Zincir spor salonlarında çalıştırılan fitness eğitmenlerine şirket kurdurma modeli neden denetlenmiyor?
Türkiye’de çalışma hayatında yeni bir sorun büyüyor. Bazı sektörlerde işçi istihdam etmek yerine çalışanlara şirket kurduruluyor, vergi mükellefi yapılıyor ve işçi-işveren ilişkisi, fatura düzeni üzerinden farklı bir hukuki görünüm kazandırılarak yürütülüyor.
Kâğıt üzerinde her şey hukuka uygun gibi görünüyor.
Çalışan vergi mükellefi…
Fatura kesiyor…
Bağ-Kur primini kendi ödüyor…
Ancak işyerine girdiğinizde bambaşka bir tabloyla karşılaşıyorsunuz.
Emir ve talimat var…
Mesai var…
Şift sistemi var…
İşe giriş ve çıkış saatleri var…
Denetim var…
Performans takibi var…
Yani fiilen işçi gibi çalışma var; ancak kâğıt üzerinde işçi statüsü bulunmuyor.
Yakın zamana kadar özel hastanelerde çalışan hekimlerin çalışma biçimi de benzer tartışmalara konu olmuştu. Bugün ise aynı tartışma motor kuryeler üzerinden devam ediyor. Vergi mükellefi olmak ve fatura kesmek, tek başına bağımsız çalışma ilişkisinin varlığını göstermeye yetmiyor.
Ancak bu yazının konusu ne hekimlerdir ne de motor kuryeler…
Asıl dikkat çekmek istediğim alan, Türkiye genelinde faaliyet gösteren zincir spor salonlarında çalışan fitness eğitmenleridir.
Bu salonlarda görev yapan birçok fitness eğitmeni, danışanlarına bireysel antrenman hizmeti vermek amacıyla vergi mükellefi oluyor ve verdiği özel ders karşılığında danışanına fatura kesiyor. Bağ-Kur primini de kendi cebinden ödüyor.
İlk bakışta bu çalışma modeli hukuka uygun gibi görünebilir.
Ancak fiili çalışma düzenine bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Bu eğitmenler yalnızca danışanlarına özel ders vermiyor.
Aynı zamanda spor salonunun günlük işleyişinin ayrılmaz bir parçası olarak görev yapıyor.
Salon üyeleriyle ilgileniyor.
Yeni üyelere destek oluyor.
Ekipmanların doğru kullanımını gösteriyor.
Salonun hizmet kalitesinin devamı için görev alıyor.
Bunun yanında çalışma saatleri spor salonu yönetimi tarafından belirleniyor.
Şiftleri hazırlanıyor.
İşe giriş ve çıkış saatleri takip ediliyor.
Hangi gün ve hangi saatlerde salonda bulunacakları planlanıyor.
Salon müdürleri ve diğer maaşlı yöneticiler tarafından kendilerine emir ve talimat veriliyor.
Yapılan iş sürekli denetleniyor ve çalışma düzeni tamamen işveren tarafından organize ediliyor.
İşte tam da bu noktada sosyal güvenlik hukuku açısından cevaplanması gereken önemli bir soru ortaya çıkıyor.
Gerçekten bağımsız çalışan bir kişi mi söz konusu?
Yoksa yalnızca fatura kesen, ancak fiilen işverenin emir ve talimatları altında çalışan bir işçi mi?
Çünkü bir kişiye şirket kurdurulması veya vergi mükellefi yapılması, o kişiyi kendiliğinden bağımsız çalışan hâline getirmez.
Çalışma ilişkisinin gerçek niteliği, kesilen faturaya değil; işin nasıl yürütüldüğüne, işverenin organizasyonu içinde yürütülüp yürütülmediğine ve fiili çalışma düzenine bakılarak değerlendirilmelidir.
Burada dikkat çeken bir başka husus ise işveren açısından ortaya çıkan mali avantajdır.
Fitness eğitmenlerinin sigortalı işçi olarak istihdam edilmesi yerine vergi mükellefi hâline getirilmesiyle işverenler önemli yüklerden kurtulmaktadır.
SGK primi ödeme yükümlülüğü ortadan kalkmaktadır.
İşsizlik sigortası primi ödeme yükümlülüğü doğmamaktadır.
Kıdem tazminatı yükümlülüğü bulunmamaktadır.
İhbar tazminatı riski ortadan kalkmaktadır.
Yıllık ücretli izin, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretleri gibi iş hukukundan kaynaklanan birçok yükümlülük de fiilen uygulanmamaktadır.
Buna karşılık çalışan hem kendi Bağ-Kur primini ödemekte hem de vergi yükünü üstlenmektedir.
Başka bir ifadeyle, işçi olarak çalıştırılması gereken kişinin sosyal güvenlik ve iş hukuku kapsamındaki yükümlülükleri çalışanın omuzlarına bırakılmaktadır.
Eğer bir kişi belirli bir işyerinde, o işyerinin organizasyonu içerisinde, işverenin belirlediği çalışma düzenine uyarak, belirlenen şiftlerde görev yapıyor, işverenin emir ve talimatları doğrultusunda çalışıyor ve işveren adına hizmet sunuyorsa, bu çalışma ilişkisinin sosyal güvenlik mevzuatı çerçevesinde bütün yönleriyle incelenmesi gerekir.
Buradan öncelikle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na, ardından Sosyal Güvenlik Kurumu’na açık çağrıda bulunuyorum.
Türkiye genelinde faaliyet gösteren zincir spor salonlarında çalışan fitness eğitmenlerinin çalışma biçimleri kapsamlı şekilde denetlenmelidir.
Bu kişilerin gerçekten bağımsız hizmet sunup sunmadıkları, yoksa fiilen işçi olarak çalıştırılıp çalıştırılmadıkları tespit edilmelidir.
Çalışma saatleri…
Şift uygulamaları…
Emir ve talimat ilişkisi…
İşyerindeki hiyerarşik yapı…
Denetim mekanizması…
Prim bildirimleri…
Ve fiili çalışma düzeni…
Sosyal güvenlik müfettişleri/denetmenleri tarafından ayrıntılı şekilde incelenmelidir.
Bu sözde esnaf çalışanların hak kayıpları giderilmeli, kamu prim kayıpları tespit edilmeli ve mevzuatın öngördüğü işlemler gecikmeksizin uygulanmalıdır.
Bu yazı yalnızca bir köşe yazısı değildir.
Aynı zamanda çalışma hayatında uzun süredir uygulanan sistemin, sosyal güvenlik mevzuatı çerçevesinde değerlendirilmesi için yapılmış açık bir çağrı ve ilgili kurumlar açısından ihbar niteliği taşıyan bir kamuoyu uyarısıdır.
Hiç kimse bir çalışana şirket kurdurarak veya vergi mükellefi yaparak işverenlik sorumluluğundan kurtulmamalıdır.
Sosyal güvenlik hukukunda esas olan, sözleşmenin adı ya da kesilen fatura değil; fiili çalışmanın gerçek niteliğidir.
Çünkü bazen gerçeği görmek için kesilen faturaya değil, işyerindeki fiili çalışma düzenine bakmak yeterlidir.