Özel ve ekibine ‘2008 kumpası’ mı kuruluyor?

CHP’ye ‘butlan yönetimi’ atandıktan sonraki gelişmeler, meselenin partiyi Özgür Özel ve ekibinin elinden almakla sınırlı kalmayacağına, tüm toplumu kuşatan yeni bir ‘kumpas sürecinin’ taşlarının döşendiğine işaret ediyor.

Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Merkez’de yaptığı ve tartışma yaratan ilk konuşması üzerinden ‘2008’ furyası estiriliyor.

Peki nedir bu ‘2008’ olayı?

***

Kılıçdaroğlu, “FETÖ ajanlarını fark edemediğim için de özür diliyorum” demişti. Sözcü TV’deki yayınında, ettiği lafın kendisini de ateşe atacak bir yerlere gittiğini fark edip çark etse de, Saray’ın propaganda aygıtları işaret fişeğini aldı. Harıl harıl işlemeye başladılar.

Sabah gazetesi hemen FETÖ iltisaklı eski Manisa İşadamları Derneği mütevelli heyeti üyesi Enis Uludemir’in, 2016’daki ifadesini yeniden gündeme taşıdı. 10 yıl önceki ifadelere Uludemir’in yeni çektiği söylenen bir video da eklendi üstelik.

Her şeyin “2008’de Fethullah Gülen’in, ABD’den gönderdiği ‘gizli mesaj’ ile başladığını” ileri sürüyor Uludemir. “Partileri ele geçirin” dediğini iddia ediyor.

Asıl çarpıcı kısım ise İBB kasasındaki paraların ‘soğuk cüzdanlar’ aracılığıyla Almanya’ya transfer edildiği, paranın Özel’in tutuklanması halinde “yurt dışındaki muhalif lider” etiketiyle başlatılacak kampanyada kullanılacağı.

Tuhaf iddialar bitmek bilmiyor…

Ekrem İmamoğlu’nun da Özel’inkine benzer bir ‘FETÖ çalışması’ sayesinde İBB’yi ele geçirdiği savunuluyor.

Yani İBB’nin nasıl kazanıldığı senaryosu tekrar güncelleniyor: 31 Mart 2019’da “oylar çalındı” denildi, seçim yenilendi. İBB soruşturmasında yolsuzluk ve rüşvetle kazanıldığı ileri sürüldü. Yetmeyince ‘casusluk’ hazırlandı, ‘seçmen manipülasyonu’ ortaya atıldı. Şimdi de ‘FETÖ’ devrede.

Sabah’ın ardından Recep Tayyip Erdoğan’ın kuzeni olarak tanınan Cengiz Er’in sahibi olduğu Süperhaber sitesinde, 15 Haziran’da bir haber yayınlandı. Daha doğrusu ‘kronoloji analizi’ gibi garip sıfatlı bir yazı çıktı.

Özetle şöyle deniliyor:

“Değişimciler adıyla CHP’nin yönetimine gelen tüm isimler, eş zamanlı olarak 2008’de vitrine çıktı! Özel ve İmamoğlu 2008’den hemen sonra belediye başkan adayları yapıldı. Onursal Adıgüzel, Murat Emir, Turan Taşkın Özer, Murat Emir de aynı yıl parladı. 2008 ayrıntısı, bu isimlerin ‘görünmez bir el’ tarafından hızla tırmandırıldıkları dönemin miladı olarak yorumlanıyor.”

Analizde küçük bir ‘sinsilik’ de yapmışlar. Birilerinin, “Bunlar çok önce üye oldular” demesine karşı, ‘tedbir’ cümlesi eklemişler: “Önemli olan üye olma tarihleri değil, vitrine çıktıkları yıl.”

Şu sıra YouTube, Instagram, X, Facebook vb. sosyal medya ağlarında komplo daha da çeşitlendiriliyor, akıllara yerleşmesi için basitleştiriliyor, şablonlar, şemalar oluşturuluyor.

Şimdi gelelim 2008 meselesinin esasına…

KOMPLONUN NİRENGİ NOKTASI

Her komployu işlevsel kılan şey, kurgunun gerçek olaylarla desteklenmesidir. Komplolar ileriye dönük bir öngörü gibi görünse de aslında geriye doğru işler. Olaylar, yaşandığı günkü anlamından koparılıp yeni baştan dizilir.

‘2008 komplosu’ da böyle işte…

Zira, ‘CHP’nin ele geçirilme’ iddiası Türkiye’de siyasi, iktisadi ve hukuki rejimin temel taşlarının oynamaya başladığı 2008’deki fırtınalı olayların içine yerleştiriliyor. Bu milat önemli çünkü, rejim değişikliği tartışılırken muhalif kesimlerin büyük kısmı da aynı uğrağa işaret eder. Saray rejiminin ‘kurucu fikrinin’ 2008’de başlayıp, 2010 referandumuyla sonuçlanan sekansta yattığı vurgulanır.

Yeni komplonun mimarları ise aynı olaylar zincirini 2016’daki darbe kalkışmasına bağlıyor. Özetle muhalifler 2008-2010 kesitine, Saray kliği 2008-2016 kesitine dikkat çekiyor.

Lakin komplolar daima, kurguyu ve gerçekliği birbirine bağlayacak bir ‘cazip bilgiye’ ihtiyaç duyar. Nirengi noktası budur.

Buradaki aparat da yıllardır türlü şekillerde gündeme gelmiş bir rapor. Daha doğrusu raporun içindeki bir cümle!

İktidar yanlıları bir süre Kemal Kılıçdaroğlu’nu suçlamak için kullandı. 2023 kurultayından sonra bu sefer kimi muhalif çevreler Kılıçdaroğlu’nun ‘proje’ olduğunu kanıtlamak için başvurdu.

Bugün de Saray’ın propaganda aygıtı, İBB ile başlayan ve butlanla seviye atlayıp muhalefeti topyekun kuşatacak ‘büyük komplonun’ en önemli delili olarak sunuyor.

Nedir o enteresan cümle?

***

Ekim 2008’de, İsveç merkezli bir enstitü olan Silk Road’un yayımladığı, “Türkiye İçin Beklentiler: Laik ve Üniter Bir Gelecek mi?" başlıklı 80 sayfalık bir raporda, ‘seküler-İslamcı’ kamplaşmasının keskinleştiği, bu çatışmanın Türkiye’yi ileriye doğru nasıl değiştireceği, iç ve jeopolitik gelişmelerin rolü vs. tartışılıyordu. Aslında benzerlerinden fazla bir farkı yoktu.

Ta ki, Cumhuriyet’in 100. Yılı olan 2023’e dair senaryolar kısmına kadar…

Üç senaryo sıralanıyordu:

İlki; muhafazakar bir Türkiye. Siyasal İslamcı rejim kurulamasa da Erdoğan muhafazakar Türkiye’yi inşa ediyor. 2010 referandumu ile yeni anayasanın önünü açıyor, 2011 seçimini kazanıyor, Kürt sorununu İslami aidiyetle kontrol altında tutuyor, 2014’te halk oylaması ile Cumhurbaşkanı oluyor ve 2019’da yeniden seçiliyor. CHP ise modern bir sosyal demokrat partiye dönüşemeyerek, MHP ile beraber ulusalcı-aşırı sağcı noktaya sıkışıyor.

İkincisi; ‘demokratik uzlaşı’ gerçekleşiyor. İktisadi sorunlar ve yolsuzluklar sebebiyle AKP ağır darbe alıyor. Erdoğan 2011’de seçilemiyor. AKP’den ‘lekelenmemiş’ unsurlar uzlaşmacı bir yol açıyor. Deniz Baykal istifaya ikna ediliyor ve yerini 2008’de yolsuzluk dosyaları ile kamuoyunun dikkatini çeken Kemal Kılıçdaroğlu alıyor. CHP, Avrupa tarzı bir sosyal demokrat merkez partisine dönüşüyor.

Üçüncüsü; İslamcı rejim inşası krize giriyor, CHP ulusalcılığa daha da savruluyor ve askeri vesayet geri dönüyor. ABD’nin İran’a saldırısı ile AKP de dış desteğini yitiriyor, İran’daki rejimin yıkılıp yerine seküler bir rejimin kurulması ile ABD, Orta Doğu için Türkiye’deki seküler siyaseti alternatif olarak ön plana çıkarıyor.

2008 KİMİN İÇİN MİLAT?

İşte ikinci senaryodaki Kılıçdaroğlu cümlesi, her şeyi bağlayan aparat. Baykal’ın 2010’da ‘kaset vakası’ üzerine istifa etmesinden iki yıl önce dile getirilen bu ‘öngörü’, giderek bir gizeme dönüştü.

Ne hikmetse ilk senaryoda tamamı gerçekleşen öngörüleri gizlemli bulunmuyor!

İran’a saldırı var, referandum var, başkanlık rejimi var, seçimlerin kazanılacağı var, AKP içindeki kopuşlar var…

MHP’lilere yönelik 2011’deki kaset komplosu ve sonrasında partinin iktidara eklemlenmesini nereye koyacağız?

Bir yıl önce Ümraniye’de bulunan el bombalarının 2008’de tüm muhalifleri hedef alan Ergenekon davasına dönüşmesini…

Zekeriye Öz’ün heykelini dikmek isteyenleri…

2008’de DYP’nin başına geçen Süleyman Soylu’nun, Saadet’in başına geçen Numan Kurtulmuş’un amansız Erdoğan karşıtlığından aniden iktidara iltisakını…

Almanya’daki Deniz Feneri davasında savcı azmettiricilerin Türkiye’de olduğuna işaret edilmesi üzerine buradaki soruşturmanın jet hızıyla kapatılmasını…

Kuzey Irak’a yapılan kapsamlı operasyonun ABD’nin sert uyarısı ile bitmesi, Aktütün Karakolu’na büyük saldırıyı…

PKK ile çatışmanın zirveye çıktığı günlerde ‘çözüm sürecinin’ Oslo’da başladığını çok sonra öğrenmemizi…

Lehman Brothers’ın iflasıyla tetiklenen krize karşı gelişmiş ülkelerin başlattığı eşi görülmemiş parasal genişlemenin AKP’nin ayağına ‘sıcak para cennetini’ sermesini ve Kamu İhale Kanunu’nda yapılan seri değişiklikler ile kaynak dağıtım ağının kurulmasını…

Yargıyı siyasetin en güçlü aracına çeviren ve Gülen’in “mezardakiler bile kalkıp oy atsın” dediği 2010 referandumunu…

2016 darbe kalkışmasının “Ne istedilerse verdik, Allah affetsin” diyerek geçiştirilmesini, FETÖ miladının baba-oğul arasındaki telefon konuşmasından başlatılmasını…

“Seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş’ın içeri atılmasını…

Senaryo değil, hepsi gerçekleşmiş tüm bu olayları kimin hesabına yazacağız?

Böyle bakınca, CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nun gelmesi ile Erdoğan’ın önünün hepten açılması arasındaki illiyet bağı daha gerçekçi durmuyor mu?

Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm tartışmasız biçimde ortadayken, ‘azgın bir iktidar kliği’ 18 yıl geriye gidip yeni bir ‘2008-2010’ sekansı daha yaşatmak niyetindeler memlekete.

Yüzlerce savcı İzmir ve Ankara’ya boşuna mı yığıldı. Silivri’ye binlerce kişinin sığacağı mahkeme keyif için mi inşa edildi!