Bölgesel asgari ücret gelirse kim kazanacak, kim kaybedecek?
Türkiye’de ne zaman ekonomi daralsa, ne zaman işverenlerin maliyetleri konuşulsa, masaya aynı öneri yeniden geliyor: Bölgesel asgari ücret.
İlk bakışta makul görünen bu öneri, aslında çalışma hayatının temel sorununu çözmekten çok, sorunun yönünü değiştiren bir yaklaşımdır. Çünkü mesele, çalışanların hangi şehirde yaşadığı değil; emeğin ülke genelinde neden giderek değersizleştiğidir.
Asgari ücret, adından da anlaşılacağı üzere, bir çalışanın insanca yaşayabilmesi için belirlenen en düşük ücret güvencesidir. Eğer bu güvence bulunduğunuz şehre göre değişmeye başlarsa, artık ortak bir taban ücretten değil, bölgelere göre farklılaşan bir gelir sisteminden söz ederiz. Bu ise çalışma hayatında yeni tartışmaların kapısını aralar.
Üstelik yaşam maliyeti yalnızca iller arasında değişmiyor. Aynı ilin farklı ilçelerinde bile kira, ulaşım ve temel ihtiyaç giderleri arasında ciddi farklar bulunuyor. O halde sınır nerede çizilecek? İl bazında mı, ilçe bazında mı, yoksa mahalle bazında mı ücret belirlenecek? Böyle bir sistemin uygulanabilirliği kadar adalet duygusunu zedeleme riski de göz ardı edilmemelidir.
Bugün Türkiye’nin gerçek problemi başka bir noktadadır.
Asgari ücret, istisnai bir taban ücret olmaktan çıkmış; milyonlarca çalışanın standart maaşı hâline gelmiştir. Çalışanların önemli bir bölümü ücret pazarlığını asgari ücret üzerinden yapmak zorunda kalmaktadır. Bu durum hem gelir dağılımını bozmakta hem de nitelikli emeğin karşılığını almasını zorlaştırmaktadır.
Dolayısıyla tartışılması gereken konu, asgari ücreti bölgelere ayırmak değil; çalışanların neden asgari ücret seviyesine sıkıştığını sorgulamaktır.
Bunun yolu ise ücretleri aşağı çekmekten değil, yukarı taşıyacak mekanizmaları güçlendirmekten geçer.
Sendikal örgütlenmenin yaygınlaşması, toplu iş sözleşmesi kapsamının genişletilmesi ve sektörlere özgü ücret standartlarının oluşturulması, çalışma hayatında çok daha kalıcı çözümler üretecektir. Güçlü sosyal diyalog, hem çalışanı korur hem de iş barışını güçlendirir.
Diğer taraftan yatırım ortamını iyileştirmek isteyen bir ülkenin ilk tercihi çalışanın ücretini düşürmek olmamalıdır. Üretim maliyetlerini azaltacak vergi politikaları, finansmana erişimin kolaylaştırılması, teknoloji yatırımları ve verimlilik artışı çok daha sağlıklı sonuçlar doğuracaktır.
Unutmamak gerekir ki düşük ücret, rekabet avantajı değil; çoğu zaman düşük katma değerli üretimin göstergesidir. Bir ülke ucuz emekle değil, nitelikli insan kaynağı ve yüksek verimlilikle kalkınabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, şehir şehir farklı asgari ücret belirlemek değildir. İhtiyaç duyulan şey; emeği değersizleştirmeyen, çalışanı yoksulluğa mahkûm etmeyen ve üretimi teşvik eden adil bir ücret sistemidir.
Çünkü güçlü ekonomi, düşük ücret üzerine değil; güçlü çalışan, güçlü üretim ve güçlü sosyal adalet üzerine inşa edilir.