Bay Kemal'in arınma ritüeli
İnsanlık tarihi boyunca “arınma” sözcüğü kadar tehlikeli birkaç kelime üretildi. Çünkü arınma fikri ilk bakışta masum görünür. Kirden kurtulmak gibidir. Bozulmuş olanı temizlemek… Çürümüş olanı ayıklamak… İhaneti kovmak… Saf olana dönmek…
Ama tarihin derin kuyularına baktığımızda görürürüz ki; en büyük karanlıklar çoğu zaman “arınma” vaadiyle başlamıştır.
Mitolojide bunun ilk büyük örneklerinden biri Medea. Kendini ihanete uğramış hisseden Medea, dünyayı yeniden temizlemek ister. İçindeki öfkeyi bir “arınma” gibi görür. Ama sonunda arınma ile intikam birbirine karışır. Geriye sadece kendi çocuklarının cesetleri ve koskoca bir kül kalır.
Antik Çağ tragedyalarının hemen hepsinde benzer bir fikir dolaşır: İnsan kendini tanrı yerine koyup “temizleme” görevine soyunduğu anda felaket başlar. Çünkü arınma iddiası çoğu zaman kendini kusursuz ilan etmenin, kendi günahlarını halının altına süpürmenin başka bir biçimidir.
Siyasette de bundan daha tehlikeli bir eşik yok.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin içine düştüğü kriz tam olarak böyle mitolojik bir eşiği andırıyor. Mutlak Butlan Kemal Kılıçdaroğlu’nun dilinden düşmeyen o gizli ya da açık “arınma” vaadi, sadece politik bir hamle değil; tarihsel ve psikolojik bir yük taşıyor.
Çünkü asırlık bir siyasi hareket kendisini sürekli “arınacak, yıkanacak, paklanacak bir beden” olarak görmeye başladığında artık mesele fikir ayrılığı olmaktan çıkar. Kurultay salonları ortak aklın üretildiği yerler değil, cellatlarla kurbanların sürekli yer değiştirdiği arenalara dönüşür. Karşı taraf bir rakip ya da farklı düşünen yol arkadaşı değil; sökülüp atılması gereken bir “kir”, bir “ihanet odağı” gibi görülmeye başlanır.
İşte bütün tehlike tam burada başlar.
CHP’nin kendi kuyruğunu yiyen yılan, yani Ouroboros döngüsüne sürüklenmesi tam da budur. Parti, rakipleriyle değil, kendi içindeki gölgelerle savaşmaya başlar. Ve çoğu zaman bu savaşın sonunda kazanan iktidar olur; kendisi de küçülen bir yapı olarak kalır.
Tarih şunu öğretti; Bir hareket kendi içindeki insanları, emektarları ya da sadece farklı düşünenleri “hain”, “mikrop”, “yabancı unsur”, “temizlenecek yapı” olarak görmeye başladığında artık orada rasyonel siyaset bitmiş demektir. Geriye sadece kliklerin, koridor savaşlarının ve tasfiye ritüellerinin soğuk dili kalır.
Ve bu ritüeller akılla değil, kör bir biat kültürüyle yürür.
Mitolojide Prometheus insanlara ateşi, yani düşünceyi verdiği için cezalandırıldı. Çünkü tanrılar insanın düşünmesini istemezdi. Düşünen insan tehlikeliydi. Sorgulayan insan kontrol edilemezdi.
Bugün CHP’nin yaşadığı kriz de biraz buna benziyor. Yenilgilerden ders çıkarması gereken aktörler, mahkeme kararıyla parti içine döndüklerinde adeta küçük oligarklara dönüşüyor. “Arınma” dedikleri şey çoğu zaman ilkelerin yenilenmesi değil; sadece koltukların ve sadakat zincirlerinin el değiştirmesi oluyor.
Farklı sese değil, tek sese yaklaşan bir yapı ortaya çıkıyor.
Ve sonunda yüz yıllık “halkın partisi”, yaşayan bir organizma olmaktan çıkıp soğuk bir mabede dönüşüyor.
Oysa demokrasi steril değildir.
Hele ki sol bir partinin demokrasisi laboratuvar ortamında üretilemez.
Demokrasi biraz gürültüdür. Biraz kavga… Biraz hata… Biraz çatlak sestir.
Sözde “arınmış”, muhalefetsiz ve steril hale getirilmiş bir siyaset canlılığını kaybetmiş bir siyasettir. Çünkü hayatın kendisi kusurludur ve toplumsal muhalefet tam da o kusurların içinden doğar.
Carl Jung’un çok önemli bir sözü var.
“İnsan ışığını hayal ederek değil, karanlığının farkına vararak aydınlanır.”
Belki de CHP’de "Mutlak Butlan"cıların anlamadığı tam olarak bu.
Mesele başkalarını arındırmak değil; önce kendi gölgesiyle yüzleşebilmektir.
Kendi içindeki antidemokratik refleksleri tedavi edemeyen bir zihniyeti ülkeye demokrasi vaat etmesi trajikomik bir çelişkidir.
Çünkü tarihte en korkutucu cümlelerden biri şudur.
“Biz temizliyoruz.”
Ve çoğu zaman o cümlenin ardından büyük yalnızlıklar, büyük kırılmalar ve geri dönüşü olmayan bölünmeler gelir.
Siyaset insanı kurtarma dini değildir.
İktidarı ele geçirip kendi kutsallarını yaratma ayini hiç değildir.
Siyaset, farklılıklarla birlikte yaşama sanatıdır.
Ve sanat mutlak saflığı değil; renklerin, çatlakların ve zıtlıkların aynı tuval üzerinde yaşayabilmesini gerektirir.
Partiyi sözde arındırırken aslında kendi ruhunu çürüten bir siyaset, en sonunda bütün renklerini kaybetmiş bir ressama benzer.
Ve sonunda geriye ne iktidar kalır ne umut.
Sadece kendi çocuklarını yiyen siyasetin sessiz enkazı kalır.