İnsanları sürekli yenmek zordur; kazanabileceklerine dair inançlarını ellerinden almak çok daha kalıcıdır

Bu bir hikayedir…

O ülkede son seçim yapıldığında kimse onun son seçim olduğunu bilmiyordu.

Sandıklar kurulmuş, pusulalar basılmış, meydanlarda şarkılar çalınmıştı. Her şey alışıldık görünüyordu. Yalnızca insanların yüzünde eskiden bulunan o küçük ihtimal kaybolmuştu: “Belki bu defa değişir.”

Çeyrek asır önce her şey başka sözlerle başlamıştı. Yasaklar kalkacak, adalet güçlenecek, devlet herkesin devleti olacaktı. İnsanlar kendilerine uzatılan eli tutmuştu. Kimi yoksulluktan kurtulmak, kimi özgürce yaşamak, kimi de eski düzenin haksızlıklarından hesap sormak istiyordu.

Yıllar geçtikçe o el, tuttuğu elleri bırakmamaya başladı.

Önce makamların sahipleri değişti. Sonra makamlara gelmenin şartları… Bilgi, emek ve liyakat konuşulan koridorlarda artık tek bir soru dolaşıyordu:

“Bizden mi?”

Devletin kapısına işi düşen vatandaş, hakkını istemeden önce kime selam vermesi gerektiğini öğreniyordu.

Böylece devletin tabelası yerinde kaldı; içindeki odaların anahtarları aynı elde toplandı.

Ülkenin başındaki kişi ise her yolun sonunda yeni bir kapı buluyordu.

Parlamenter düzen içindeki siyasi yolunun sonuna yaklaştığı düşünüldüğünde bir üst makama çıktı. O makamın süresi ve sınırları konuşulmaya başladığında ülkenin yönetim sistemi değişti. Yeni sistem, yeni başlangıçlar ve yeniden sayılan yıllar getirdi.

Bir gün insanlar anayasanın ilgili maddesini göstererek, “Bu defa gerçekten son,” dediler.

Sarayın koridorlarından tanıdık bir cevap yükseldi:

“Öyleyse yeni bir anayasa gerekir.”

O ülkede bir insanın görev süresini belirlemek için yazıldığı sanılan kurallar, zamanla onun görevde kalmasını sağlayacak biçimde yeniden yazılıyordu. Her değişiklik halka büyük bir yenilik diye sunuluyor, her yeniliğin sonunda aynı kişi aynı koltukta kalıyordu.

Çocuklar büyüyor, babalar yaşlanıyor, nesiller değişiyordu. İktidarın takvimi ise her defasında yeniden başlıyordu.

Ama ülkenin tamamını yönetmek yetmiyordu. Kaybetme ihtimalini de yönetmek gerekiyordu.

Karşılarında duranların bazılarını yanlarına aldılar, bazılarına kapılar açtılar. Hikâyedeki en sabırlı hamle ise yıllarca karşı saflarda bekleyenlerdi. Aynı kürsülerde konuşmuş, aynı kalabalıklardan alkış almış, aynı umut adına oy istemişlerdi.

Sonra tam iktidarın yorulduğu, halkın değişime yaklaştığı düşünülen günlerde yer değiştirdiler.

Onlara oy veren insanlar ekranlara bakıp kaldı:

“Ben kime inanmıştım?”

Bir kişinin saf değiştirmesi, binlerce kişinin geleceğe duyduğu güveni götürüyordu. Her geçişin ardından aynı cümle biraz daha yayıldı:

“Seçim olsa ne olacak?”

Sonra gözler denize bakan şehre çevrildi. Akşamları kıyısında insanların hâlâ özgürce konuştuğu, bütün ülke susarken sesinin duyulacağına inanılan şehre…

Oranın da teslim olduğu hissi yaratılırsa, geriye kalanların direncinin çözüleceğini düşünüyorlardı.

Bu taktiği hangi kitaptan öğrenmişlerdi, bilinmiyordu. Belki eski sarayların koridorlarından, belki kendilerinden önce aynı yolları yürüyenlerden… Bildikleri şuydu: İnsanları sürekli yenmek zordu; kazanabileceklerine dair inançlarını ellerinden almak çok daha kalıcıydı.

Erken seçim ilan edildiğinde muhaliflerin bir kısmı sevinmedi bile.

“Nasıl olsa değişmez,” dediler.

Sandığa gitmeyen herkes kendince bir itirazda bulunuyordu. Fakat boş bıraktıkları yerleri, itiraz ettikleri düzen doldurdu.

O geceden sonra seçimler bir süre daha yapıldı. Takvimde tarihleri, sokaklarda afişleri vardı. Fakat insanların önünde gerçek bir tercih giderek kalmadı.

Yıllar sonra bir çocuk dedesine sordu:

“Bütün bunlar olurken siz neredeydiniz?”

Yaşlı adam uzun süre sustu:

“Biz onların sonunun geldiğini sanıyorduk.”

“Peki ne zaman anladınız?”

“Birbirimize ‘Artık hiçbir şey değişmez’ demeye başladığımızda…”

Bu hikâyenin sonu henüz yazılmadı.

Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

Seçim Hükümet