Polisin özlük haklarının korunması, toplumun güvenliğinin teminatıdır!

Polislik; insanın kendi canını ikinci plana atarak milletin canını, malını ve huzurunu koruma sorumluluğunu üstlendiği kutsal bir kamu görevidir.

Bayramda herkes ailesinin yanındayken o görev başındadır. Gece şehir uyurken o sokaktadır. Depremde, selde, yangında, terör saldırısında, toplumsal olayda ve en çaresiz anlarımızda ilk gördüğümüz üniforma çoğu zaman polis üniformasıdır.

O üniforma yalnızca devleti temsil etmez.

O üniformanın içinde bir anne, bir baba, bir eş, bir evlat ve yorulan bir insan vardır.

Ne var ki toplumun güvenliğini sağlayan polislerin kendi hayatlarında taşıdığı yükü çoğu zaman görmüyoruz. Onları yalnızca görev başında hatırlıyor, yaşadıkları ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunları ise üniformanın ardında bırakıyoruz.

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan polis intiharları, artık geçiştirilemeyecek kadar ağır bir meseledir.

Her intihar, geride kalan bir aile, yarım kalan bir hayat ve cevapsız bırakılmış sorular demektir.

Bu acıları yalnızca kişisel sebeplerle açıklamak, kurumsal sorumlulukları görmezden gelmek olur.

Elbette her vakanın kendine özgü şartları vardır. Ancak uzun çalışma süreleri, düzensiz mesai, tayin baskısı, ekonomik kaygılar, aile hayatının bozulması, amir baskısı iddiaları, değersizlik duygusu ve gelecek endişesi gibi sorunların polislerin omuzlarında ağır bir yük oluşturduğu da inkâr edilemez.

Bir insan sürekli güçlü görünmeye zorlanıyorsa, bir süre sonra yardım istemeyi zayıflık olarak görebilir.

Polislik mesleğinin en büyük çıkmazlarından biri de budur.

Vatandaşın derdini dinleyen polis, kendi derdini kime anlatacaktır?

Her gün insanların kavgasına, acısına, ölümüne, şiddetine ve çaresizliğine tanık olan bir görevli, yaşadığı ruhsal yıpranmayı hangi güvenli ortamda paylaşacaktır?

Psikolojik destek almak isteyen personel, bunun siciline veya mesleki geleceğine olumsuz yansıyacağını düşünüyorsa, orada gerçek anlamda bir destek sisteminden söz edilemez.

Polise yalnızca “güçlü ol” demek çözüm değildir.

Asıl çözüm, onun yükünü hafifletmektir.

Çalışma hayatının temel prensiplerinden biri, insanın bedensel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasıdır. Kamu görevlisi olmak, bu hakkın ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Polis memuru da dinlenme hakkına sahiptir.

Polis memuru da ailesiyle düzenli bir hayat kurma hakkına sahiptir.

Polis memuru da fazla çalışmasının karşılığını alma hakkına sahiptir.

Polis memuru da görev yerinin ve çalışma düzeninin keyfî biçimde değiştirilmemesini isteme hakkına sahiptir.

Polis memuru da amir baskısından, mobbingden ve hukuka aykırı uygulamalardan korunmalıdır.

Bunlar birer ayrıcalık değil, çağdaş çalışma hayatının vazgeçilmez kurallarıdır.

Bugün polislerin özlük hakları konuşulurken mesele yalnızca maaş artışına indirgenmemelidir.

Maaş önemlidir. Çünkü polis de kira öder, çocuğunu okutur, faturasını düşünür ve geleceği için kaygılanır.

Ancak özlük hakkı yalnızca ücret değildir.

Özlük hakkı; çalışma süresidir, izin hakkıdır, tayin sistemidir, görevde yükselmedir, liyakattir, fazla mesai karşılığıdır, emeklilik güvencesidir ve insan onuruna yakışır muameledir.

Polisler, uzun ve düzensiz çalışma saatleri nedeniyle ailelerinden uzak kalmaktadır. Pek çok polis memuru, görev gereği çocuğunun büyüdüğünü uzaktan izlemekte, ailesinin en önemli günlerinde görevde bulunmaktadır.

Bir babanın çocuğunun doğum gününe katılamaması yalnızca ailevi bir sorun değildir.

Bir annenin haftalar boyunca çocuğuyla yeterince vakit geçirememesi yalnızca kişisel bir fedakârlık değildir.

Bu durumlar sürekli hâle geldiğinde, çalışma hayatının insan üzerindeki yıkıcı etkisinden söz etmek gerekir.

Devlet, personelinden fedakârlık isteyebilir.

Ancak fedakârlığı sınırsız ve karşılıksız hâle getiremez.

Polislik mesleği kutsaldır; fakat kutsal olan mesleklerin mensupları ihmal edilebilir değildir.

Tam tersine, ağır sorumluluk taşıyan kamu görevlilerinin hakları çok daha güçlü korunmalıdır.

Çünkü devletin vatandaşa uzanan eli olan polis, kendisini yalnız ve sahipsiz hissetmemelidir.

Polislerin emeklilik döneminde yaşadığı gelir kaybı da çözülmesi gereken önemli sorunlardan biridir. Görev sırasında alınan bazı ödemelerin emekli aylığına yeterince yansımaması, yıllarca yüksek risk altında çalışan personelin geleceğe kaygıyla bakmasına neden olmaktadır.

İnsan, otuz yıl görev yaptıktan sonra yoksullaşma korkusuyla emekliliğini ertelememelidir.

Yıllarca sokakta, karakolda, sınırda ve özel görevlerde çalışan bir polis, emekli olduğunda geçim sıkıntısına mahkûm edilmemelidir.

Sosyal devletin görevi, çalışanını yalnızca görev yaptığı dönemde değil, emekliliğinde de korumaktır.

Burada mesele bir imtiyaz talebi değildir.

Mesele, verilen emeğin ve üstlenilen riskin karşılığının adaletli biçimde teslim edilmesidir.

Polis intiharlarının önlenmesi için göstermelik tedbirler değil, köklü adımlar atılmalıdır.

Bağımsız ve gizlilik esasına dayalı psikolojik destek birimleri kurulmalıdır.

Yardım isteyen personelin sicil veya görev kaybı endişesi ortadan kaldırılmalıdır.

Çalışma saatleri düzenlenmeli, personelin dinlenme hakkı güvence altına alınmalıdır.

Fazla mesai sistemi adil ve şeffaf hâle getirilmelidir.

Tayin ve görevlendirmelerde aile bütünlüğü dikkate alınmalıdır.

Mobbing ve amir baskısı iddiaları bağımsız biçimde soruşturulmalıdır.

Meslek içi liyakat güçlendirilmeli, personelin kuruma olan adalet duygusu korunmalıdır.

Emeklilik hakları, mesleğin taşıdığı risk ve yıpranma dikkate alınarak yeniden düzenlenmelidir.

Bir polis memuru hayatına son verdiğinde yalnızca bir personel kaybedilmiş olmaz.

Bir eş eşini, bir çocuk annesini veya babasını, bir aile evladını, devlet ise yetişmiş bir mensubunu kaybeder.

Her kaybın ardından birkaç cümlelik başsağlığı mesajı yayımlamak yeterli değildir.

Devletin görevi, cenazeden sonra üzülmek değil, cenazeye giden yolu önceden kapatmaktır.

Polislerimiz bu milletin evlatlarıdır.

Onların alın teri, fedakârlığı ve sessiz çığlığı siyasi tartışmaların veya bürokratik raporların arasında kaybolmamalıdır.

Polisin güçlü olması, yalnızca daha fazla yetkiye veya daha fazla ekipmana sahip olması değildir.

Gerçek güç; hakkı teslim edilmiş, ailesi korunmuş, geleceğine güvenen, ruhsal açıdan desteklenen ve kurumuna aidiyet hisseden personelle mümkündür.

Polis vatandaşın imdadına yetişiyor.

Artık devlet de polisin imdadına yetişmelidir.

Çünkü sokaktaki huzuru koruyanların iç dünyasında fırtına kopuyorsa, hiçbirimiz gerçekten güvende değiliz.

Polis