Bay Kemal Norveç'te mi yaşıyor?
Kemal Kılıçdaroğlu, Aydınlık Gazetesi’nde uzun bir makale yazmış. Siyasi polemiğin gürültüsünden uzak, entelektüel bir deneme tadında. Dış politikanın soğuk haritasını çiziyor.
Marco Rubio’yu eleştiriyor.
Amerika’nın değişen dış politika aklını tartıyor.
Avrupa’nın sömürgecilik sicilini sayfalara döküyor.
Batı’nın demokrasi ve insan hakları karnesini sorguluyor.
İyi, güzel…
Peki Kemal Bey, hangi ülkede yaşıyor?
Yazıyı okurken insan ister istemez duruyor. Çünkü satırlar boyunca Avrupa’nın hukuk devleti sınavı var. Amerika’nın demokrasi çıkmazı var. Batı’nın kanlı sömürge tarihi var.
Ama Türkiye yok!
Öyle bir üslup ki; sanki bu satırlar Ankara’nın tozlu caddelerinden değil, Oslo’nun sessiz fiyordlarından, Stockholm’ün sakin sokaklarından, Norveç’in soğuk ama düzenli bir kasabasından yazılmış.
Oysa kalemini tutan el, son yıllarda hukukun, demokrasinin ve yargı bağımsızlığının en çok tartışıldığı coğrafyada yaşıyor.
Gazeteciler haber peşinde değil, sanık sandalyelerinde.
Siyasetçiler hakkında her gün yeni fezlekeler hazırlanıyor.
Mahkeme kararları siyasetin haritasını çiziyor, siyasetçiler ise haritanın kaderine teslim oluyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları raflarda tozlanırken, “uygulanır mı, uygulanmaz mı” sorusu yıllardır memleketin gündeminden düşmüyor.
Muhalefet partileri bile kendi içlerinde yargı kararlarıyla şekillenen krizlerin girdabında savruluyor.
Ve en trajik olanı, kendisi, kurultayda kaybettiği koltuğa bir mahkeme kararıyla oturuyor.
Böyle bir tablonun ortasında Avrupa’ya demokrasi dersi vermek…
Aynayı sadece karşıya tutmak, biraz tuhaf kaçmıyor mu?
Elbette Avrupa’nın iki yüzü var.
Bir yüzünde insan hakları bildirileri, parlamentoların soylu nutukları, özgürlük mücadelelerinin çınlayan yankıları.
Öteki yüzünde sömürgeciliğin karanlık defterleri, yağmanın gölgesi, çifte standardın keskin bıçağı.
Ama aynı çifte yüz, aynı çifte ayna Türkiye için de geçerli değil mi?
Eğer Avrupa’ya “Aynaya bak” diye sesleniyorsanız, önce kendi aynanızın buğusunu silmeniz gerekmez mi?
Çünkü inandırıcılık, başkalarının kusurlarını dizmekle başlamaz.
Kendi kusurlarıyla yüzleşebilme cesaretiyle başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, Avrupa’yı yargılayan yeni nutuklar değil.
Kendi demokrasisinin yarasına parmak basan, “Biz nerede hata yaptık?” diye soran samimi muhasebelerdir.
Ve samimiyet öyle bir dildir ki; kör de görür, sağır da duyar.
Belki de asıl soru şudur:
Marco Rubio’nun Batı için tarif ettiği tehlikeleri satır satır anlatan Kemal Kılıçdaroğlu, aynı titizliği, aynı kaygıyı Türkiye için de taşıyor mu?
Eğer taşıyorsa, seçilmeden oturduğu o koltukta ne işi var?
Çünkü aynayı hep karşı tarafa tutanlar, bir süre sonra kendi yüzlerini görmeyi unuturlar.
Ve unutan yüzler, zamanla silikleşir.