Bir saraya bakıp bir ülkeyi anlamak
NATO zirvesi için Ankara'ya gelen İzlanda Başbakanı Kristrun Frostadottir'in Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni ilk kez gördüğünde yüzüne yansıyan şaşkınlık dünün en çok konuşulan karelerinden biri oldu.
Belki sadece mimariye baktı.
Belki de aklından şu geçti.
"Bu kadar büyük bir saraya gerçekten ihtiyaç var mı?"
Çünkü geldiği ülke bunun tam tersini seçmiş durumda.
İzlanda'nın nüfusu yaklaşık 400 bin.
Türkiye'nin binde biri kadar.
Ama kişi başına milli gelirde İzlanda yaklaşık 98 bin dolar, Türkiye ise 18-19 bin dolar.
İzlandalı ortalama 82-83 yıl yaşıyor.
Türkiye'de bu süre 78 yıl.
Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde İzlanda dünyanın zirvesinde (0,972).
Türkiye 0,85 seviyesinde.
Transparency International'ın Yolsuzluk Algı Endeksi'nde İzlanda dünyanın en temiz ülkeleri arasında.
Türkiye son yıllarda hızla gerileyerek listenin alt sıralarına indi.
İzlanda'da yıllık enflasyon tek haneli.
Türkiye'de vatandaş hala yüksek enflasyonun yükünü omuzlarında taşıyor.
Bu gerçekler ortadayken insan ister istemez soruyor.
Acaba zengin oldukları için mi mütevazılar?
Yoksa mütevazı oldukları için mi zengin oldular?
Çünkü İzlanda'nın dünyaya gösterdiği şey sarayı değil.
İnsanı.
Biz ise çoğu zaman insanı değil, sarayı gösteriyoruz.
Bir ülkede devletin itibarı, kullandığı mermerin metrekaresiyle değil; emeklisinin maaşıyla, öğrencisinin eğitimiyle, işçisinin alın teriyle ölçülür.
Sarayın kaç odası olduğu tarihe not düşebilir.
Ama çocukların kaç öğün yemek yiyebildiği vicdana not düşer.
İzlanda Başbakanı'nın baktığı bina belki birkaç saniye sonra hafızasından silinecek.
Bizim ise o binaya bakarken kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Dünyanın en zengin ülkeleri mütevazı devlet binalarıyla yönetilirken, biz neden dünyanın en görkemli saraylarından biriyle yönetilmeyi tercih ediyoruz?
Çünkü asıl mesele sarayın büyüklüğü değil.
Saray büyürken halkın küçülen hayatıdır.