Toplumu çürüten iki zehir: Korku ve adam sendecilik (Toplumsal çürüme 2)
“Biz mağlup olduk efendim, çirkinliğe, kabalığa, bayağılığa mağlup olduk.”
Aziz Nesin
Ben, eğitim yazılarından fırsat buldukça “Toplumsal Çürüme” başlığı altında tema tema dünyanın ve özellikle ülkemizin geldiği bu durumun sebepleri üzerine düşüncelerimi yazmaya çalışıyorum. Bu hafta ise iki temel mesele üzerinde durmak istiyorum: Adam sendecilik ve korku.
Maalesef ülkemizde “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışıyla hareket ediliyor ve çoğu zaman bu anlayış bir kurnazlık gibi görülüyor. Oysa bu bakış açısı, toplumu ayakta tutan en temel şeylerden biri olan adalet ve vicdan duygularını yok ediyor.
ADAM SENDECİLİK
Bugün günlük hayatımızda adam sendeciliğin çok çeşitli örneklerini görürüz. Trafikte hak yiyen birinde olur bazen bu. Bazen bir kurumda torpille liyakatsiz yükselen birinde olur. Bazen bir apartmanda ortak alanların güçlü biri tarafından işgal edilmesi şeklinde olur. Herkes bir şekilde “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı bozulmasın” diyerek var olan düzenin bozulmasına, güçsüzlere ya da başkalarına yapılan haksızlığa karşı üç maymunu oynamayı tercih eder.
Bu tavır ilk bakışta kolay ve risksiz görünse de uzun vadede toplumun ortak vicdanını karartan, çürüten bir anlayıştır. Çünkü adalet, sadece kendi hakkını korumak değil, başkalarının hakkını da korumaktır. Bugün başkalarına yapılan bir haksızlığa sustuğumuzda, sarı öküzü verdiğimizde, o kurt sürüye gelir ve sonunda sıra bize de gelir. Adam sendecilik kısa vadede rahatlıktır; ancak uzun vadede çöküşü hazırlar.
KORKU
“En sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.”
Martin Luther King Jr.
Korku ise işin başka bir tarafıdır. Adam sendecilikte insan “bana dokunmasın yeter” derken, korkuda yapılan haksızlığı görür; vicdan muhasebesi yapar. Fakat çeşitli nedenlerle — bazen çıkar, bazen güvenlik, bazen de sevdiklerine zarar gelmemesi — doğru olanı yapmaktan imtina eder.
Bugün de insanlar çoğu zaman yanlışları görüyor ancak ses çıkaramıyor. Çünkü bazıları işini kaybetmekten, bazıları dışlanmaktan, hedef olmaktan, yalnız kalmaktan korkuyor. Bu sebeple vicdanları ile çıkarları arasında sıkışıp kalıyorlar. Bu korku zamanla insanın doğru ile yanlış arasındaki ayrımı yapmasını da engelliyor. Görüp de bir şey yapmamanın vicdan yükü bir süre sonra rahatsızlık vermeye başlıyor ve bu rahatsızlıktan kaçmak için en kolay yol, olanı olağanlaştırmak oluyor.
BİLİP DE SUSAN DA SUÇLUDUR
Bu korku zamanla sadece davranışları değil, insanın düşünme biçimini de etkiliyor. Çünkü doğru ile yanlış arasındaki çizgi giderek “bildiği halde söylememek” ile “artık görmemek” arasına sıkışıyor. İnsan önce söylememeyi seçiyor, sonra bunu haklı göstermeye çalışıyor, en sonunda ise gördüğünü bile zihninde küçültmeye başlıyor.
Böylece mesele sadece susmak olmaktan çıkıyor; bir tür içsel geri çekilme haline geliyor. İnsan gördüğü şeyin ağırlığını taşımamak için onu görmezden gelmeyi öğreniyor. Çünkü görüp de bir şey yapmamanın oluşturduğu vicdan yükü bir süre sonra rahatsızlık vermeye başlıyor.
Ve bu noktadan sonra korku sadece bireysel bir çekinme değil, toplumsal bir anlaşmaya dönüşüyor. Herkes gördüğünü biliyor ama kimse konuşmadığı için gerçekler yavaş yavaş ya görünmez oluyor ya da genel kabule dönüşüyor.
Hal böyle olunca “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediğimiz yılan aslında sandığımız gibi bizden uzak kalmıyor. O yılan yavaş yavaş hepimize dokunuyor.
HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSAN DİLSİZ ŞEYTANDIR
Haksızlık karşısında sustuğumuzda aramızda yazısız bir düzen oluşuyor. Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu biliyor, birilerinin haksızlık yaptığını da görüyor ama kimse bunu ortaya koymuyor. Çünkü bunun bir bedeli var. Bu bedel de çoğu insanın göze alamayacağı türden.
İnsanlar zamanla yanlışın karşısında durmak yerine ya yanında durmayı ya da görmezden gelmeyi seçiyor. Çünkü görmezden gelmek daha kolay geliyor.
Buradan çıkışın yolu aslında karmaşık değil. Önce sarı öküzü vermeden o yılanın bize de dokunacağı gerçeğiyle hareket etmeli, küçük haksızlıkları normalleştirmemeli ve zulme karşı korkmadan mücadele etmeliyiz.
Doğruyu söylemenin ve doğru insan olmanın bedelinden korkmamalıyız. Yalnız kalma korkusunu doğruyu söyleme isteğinin önüne koymamalıyız. Çünkü cesur biri konuşmaya başladığında o korku dağları yavaş yavaş yıkılmaya başlayacaktır.
İnsanlığın bu bencillik ve korkaklık sarmalından kurtuluşu Nazım Hikmet’in şu dizelerinde gizlidir:
Sen yanmasan
ben yanmasan
biz yanmasak
nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…