Çin: Bir medeniyeti eğitim penceresinden okumak: Kaostan düzene üç bin yıllık bir yürüyüş
“Bence Çin'i üç bin yıldır ayakta tutan; kesintisiz sürdürdüğü arşiv geleneği, sınavla
kurduğu liyakat anlayışı ve bilime gösterdiği bağlılık oldu. Anlaşılmayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden bir medeniyet.”

Av. Suat Şimşek (Hukukçu – Tarihçi – Felsefe Eğitimli Gezgin) ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Bugün konuğum, ülkemizin yetiştirdiği çok yönlü bir isim: hukukçu, tarihçi ve felsefe eğitimli bir aydın; aynı zamanda bugüne kadar yüz yetmiş altı ülke görmüş, gezdiği coğrafyaları tarih ve felsefe birikimiyle yorumlayan bir gezgin. Avukat Suat Şimşek. Suat Bey, geçtiğimiz günlerde on şehri kapsayan uzun bir Çin seyahatinden döndü. Bugün bu yolculuğu, eğitim ve medeniyet penceresinden konuşacağız; çünkü Çin, üç bin yıllık devlet geleneği ve eğitime verdiği önemle hepimize öğretecek çok şeyi olan bir ülke. Suat Bey, köşemize hoş geldiniz; izninizle ilk sorumla başlıyorum.
Çin birçoğumuz için halen uzak ve az bilinen bir ülke. Siz Çin'de dokuz şehir gezdiniz. Bir eğitimci gözüyle Çin neden bilinmeyi hak ediyor ve sizi en çok ne etkiledi?
Çin, benim düşünceme göre insanın bir ömre sığdırıp anlatmakla bitiremeyeceği ülkelerden biri. Sevgili dostum Ercan ile gezdiğimiz Pekin, Xi'an, Chongqing, Changsha, Zhangjiajie, Şanghay, Yangshuo, Guilin ve Hangzhou; bu dokuz şehrin her biri, bana kalırsa kendi başına bir dünya gibiydi. Hangzhou'ya vardığımızda, hemen yakınındaki Qingshan Gölü'nün su ormanına da uzandık; suyun içinden yükselen ağaçların arasında, yeşile çalan o sakin sularda dolaşmak, seyahatin en huzur veren anlarından biriydi. Beni en çok etkileyen şey ise, bu ülkenin bugünkü modern görüntüsünün altında üç bin yıllık, kesintisiz bir devlet ve kültür hafızasının hala yaşıyor olması oldu.
Düşünün ki yazının, kağıdın, matbaanın, pusulanın, barutun beşiği bu topraklar. Beni şaşırtan bir başka şey de temizlik oldu. Doğrusunu isterseniz, o güne kadar gezdiğim en temiz ülkeler benim için Japonya ve Singapur'du; ama Çin, bu ikisini hiç aratmadı. Bu kadar büyük ve kalabalık bir ülkede sokakların, meydanların, ulaşım hatlarının bu denli tertemiz tutulabilmesi, bence tek başına bir şehir kültürü ve eğitim meselesi. Beni asıl hayran bırakan ise, iç bölgelerde adeta sıfırdan yükseltilen o dev şehirler oldu. Çin, uzun süredir "Batıya Açıl" diye bilinen bir siyasetle ülkenin iç kesimlerini kalkındırıyor; sahil şeridinde birikmiş zenginliği içerilere taşıyor. Bunun en çarpıcı örneği, benim gözümde Chongqing'di. Yangtze Nehri'nin kıyısında, tepelere kat kat kurulmuş; katmanlı yolları, monorayları, bir apartmanın içinden geçen metrosuyla insanı büyüleyen bir şehir. Bildiğim kadarıyla Chongqing, bugün nüfus itibarıyla Çin'in en büyük şehri; merakıma binaen sonradan da baktım, gerçekten öyle: idari sınırları içinde otuz iki milyona yaklaşan bir nüfusu var. Şunu da eklemek isterim ki bu rakam yalnızca şehir merkezini değil, çevresindeki ilçeleri ve kırsalı da kapsayan geniş idari alanın toplamı; yani dev bir belediye sınırından söz ediyoruz. Üstelik burası köklü bir yer: İkinci Dünya Savaşı yıllarında Çin'in geçici başkentliğini yapmış, o günlerden "Kahramanlar Şehri" adını taşıyor. Orada, bir devletin coğrafyanın en zorlu yerine bile nasıl kudretli bir şehir kurabildiğini gördüm. Bir eğitimci ve tarihçi olarak beni asıl meşgul eden soru şuydu; bir medeniyet, bilgiyi ve emeği kuşaktan kuşağa nasıl bu kadar sağlam aktarabiliyor? Bence Çin, insanlığın bugün kullandığı pek çok temel aracı bu birikime borçlu olduğu için bilinmeyi hak ediyor. Ben oraya, bir medeniyeti okumaya giden bir öğrencinin merakıyla gittim ve o merakla döndüm.
Tarihçi kimliğinizle soruyorum: Çin'in devlet geleneği ve hanedanlıkları bu süreklilikte nasıl bir rol oynadı? Bir de arşiv ve liyakat meselesini açar mısınız?
Bana göre Çin tarihini hanedanlar üzerinden okumak gerekiyor. Milattan önce 221'de Qin hanedanının imparatoru ülkeyi birleştirip yazıyı, ölçüleri ve parayı tek bir düzene bağladığında, bence modern devletin ilk çekirdeği atılmış oldu. İşte Xi'an'da hayranlıkla seyrettiğim Terracotta ordusu, kanaatimce tam da bu birleştirici iradenin pişmiş toprağa dökülmüş hali.
Bu ordu, ilk imparator Qin Shi Huang için, onu öbür dünyada koruyup ona hizmet etsin diye yapılmış devasa bir mezar ordusu. Düşünün ki 1974'te, Xi'an yakınlarında kuyu kazan köylüler tesadüfen bu hazineye rastlayana kadar, iki bin yıldan fazla toprağın altında sessizce beklemiş. Bugün yaklaşık sekiz bin asker, yüzlerce at ve savaş arabası gün yüzüne çıkarılmış durumda; beni en çok da şu etkiledi, her bir askerin yüzü birbirinden farklı, sanki gerçek insanlardan kalıp alınmış gibi. Bence bu ordu bir yandan seri üretimin, standart parçaların, yani o merkezi ve düzenleyici devlet aklının izini taşıyor; öte yandan her figürdeki o bireysel yüz, çağın zanaat inceliğini gösteriyor. Yani bize hem Qin'in ordu düzenini, silahlarını, komuta yapısını adeta canlı bir belge gibi aktarıyor, hem de o dönemin sanat gücünü gözler önüne seriyor. Kaldı ki bu ordu, çok daha büyük bir mezar külliyesinin yalnızca bir parçası; kaynaklara göre yüz binlerce işçinin emeğiyle kurulmuş ve imparatorun bugüne dek hiç açılmamış asıl mezarında cıvadan nehirler bulunduğu rivayet ediliyor İlginçtir, bu rivayeti bize aktaran da birazdan anacağım tarihçi Sima Qian'dır. Sonra sırasıyla Han, Sui, Tang, Song, Yuan, Ming ve Qing gelmiş ama bir hanedan yıkılsa bile devlet fikri yıkılmamış, bir sonrakine intikal etmiş.
Bu sürekliliği besleyen, benim düşünceme göre iki büyük gelenek var.
Birincisi tarih yazıcılığı ve arşiv. Çin'de her hanedan, kendinden önceki hanedanın resmi tarihini yazmakla yükümlüydü; "Yirmi Dört Tarih" denen o muazzam külliyat, Sima Qian'ın iki bin yıl önce kaleme aldığı "Tarihçinin Kayıtları" ile başlıyor. Çin tarihini dikkatle irdelediğimizde o dönemlerde sarayda resmi tarihçilerin bulunduğunu, olayları günü gününe kayda geçirildiğini bugün biliyoruz.
İkincisi de liyakat.
Çin, memuriyete girişi neredeyse bin üç yüz yıl boyunca "keju" denen merkezi bir sınav sistemiyle düzenlemiştir. Mevki soydan değil, bilgiden ve emekten geliyor ve sıradan bir köylünün çocuğu dahi çalışıp sınavı geçtiğinde imparatorluğun en üst kademelerine yükselebiliyordu. Devleti asırlarca ayakta tutan bürokratik aklın, bence bu liyakat anlayışının ürünü olduğunu söyleyebilirim. Bir tarihçi olarak şunu da hatırlatmak isterim; kayıt tutmak ve arşiv geleneği bizim tarihimizde de çok köklü. Orhun Yazıtları, benim düşünceme göre Türkçenin en eski yazılı belgeleri sayılır ve bir devletin hafızasını gelecek kuşaklara aktarma iradesini taşır; Osmanlı arşivleri de bugün dünyanın en zengin arşivleri arasında anılıyor.
Çin Seddi'nden ve Çin'in yüzyıllar boyunca bozkır halklarıyla, Türkler ve Moğollarla yürüttüğü stratejilerden söz eder misiniz? Bu noktada Orhun Abidelerini de merak ediyorum.
Çin Seddi, bence yüzyıllara yayılan bir devlet stratejisinin ürünü. Tek bir dönemin değil, farklı hanedanların emeği; bugün gezdiğimiz görkemli surların büyük bölümü, bildiğim kadarıyla Ming döneminden kalma. Çin'in kuzeydeki bozkır halklarına yani Hunlara, Göktürklere, Moğollara karşı yürüttüğü siyaset, bana kalırsa duvarın çok ötesine geçiyordu. Diplomasi, hanedanlar arası evlilikler, ipek ve altın armağanları, boyları birbirine düşürme siyaseti... Çin, sabrını ve zenginliğinin cazibesini yüzyıllarca ustalıkla kullandı diye düşünüyorum. Burada bir tarihçi olarak Orhun Yazıtlarına değinmeden geçemem. Sekizinci yüzyıldan bize ulaşan bu yazıtlar, Bilge Kağan, Kül Tigin ve bilge vezir Tonyukuk adına dikilenler. Bence Türkçenin ilk büyük yazılı anıtları. Bilge Kağan burada halkına sesleniyor; Çin'in tatlı diline, yumuşak ipeğine ve altınına aldanmamalarını, bu cazibenin ardında bir bağımlılık tehlikesi olduğunu söylüyor; birlik olmayı, töreye ve devlete sadakati öğütlüyor. “Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini töreni kim bozabilir” diye sesleniyor. Bu, bahsedilen söylem öyle basit bir ifade değil değil mi sizce de? Bence bir kağanın gelecek kuşaklara bıraktığı bir vasiyet gibi. Birlik bozulunca felaket geliyor, birlik korununca millet ayakta kalıyor. Ben Orhun Yazıtlarını, bir milletin kendi evlatlarına yazdığı en eski eğitim mektubu olarak okurum. O öğütlere sadık kalınabilseydi, kanaatimce tarih bize başarının nasıl kalıcı olacağını gösterirdi.
Çin'in eğitim sistemine gelelim. Çin üniversiteleri son yıllarda dünya sıralamalarında hızla yükseldi. Bunu sizce nasıl başardılar? Bir de şunu sormak isterim. Türk öğrenciler de rahatlıkla Çin’deki üniversitelerde eğitim alabilirler mi?
Çin eğitim sistemi, gördüğüm kadarıyla disiplin ve emek üzerine kurulu. Çocuk yaştan itibaren çalışma, tekrar ve sınav kültürü çok güçlü; üniversiteye giriş sınavı "gaokao", bence bütün toplumu seferber eden bir merhale. Asıl dikkat çekici olan ise üniversitelerin son yirmi otuz yıldaki yükselişi. Somut konuşmak isterim, çünkü bir akademisyen olarak bu tabloyu yakından izliyorum. Bugün dünya sıralamalarının ilk yirmisine giren üç büyük kurumdan söz edebiliriz, benim gördüğüm son verilere göre Hong Kong Üniversitesi dünyada on birinci ve Asya'nın birincisi; hemen ardından Pekin Üniversitesi on dördüncü, Tsinghua ise on yedinci sırada. Bunları, Şanghay'ın iki büyük kurumu Fudan ve Shanghai Jiao Tong ile Hangzhou'daki Zhejiang Üniversitesi izliyor; hepsi dünyanın ilk elli üniversitesi arasında. Yani mesele tek tük bir okul değil; bana kalırsa topyekun bir yükseliş.
Bunu, benim düşünceme göre üç sebeple başardılar. Birincisi, istikrarlı ve büyük ölçekli yatırım. Eğitim ve araştırma bütçesini yıllarca, hükümetler değişse dahi kesintisiz artırdılar. İkincisi, beyin göçünü tersine çevirmek ki dünyanın en iyi üniversitelerinde yetişmiş Çinli bilim insanlarını cazip imkanlarla ülkeye geri çağırdılar; onlara laboratuvar, kaynak ve çalışma özgürlüğü sundular. Üçüncüsü, araştırmaya ve üretime odaklanmak! Çin bugün bilimsel yayın ve patent sayısında dünyanın en önünde yer alıyor.
Sizin bir sorunuza da doğrudan cevap vermek isterim, çünkü çok merak ediliyor. Evet, bir Türk öğrenci gidip bu üniversitelerde okuyabilir; üstelik çoğu zaman tam burslu. Çin devletinin "Çin Hükümet Bursu" dediğimiz programı, bana göre dünyanın en cömert burs sistemlerinden biri; her yıl yüz seksenden fazla ülkeden on binlerce öğrenciye açılıyor ve öğrenim ücretini, yurdu, sağlık sigortasını, üstüne de aylık bir maaşı karşılıyor. Başvuru ya ülkedeki Çin elçiliği üzerinden ya da doğrudan üniversiteye yapılıyor. Hong Kong tarafında da durum benzer; örneğin Hong Kong Üniversitesi lisans kontenjanının yaklaşık yüzde on beşini dışarıdan alıyor. Tabii giriş rekabeti çetin ve İngilizce neredeyse şart; ama bence kapı, çalışan ve iyi hazırlanan bir gencin yüzüne sonuna kadar açık.
Bir akademisyen olarak bundan çıkardığım ders şu! Eğitim, bence nesillere yayılan sabırlı bir irade işi. Çin bu iradeyi kararlılıkla gösterebildiği için, bana kalırsa bugünkü noktaya ulaştı.
Sizi en çok etkileyen konulardan biri de elektrik, elektronik sistemleri ve altyapı olmuş. Çin'in bu alandaki alanını biraz derinleştirebilir misiniz?
Evet! Hakikaten Çin'in bugün ulaşım ve altyapı mühendisliğinde ulaştığı seviye, kanaatimce dünyada en ileri konumda. Bunu, ülkeyi çok uzun sürede yaklaşık bir ay kalarak bizzat gezdiğim için rahatlıkla söyleyebilirim. Yüksek hızlı tren ağı kırk bin kilometreyi aşmış durumda; ülkenin bir ucundan diğer ucuna trenle gidebiliyorsunuz. Şanghay'da manyetik yastıklı tren, dört yüz kilometrenin üzerinde bir hızla ilerliyor. Vietnam sınırındaki Nanning kentinden Şangay’ın arası yaklaşık 2200 km ve sadece 7 saatte varıyorsunuz. Bu şu demek esasen. Sabah İstanbul’dan bir trene biniyorsunuz ve öğleden sonra 15:00 gibi Londra’da olmak gibi düşünelim.
Ama Sanghay'da beni asıl düşündüren, mühendislikten çok bir irade meselesiydi. Şöyle ki; Şangay’ı ilk ziyaret ettiğimde 1999 yılıydı. Şu an Huangpu Nehri'nin bir yakasında Bund duruyor; yüz yıl öncesinin geleneksel binaları ve eski Çin’in zarafeti. Tam karşı yakada ise Pudong var. Oysa Şanghay'ın kökleri kadim bir balıkçı yerleşimine dayanıyor; bugün o baş döndürücü finans silüetinin yükseldiği Pudong yakası ise daha 1990'da tarla ve bataklıktı. Devlet o yıl orayı kalkındırma kararı aldı ve yirmi yıl gibi kısa bir sürede gökyüzünü delen Lujiazui finans merkezi yükseldi. Oriental Pearl kulesi, Jin Mao, Dünya Finans Merkezi ve altı yüz otuz iki metreyle dünyanın en yüksek ikinci binası olan Şanghay Kulesi. Nehrin iki yakası arasındaki süresi adeta bir asır atlıyorsunuz; bir yanda geçmiş, diğer tarafta gelecek. Bir tarihsel olarak bu manzara bana çok şey anlattı. Kısacası bir sistemli devlet, bir toplum iradesinde, bir tarlanın yerine yirmi yılda bir dünya başkenti kurulabiliyor.
Chongqing'i de yalnızca metronun içinden geçerek o ünlü binayla anmak, dolayısıyla ona haksızlık olur; orada anlatılacak kadar bitmeyecek kadar çok şey var. İki nehrin kucaklaştığı, tepelere kat kat yerleşik bu şehirde dört bin beş yüzün aşkın köprülendiği söyleniyor; o nedenle "köprüler şehri" de deniyor. Yangtze'nin üzerinden geçen teleferik, turistik bir cazibe noktasının yanında toplu taşıma olarak kullanılıyor. Metro Hattı 2'nin Liziba istasyonunda, tren gerçekten de bir apartmanın tam ortasından geçiyor; Yolların kat kat üst üste örüldüğüne bizzat şahit oldum. Uçuruma, çok katlı geleneksel kafes evlerden oluşan Hongyadong semti, gece ışıklandığında bir masal sahnesi gibi. Bir de Kuixinglou var: bir yöne bakınca iki katlı bir meydan sanıyorsunuz, karşı noktalarda geçişlerinizde ise yirmi iki katlı bir binanın gelişimini farklı bir şekilde gerçekleştirebiliyorsunuz. Yani şehir düz bir zemine değil, dağın üç boyutuna kurulmuş.
Bunlar yalnızca iki şehir; Her yerde Pekin'in uzay gemisini andıran dev uçuşundan, dağ vadilerini boydan boyaya ait viyadüklere, deniz üzerinde onlarca kilometrelik köprülere kadar ülkenin her yanında aynı enerji hırsını görüyor. Dünyanın en uzun köprüleri de en yükseği de bu ülkede. Zhangjiajie'de ise derin kanyonların üzerine kurulmuş cam köprüsünde yürüdüm; insanın doğasıyla mühendislik arasındaki cesaretini orada bir kez daha hissettim.
Bu başarının arkasında, benim düşünceme göre üç değişken var; uzun vadeli ve merkezi planlama, büyük ölçekli ve yüksek hızda uygulama kapasitesi, bir mühendisliğe, teknik özelliklere, toplumsal olarak verilen bir değer. Bir işi tasarladıklarında, onu tamamlayacak sabrı ve insan gücünü örgütleyebiliyorlar; en az benim görünüm manzara görünümü.

Bu kadar büyük bir nüfusu Çin nasıl doyuruyor? Tarım ve gıda güvenliği konusunu, bir de gözlemlediğiniz sosyal hayatı sormak istiyorum.
Bir buçuk milyara yaklaşan bir nüfusu doyurmak, bence başlı başına bir medeniyet meselesi. Çin, işlenebilir topraklarının sınırlılığına rağmen bu nüfusu besliyor ve gıda güvenliğini, gördüğüm kadarıyla bir milli mesele olarak görüyor. Açıkçası uzun yıllardır takip ettiğim ve gördüğüm kadarıyla tarımı hiçbir zaman ihmal etmediler. Dağ yamaçlarına oyulmuş teraslı pirinç tarlaları, kanaatimce yüzyılların biriktirdiği bir çiftçilik bilgeliği. Modern dönemde bilimi de tarımın hizmetine koştular; melez pirinç çalışmalarıyla verimi artıran bilim insanları orada neredeyse milli kahraman sayılıyor, çünkü her yeni buluş milyonlarca insanın sofrasına dokunuyor. Sosyal hayata gelince, beni en çok kalabalığın içindeki düzen ve dinginlik etkiledi. Sabahın erken saatinde parklarda birlikte spor yapan yaşlıları, gençlerin çalışma temposunu, sokak mutfaklarının canlılığını, aile bağlarının sıcaklığını gördüm. Toplumun genelinde geleceğe dair sakin bir güven sezdim. Bence bu güven, eğitimin ve istikrarın insana kazandırdığı bir ruh hali. Sabah erkenden 06:00 gibi parklarda Tai chi yapıyorlar bir saat kadar sürüyor sonra ise hep birlikte dans ediyorlar inanılmaz güzel bir sosyalleşme ve görüntü bence.
Hukukçu kimliğinizle de soralım: Çin'in hukuk sistemi ve adalet anlayışı nasıldır? Bir de bu teknoloji devrimini nasıl okumalıyız?
Bir hukukçu olarak Çin hukukunu merakla inceledim. Çin'in adalet anlayışının kökeninde, bana göre iki büyük fikir var. Biri, kuralın ve düzenin önceliğini savunan gelenek; diğeri, Konfüçyüs düşüncesinin merkezine koyduğu uyum ve denge ideali. Bu yüzden Çin adalet kültüründe uzlaşma ve arabuluculuk, bence önemli bir yer tutuyor; ihtilaf çözülürken toplumsal huzuru koruma kaygısı öne çıkıyor. Modern Çin, yakın dönemde kapsamlı bir Medeni Kanun yürürlüğe koyarak hukukunu sistemli bir çerçeveye kavuşturdu; bu sistem, kendi siyasi ve kültürel geleneği içinde şekillendi. Teknoloji devrimine gelince: Çin bugün yapay zeka, beşinci nesil iletişim, elektrikli araçlar, dijital ödeme sistemleri ve uzay çalışmalarında en önde gelen ülkelerden biri. Şanghay ve Hangzhou'da nakit paranın neredeyse ortadan kalktığını, her işlemin telefon üzerinden saniyeler içinde yapıldığını gördüm. Bu teknolojik sıçramanın temelinde, bence yine eğitim var; çünkü teknolojiyi üreten, iyi yetişmiş insan. Çin, benim düşünceme göre üzerinde düşünülmeye ve anlaşılmaya değer bir örnek; bir milletin bilime, sabra ve planlamaya sarılarak nereye ulaşabileceğini bize gösteriyor.
Son olarak, bir eğitimci olarak gençlerimize ne söylemek istersiniz?
Gençlerimize önce şunu söylerim, okuyun, öğrenin, dünyayı gezin. Ben hukuk okudum, tarih okudum, felsefe okudum, şu an coğrafya lisans eğitimim devam ediyor ve 3. Sınıf öğrencisiyim ve yüz seksen üç ülke gezdim; her yolculuktan öğrenecek yeni bir şeyle döndüm. Bence insan, başka medeniyetleri tanıdıkça kendi köklerinin kıymetini daha derinden kavrıyor. Çin bana, büyük eserlerin ancak sabırla, disiplinle ve eğitime gösterilen kararlı bir bağlılıkla kurulabildiğini bir kez daha hatırlattı. Ve bu noktada, bir Türk eğitimcisi olarak yüreğimin sesini dinlemek isterim. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, daha Kurtuluş Savaşı'nın közü sönmeden, 1922'de öğretmenlere seslenirken eğitimi bir milletin kaderi olarak görmüştü. “Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esarete ve yoksulluğa sürükler” demişti. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen bir liderin izindeyiz. Atatürk için eğitim, bence cephedeki zaferin ardından kazanılması gereken asıl zaferdi. Gençlerimize bırakabileceğimiz en kıymetli miras da bence bu: öğrenme aşkı, merak ve çalışma disiplini. Eğitim hepimizin; çünkü bir milleti geleceğe taşıyan, benim düşünceme göre iyi yetişmiş, dünyayı tanıyan, kendi tarihine sahip çıkan ve sorgulamayı bilen nesiller. Bu güzel söyleşi için sizlere ve HalkTV izleyicisine teşekkür ederim.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...