Hazırladığımız bilgi notlarını bile okumaya erinen tüm eğitim yöneticilere ithafen... Size kimi hatırlattı?
İçinde bulunduğumuz dijital çağ, bilimin, teknolojinin ve insan aklının ulaştığı seviyeyi her gün yeniden gözler önüne seriyor.
Yapay zekâ destekli sistemlerle hastalıklar erken evrede teşhis ediliyor; kuantum hesaplama çalışmaları insan aklının sınırlarını zorluyor; uzaktan ameliyatlar, otonom araçlar, küresel veri ağları ve anlık çeviri teknolojileri dünyayı her geçen gün biraz daha küçültüyor.
Bugün bir araştırmacı dünyanın diğer ucundaki laboratuvarla eş zamanlı çalışabiliyor. Bir öğrenci binlerce kilometre ötedeki üniversiteden ders alabiliyor. Dünyanın herhangi bir noktasında ortaya çıkan bilgi, saniyeler içerisinde milyonlarca insana ulaşabiliyor.
Bilgi bu kadar hızlı dolaşırken, iletişim sınırları ortadan kalkarken ve çözüm üretme imkânları böylesine genişlerken yönetim anlayışının hâlâ yalnızca mesai saati, fiziksel varlık ve biçimsel kontrol üzerinden tarif edilmeye çalışılması üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir çelişkidir.
Çünkü çağ değişti.
İnsan değişti.
Çalışma biçimleri değişti.
Peki yönetim anlayışı neden değişmesin?
YÖNETMEK SAAT SAYMAK DEĞİLDİR
Yönetmek, saat saymak değil; sonuç üretmektir.
Yönetmek, koltukta oturmak değil; sorumluluk almaktır.
Yönetmek, insanların kapıdan hangi dakika girdiğini bilmekten önce, o kapının ardında ne ürettiklerini bilmektir.
Elbette her kurumun çalışma düzeni vardır. Kuralları vardır. Mesai sorumluluğu vardır. Kamu hizmetinde disiplin ve görev bilinci tartışılmazdır.
Fakat disiplin ile kontrol takıntısı aynı şey değildir.
Ömrünün 20, 25, 30 hatta 35 yılını devlet hizmetine vermiş insanlara hâlâ sürekli kontrol edilmesi gereken kişiler gibi davranmak disiplin oluşturmaz.
Güveni azaltır.
Aidiyeti zedeler.
Çalışma şevkini tüketir.
Görevini aksatan varsa muhatabı bellidir. Yöneticilik de zaten görevini yapanla yapmayanı birbirinden ayırabilme becerisidir.
Bir kişinin kusurunu yüz kişiye hatırlatmak kolaydır.
Zor olan, o bir kişiyle konuşabilmektir.
ÖNCE İNSANI ANLAMAK
Yönetimin önceliği, insanların kaç dakika geç geldiğini veya hastane randevusunu hangi saate aldığını takip etmekten önce şunları sorabilmek olmalıdır:
“Bu insanın bir derdi mi var?”
“Bir sıkıntısı mı var?”
“Çözebileceğimiz bir problemi var mı?”
“Çalışma ortamını daha iyi hâle getirmek için yapabileceğimiz bir şey var mı?”
Çünkü insanı anlamadan insan yönetilemez.
İnsanı merkeze alan meseleleri bir kenara bırakıp yönetimi yalnızca şekil, saat ve kontrol üzerinden göstermeye çalışmak, çağdaş yönetim anlayışıyla bağdaşmaz.
Kurumların başarısı yalnızca insanların işyerinde geçirdiği zamanla değil; ortaya koydukları iş, sorumluluk, üretim ve sonuçla değerlendirilmelidir.
ÜRETİMİ ÖLÇMEK ZORDUR, SAATİ ÖLÇMEK KOLAY
Yönetim kapasitesi zayıfladıkça karmaşık sorunların basit kurallarla çözülebileceği zannedilir.
Çünkü;
Üretimi ölçmek zordur, saati ölçmek kolaydır.
İnsanı tanımak zordur, yoklama yapmak kolaydır.
Sorunun kaynağına inmek zordur, toplu mesaj göndermek kolaydır.
Doğru kişiyle yüz yüze konuşmak zordur, herkesi aynı kefeye koymak kolaydır.
Fakat kolay olan her şey doğru değildir.
Yetkin insan kaynağının bulunduğu kurumlarda esas olan sürekli denetim değil; güven, sorumluluk, ölçülebilir çıktı ve hesap verebilirliktir.
Çalışanına güvenmeyen kurum, zamanla çalışanının da güvenini kaybeder.
LİYAKATİN ÖNÜNDEKİ GÖRÜNMEZ TAVAN
Devletin ve kurumların içinde dürüst, namuslu, çalışkan ve işini bilen insanlar elbette vardır.
Mesele onların bulunmaması değil; karar mekanizmalarına doğru insanların hangi ölçütlerle taşındığıdır.
Bir sistemde yükselmenin ölçüsü bilgi, birikim, karakter ve üretmek olmaktan çıkıp mevcut düzene ne kadar uyum sağlandığına dönüşürse, liyakat daha yukarı çıkamadan görünmez bir tavana çarpar.
O noktadan sonra en çok bilen değil, en az itiraz eden; en çok üreten değil, düzenle en az çatışan insan avantajlı hâle gelebilir.
Bunun bedelini yalnızca geride bırakılan liyakatli insanlar ödemez.
Asıl bedeli kurum öder.
Sonra devlet öder.
Nihayetinde toplum öder.
Çünkü liyakatli insanı aşağıda tutarak makamı koruyabilirsiniz; fakat kurumu yükseltemezsiniz.
Bir yapının geleceğini belirleyen, kimlerin kapının dışında bırakıldığı kadar kimlerin üst katlara çıkarıldığıdır.
ASIL İLKELLİK NEDİR?
Unutulmaması gereken çok basit bir gerçek vardır:
İlkel olan teknoloji eksikliği değildir; düşünce eksikliğidir.
Bir kurum dünyanın en gelişmiş bilgisayarlarına, yazılımlarına, yapay zekâ sistemlerine ve dijital altyapısına sahip olabilir.
Ama o araçları kullanan yönetim zihniyeti onlarca yıl öncesinin refleksleriyle hareket ediyorsa teknoloji yalnızca masanın üzerindeki pahalı bir aksesuardır.
Dijitalleşme bilgisayarı değiştirmek değildir.
Dijitalleşme önce zihniyeti değiştirmektir.
Teknolojiyi satın alabilirsiniz.
Yazılımı satın alabilirsiniz.
Binayı yenileyebilirsiniz.
Sistemi değiştirebilirsiniz.
Ama vizyon satın alamazsınız.
MAKAM SENİN DEĞİL
Makamların en tehlikeli yanı, insana bazen kendisini makamıyla karıştırma yanılgısı yaşatmasıdır.
İnsan bulunduğu makamı kendi büyüklüğü zannetmeye başladığında, yetki arttıkça kendisinin de büyüdüğünü düşünür.
İnsanlar sustukça haklı olduğunu;
itiraz etmedikçe güçlü olduğunu;
etrafındakiler başını salladıkça doğru yaptığını zanneder.
Oysa bugün oturduğunuz koltukta dün başka biri vardı.
Yarın başka biri olacak.
Kapının üzerindeki isimlik değişecek.
Telefon rehberlerindeki unvan değişecek.
Size açılan kapıların bir kısmı kapanacak.
Ama devlet kalacak.
Kurum kalacak.
Ve sizin insanlarda bıraktığınız hatıra kalacak.
Bu yüzden makamın ağırlığı, insanlara ağırlık vermekle taşınmaz.
İnsanların yükünü hafifletmekle taşınır.
Devlet ciddiyeti yalnızca personelden beklenmez.
Asıl devlet ciddiyeti; yönetme sorumluluğunu üstlenen kişinin dilinde, tavrında, adaletinde ve insana yaklaşımında görülür.
KİBRİN HARİTASI
Kendisini olduğundan büyük görenlerin ortak yanılgısı, karşısındakileri de olduğundan küçük görmeleridir.
Bazı yerleri önemsiz, bazı insanları güçsüz, bazı ihtimalleri hesaba katmaya değmez bulurlar.
Ve çoğu zaman en büyük hatalarını tam da burada yaparlar.
Aşamayacakları engelin büyük gördükleri yerde karşılarına çıkacağını sanırlar. Oysa hayat bazen hesabı hiç önemsemedikleri yerde keser.
Küçümsedikleri insan bir gün karşılarına çıkar.
Önemsiz gördükleri mesele büyür.
Kolay geçileceğini düşündükleri yol çıkmaza dönüşür.
Ve insan bazen en büyük yenilgisini, en küçük gördüğü yerde yaşar.
Tarihin kibirle ilgili tuhaf bir adaleti vardır: Kendini dev aynasında görenleri her zaman büyük meydanlarda yenmez; bazen haritada parmağını bile koymaya tenezzül etmediği küçücük bir noktada durdurur.
Çünkü büyüklük, insanın kendisini ne kadar büyük gördüğüyle değil; küçük gördüklerine nasıl davrandığıyla anlaşılır.
KARANLIK VE KENDİ GÖLGESİ
Karanlık önce karşısındaki aydınlığı söndürmeye çalışır.
Bunun için kendisine bağlı insanlar toplar, onları kullanır ve onlarla güç kazanır.
Fakat iktidarını korku ve çıkar üzerine kuranların değişmeyen bir çıkmazı vardır:
Bir süre sonra düşmanlarından önce kendi yanındakilerden kuşkulanmaya başlarlar.
Çünkü karşısındaki iyinin nerede durduğu bellidir; asıl tedirginlik, bütün yöntemlerini öğrenmiş ve gücün nasıl kullanıldığını görmüş olan kendi adamlarından gelir.
Dün hizmet eden, yarın rakip olabilir.
Dün güç veren, yarın o gücü isteyebilir.
Bu yüzden karanlığın çemberi giderek daralır ve sonunda sıra onu ayakta tutanlara gelir.
Karanlığın kaderindeki en büyük çelişki budur: Önce iyilerden kurtulmak ister, sonra kendi gölgesinden korkar; en sonunda da kendisini taşıyanları tüketerek kendi sonunu hazırlar.
BİLGİ ÇAĞINDA YETERSİZLİĞİ GİZLEMEK ZORLAŞTI
Eskiden makam, bilgiye ulaşmanın araçlarından biriydi.
Bugün ise bilgi büyük ölçüde herkesin önünde.
Bir çalışan dünyanın en iyi üniversitelerinin çalışmalarını okuyabiliyor, farklı ülkelerin uygulamalarını inceleyebiliyor, uluslararası yönetim modellerini karşılaştırabiliyor.
Dolayısıyla artık makam sahibi olmak, bilgi sahibi olmak anlamına gelmiyor.
Dijital çağın yöneticisinin belki de en önemli özelliği, her şeyi bildiğini düşünmemesidir.
Bilmediğini sorabilmelidir.
Uzmanına güvenebilmelidir.
Kendisinden daha iyi bilen insanlarla çalışmaktan korkmamalıdır.
Çünkü güçlü yönetici çevresindeki insanların küçülmesiyle büyümez.
Güçlü yönetici, çevresindeki insanları büyütebildiği ölçüde büyür.
BİR KURUM NE ZAMAN KAYBETMEYE BAŞLAR?
Bir kurumun en büyük kaybı birkaç dakikalık mesai değildir.
Asıl kayıp;
insanların çalışma isteğini kaybetmesi,
üretenlerin susması,
tecrübelilerin geri çekilmesi,
liyakatli insanların küstürülmesi
ve insanların bir süre sonra yalnızca kendilerinden isteneni yapmaya başlamasıdır.
İşte o zaman herkes zamanında gelir.
Herkes zamanında gider.
Kimse itiraz etmez.
Kimse risk almaz.
Kimse yeni bir şey söylemez.
Kimse sorumluluk almak istemez.
Ve dışarıdan bakıldığında kusursuz çalışan kurum, içeriden yavaş yavaş düşünmeyi bırakır.
Bir kurum için asıl tehlike insanların birkaç dakika geç gelmesi değil, insanların bir gün fikirleriyle gelmekten vazgeçmesidir.
SON SÖZ
Önce kendimiz, sonra ailemiz, çalışma arkadaşlarımız, çevremiz ve nihayetinde ülkemiz için faydalı işler üretmeye çalışmalıyız.
İnsanların enerjisini küçük hesaplarla tüketmek yerine gerçek sorunlara çözüm üretmeliyiz.
Yönetiyormuş gibi görünmeye değil, gerçekten yönetmeye;
konuşmaya değil, dinlemeye;
kontrol etmeye değil, anlamaya;
makam sahibi olmaya değil, bulunduğumuz makamın hakkını vermeye çalışmalıyız.
Çünkü makam biter.
Yetki biter.
Unvan biter.
Bir gün kapının üzerindeki isimlik de değişir.
Geriye insanların hafızasında bıraktığımız şey kalır.
İyilik mi?
Kırgınlık mı?
Adalet mi?
Kibir mi?
Bunu belirleyen makamımız değil, insanlığımızdır.
Üç günlük dünyada birbirimizi kırmaya, üzmeye ve hayatı birbirimize zorlaştırmaya değmez.
İnsanları yönetmeden önce insanı anlamaya çalışın.
Çünkü makamın ağırlığı insanlara ağırlık vermekle değil, insanların yükünü hafifletmekle taşınır.
Ve insanın bütün makamları, unvanları ve hesapları bittikten sonra baş başa kalacağı son makam kendi vicdanıdır.
Ve unutmayalım:
Hepimiz yolcuyuz.
İyi yolculuklar...
Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…