarının 15 Temmuz nutuklarını dinleyeceğiz.
Aradan geçen sürede nereden nereye geldiğimizi gazeteciler, akademisyenler, hukukçular, iş insanları yine anlamazdan geliyor.
Mesela, İsmailağa Cemaati’nin 500 kilo altınıyla kayıplara karışan kuyumcu -en çok bir günlüğüne- haber oluyor da, Cemaat o kadar altını nasıl toplamış soran olmuyor!
Atatürk’e galiz ifadelerle hakaret etmek ifade özgürlüğü oluyor da, Erdoğan’ın bıyıkları hakkında espri yapmak neden mümkün olamıyor.
FETÖ sonrası palazlanan, bürokrasideki boşluğu doldurmasına izin verilen Menzil’e ne demeli?
Gavs dedikleri Abdülbaki Erol’un ölümünden sonra üç oğlu arasındaki miras kavgası hepimizin gözleri önünde yaşandı. Nasıl yaşanmasın! Sadece Türkiye’deki taşınır, taşınmaz tüm varlığın değeri 17-20 milyar TL olarak tahmin ediliyor. Yurt dışındaki servet ayrı..
Hayatında bir gün iş yapmamış Gavs efendi ve üç mahdumu nasıl elde etti bu serveti? Tarikatın ipine sarılarak cennete gideceğine inanan binlerce saf Anadolu insanının emekleriyle, bağışlarıyla.
*. *. *
Türkiye’de 30 kadar ana tarikat ve yüzlerce alt kolu, cemaati var. Sayıları sadece İstanbul’da 500’ü geçen, açıktan faaliyette bulunan 500 kadar tekke de cabası.
Şeyhleri son model arabalar, hatta özel uçaklarla seyahat ediyor. Yaptırdığı özel hastanelerde tedavi oluyor. Topladığı paraların karşılığında da -Menzil’de olduğu gibi- alttakilere bitmeyen çorba, göze girenlere de bakanlıklarda kadro gibi kayda değer imkanlar sunuyor.
Vakıf adı altındaki örgütlenmeler ise doğrudan Erdoğan’ın himayeleri ve Bilal Bey’in ilgisine mazhar oluyor.
Bütün bunlardan rahatsız olmayı çoktan geride bırakmış gibiyiz. Ancak bazı münferit olaylarla hatırlayıp ah vah ediyoruz.
Suçlamıyorum elbette.
Arkasına devletin zor gücünü ve hatta akçeli yardımını alan bu yapılarla zaten bireysel mücadele mümkün değil. Hatta parti gibi, sendika ya da dernek gibi örgütler için de mümkün görünmüyor.
Tek umudumuz, önce tek adam rejimini değiştirmek. Ardından Cumhuriyet’in başlangıç ayarlarına geri dönebilmek..
*. *. *
Belki, Türkiye’yi bu karanlığa sürükleyen projenin sahibi Washington’daki gelişmeler umudumuzu tazeleyebilir. Sadece başkentte değil, ara seçim öncesi ABD’nin pek çok eyaletinde kendilerini “demokratik sosyalist” olarak tanımlayanlar önde gidiyor.
Trump da İran savaşının ağır maliyetini sandıkta ödeyecek gibi.
Aynı şey Netanyahu için de geçerli!
Bakmayın Saray’daki cafcaflı havaya. Eski günler çok geride kaldı. Bir yandan Erdoğan’ın sorunları.. Öte yandan memleketin ağır akçeli sorunları.. AKP içerde kaynıyor. Sokaklarda ise feryadın bini bir para!
Hadi NATO zirvesi için gelen konuklar görmesin diye yoksulluğun önüne perde çektiniz diyelim.. Orada yaşayan insanları ne yapacaksınız!
Baksanıza solu temsil ettiği iddiasındaki CHP’nin ve teslim ettiğiniz Kılıçdaroğlu’nun yaptıklarına. Ne perdeyle, propaganda ile örtülecek gibi..
Hele son çirkin icraatı!

Malum, CHP Genel Başkanlığı'na atanan Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde CHP Ankara İl Başkanlığı'nı feshetmişti. Yerine gelecek 35 kişi belli oldu. Bir de ne görülsün, Kılıçdaroğlu'nun listesinde, tartışmaların odağındaki Gizem Altunsoy'a da yer verilmişti.
Kim mi Gizem Altunsoy? Sosyal medyada "Gizem Lara" hesabıyla biliniyor. Epey geniş bir izleyici kitlesi de var. Ama onu asıl hayatımıza ve bu yazıya dahil eden, kısa süre önce kaybettiğimiz Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay ile seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel hakkındaki iftiraları.. Gülşah Durbay’ın kanserle mücadele ederken bir de böyle bir iftirayla karşı karşıya kalmasına neden olan sosyal medya paylaşımları.

Sorsanız, Bay Kemal Sözcü’deki söyleşide olduğu gibi “ben o tartışmaları bilmiyordum ki” diyecek. Tıpkı Erdoğan’ın FETÖ’nün yaptıklarını bilmediği gibi!!!!
Bay Kemal neredeyse hiçbir şeyi bilmiyormuş. O röportaj vesilesiyle anladık. Bilmediklerinden biri de trajikomik casusluk davası. Davanın sanıklarından biri, sevgili Necati Özkan’dan bir “Hakikat mektubu” daha geldi. Diyor ki:
“İster bu hafta yapılacak İBB Davasını izleyin, isterseniz 6 Temmuz Pazartesi günü yapılacak olan sözüm ona “Casusluk” Davasını izleyin; aynı şeyi göreceksiniz: Bu ülkede bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı sistemi keyfi bir hukuksuzluğu göstere göstere uyguluyor. Devlet vatandaşına hizmet etmek yerine orantısızca zulmediyor. Masum vatandaşlarının özgürlüğünü siyasi saiklerle elinden alıyor.
Size hatırlatmak isterim ki; orantısız devlet gücünün masum vatandaşlar üzerine böylesine keyfi biçimde boca edilmesi sadece zulüm değildir. Aynı zamanda devletin ve milletin geleceğini, birliğini ve varlığını tehdit eder. Osmanlı Sadrazamı Tunuslu Hayreddin Paşa’nın yaklaşık iki asır önce uyardığı gibi “İktidar hukukla sınırlandırılmadıkça ve mülkiyet devletin keyfiyetinden kurtarılmadıkça ne hürriyet kaim olabilir ne de devlet payidar kalabilir.”*
Hiçbir saikle devletimizin bu duruma düşürülmesine izin vermeyelim. Ne bugün ne de yarın.
Kılıçdaroğlu vakit yaratıp duruşmaya gider, komediye bizzat tanıklık eder mi? Sanmam.
O hukukun ölümüne seyirci olmak bir yana, yardımcı olmayı seçti.
Neyse ki son durağa az kaldı!