MEB'in amacı başarı değil, ticari döngüyü beslemek!
“Çözüm; sürekli sınav modeli değiştirmek, müfredat güncellemeleriyle yayın evlerini ihya etmek, kamusal eğitimi çökerterek özek okul ve dershane patronlarını zengin etmek değildir. Çözüm; her çocuğun kendi mahallesindeki okulda eşit, nitelikli ve parasız eğitim alabildiği, öğretmenlerin mesleki itibarının ve çalışma koşullarının korunduğu, sınav stresiyle değil nitelik ve liyakatle şekillenen bir eğitim düzenini kurmaktır.”
Eğitim İş İzmir 3 Nolu Şube Başkanı Barış Düdü ile eğitim problemlerimizi konuştuk.
Merhaba Barış bey. Bir sınav dönemi daha sona erdi ve veliler çocuklarını uygun bir liseye ya da üniversiteye yerleştirme telaşındalar. LGS, TYT,AYT sınav sistemi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Doğru cevaplanan soru sayıları çok düşük. Sınav sistemleri ya da içerikleri sürekli değişiyor. Öğrenciler bunları yaşamak zorunda mı?
Bu sorunuza doğrudan şöyle cevap vermek en doğrusu olur Şahin bey.
MEB'İN AMACI BAŞARI DEĞİL, TİCARİ DÖNGÜYÜ BESLEMEK!
Bugün Türkiye’de eğitim sistemini tartışırken sıklıkla 'yönetimsel istikrarsızlık', 'yaz boz tahtası' veya 'deneme-yanılma' gibi kavramların arkasına sığınıyoruz. 23 yıllık AK Parti iktidarında değişen 9 bakan, yapılan 17’yi aşkın sistemsel değişiklik, baştan aşağı yenilenen müfredatlar ve bir gecede değişen sınav modelleri bize ilk bakışta bir plansızlık gibi görünüyor olabilir. Ancak bu tabloya biraz daha derinden baktığımızda ortada gözden kaçırılan çok temel bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bu süreç bir koordinasyonsuzluk değil; aksine son derece tıkır tıkır işleyen, kamu yararını değil piyasanın aktörlerini merkeze koyan bilinçli bir tercihtir.
Bizler eğitimde Anayasa’nın da teminat altına aldığı kamusal, eşit ve sosyal devlet anlayışını adım adım terk ettik; yerine eğitimin her bir hücresini meta haline getiren piyasacı bir mantığı egemen kıldık. Teknoloji ve sanayi sektöründe 'planlı eskitme' adı verilen ticari bir strateji vardır. Bir cihazın ömrü kasıtlı olarak kısa tutulur ki tüketici sürekli yeni modelini satın almak zorunda kalsın. İşte Millî Eğitim Bakanlığı da sınav sistemini, soru formatlarını ve müfredatı sürekli değiştirerek eğitimde tam anlamıyla bir 'planlı eskitme' mekanizması uygulamaktadır.
Müfredat veya sınav modeli her değiştiğinde; bir önceki yılın soru bankaları, konu anlatım kitapları, dijital platform üyelikleri ve özel ders içerikleri bir gecede atıl hale getirilmektedir. Bu sistem sayesinde ikinci el kitap kullanımı imkansızlaştırılmakta, abinin ablasının kitabıyla ders çalışan çocukların geleneği yok edilmekte ve pazar her yıl yapay bir müdahaleyle sıfırlanıp yeniden taze tutulmaktadır.
Peki bu piyasacı dönüşümün sayısal ve ekonomik bilançosu bize ne söylüyor? Ailelerin sırtındaki yük azalıyor mu, artıyor mu?
Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2024 yılı verilerine baktığımızda, özel sektörün ürettiği yardımcı kaynak ve eğitim yayınları pazarının 23,5 milyar TL gibi devasa bir büyüklüğe ulaştığını görüyoruz. Yayımcı Meslek Birlikleri Federasyonu (YAYFED) bandrol verileriyle bu tabloyu birleştirdiğimizde durum daha da çarpıcı bir hal alıyor: Ülkemizde basılan toplam kitapların %46,5’i —yani neredeyse her iki kitaptan biri— edebiyat, sanat, felsefe ya da bilim kitabı değil; doğrudan sınav hazırlık ve yardımcı kaynak kitabıdır. Bir ülkedeki yayıncılık pazarının yarısını sınav stresi ve test kitapları oluşturuyorsa, orada eğitim bir kamu hizmeti olmaktan çıkmış, devasa bir pazar haline gelmiş demektir.
Sistem bugün tam anlamıyla çelişkili bir illüzyon üretmektedir. Devlet okullarda milyonlarca ders kitabını ücretsiz dağıttığını söyleyerek övünmektedir. Ancak MEB’in dağıttığı ders kitaplarının içeriği ile LGS ve YKS gibi hayati sınavlarda sorulan "yeni nesil", "muhakeme dayalı" soru tipleri arasındaki uçurum o kadar derinleşmiştir ki, o ücretsiz kitaplar okul sıralarının üzerinde sadece dekoratif bir unsur olarak kalmaktadır. Öğrenciler sınavı kazanabilmek için okul sırasının altındaki binlerce liralık özel yayınlara, deneme paketlerine ve dijital üyeliklere mahkûm edilmektedir.
Bugün bir LGS ya da YKS öğrencisinin yıllık minimum test kitabı, deneme seti ve dijital soru bankası maliyeti 15 bin ile 25 bin TL bandına dayanmıştır. Alt ve orta gelir grubundaki iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, sadece yayın maliyeti bile bir yıllık net asgari ücret tutarını aşmakta, aile bütçelerini sarsmaktadır. Asgari ücretin adeta bir eğitim harcama kalemine dönüştüğü bu düzende, fırsat eşitliğinden bahsetmek mümkün değildir.
Basılı yayınların dışında harcamalar nelerdir?
Tabiki bu pazar sadece basılı yayınla da sınırlı kalmamaktadır. Her sistem değişikliğiyle birlikte yapay zeka destekli soru uygulamaları, online koçluk platformları, dijital dershaneler ve "yeni müfredata %100 uygun" etiketiyle satılan dijital paketler üzerinden EdTech (Eğitim Teknolojileri) sektörü de milyarlarca liralık yeni bir rant alanı elde etmektedir. Dershaneler resmi olarak kapatılmış gibi gösterilse de 'Özel Öğretim Kursı', 'Etüt Merkezi' ya da 'Yayın Evi Kampüsü' adı altında çok daha pahalı ve denetimsiz bir şekilde varlıklarını sürdürmektedir.
Özetle; devlet kamusal ve halkçı eğitim sorumluluğundan adım adım çekilmekte, doğan boşluk ise sermaye grupları, yayın ağları ve dijital sektör tarafından doldurulmaktadır. Müfredat değişiklikleri bir 'eğitim reformu' değil; yayıncılık ve eğitim sektörünü canlı tutan birer 'pazar güncellemesi' olarak işlev görmektedir.
Burada bir duzenekten mi bahsediyorsunuz? Yani sermaye ile Milli Eğitim Bakanlığı eşgüdümlü çalışıyor diye düşünmeli miyiz? Bu konuyu izleyicilerimiz için tüm aşamaları ile açıklamanız mümkün mü?
Bugün bu yayın vesilesiyle; 23 yılda atılan adımların, değişen yönetmeliklerin ve sınav modellerinin eğitim sistemimizi nasıl adım adım bir serbest piyasa organizasyonuna dönüştürdüğünü, velilerin cebinden özel sektöre aktarılan bu düzenin çarklarının nasıl döndüğünü somut mekanizmalarıyla tek tek anlatmaya çalışacağım. Bu mekanizma Ak Parti iktidarı süresince düzenli olarak 4 çarktan oluşan bir mekanizma olarak ilerlemekte, terminoloji değişmekte ama sistem ve sonuçları değişmemektedir. Bugünden örneklerle yani bugünün terminolojisi ile ilerlersek daha iyi anlaşılacaktır.
1. ÇARK: "Yeni Nesil Soru" İllüzyonu ve Müfredat Uçurumu
Sistemin ilk ve en büyük çarkı, okulda verilen eğitim ile sınavda sorulan soru tipi arasındaki bağın koparılmasıdır.
Çalışma Mekanizması: Bugün MEB, sınavlarda (LGS ve YKS) "yeni nesil", "mantık-muhakeme" ve "beceri temelli" adı altında sorular sormaktadır. Ancak devlet okullarındaki ders kitapları ve sınıf içi anlatımlar hâlâ büyük oranda bilgi ve kavrama düzeyindedir.
Devletin ücretsiz dağıttığı ders kitaplarının sonundaki ünite değerlendirme soruları ile LGS/YKS’de çıkan sorular yan yana konulduğunda aradaki zorluk ve tarz farkı skandal boyutundadır. Okul kitabı tek başına sınavı kazandırmada kasten yetersiz bırakılmaktadır. Bu uçurum, velide ve öğrencide "Okul yetmiyor, dışarıdan kaynak almalıyım" paniği yaratır. Özel yayın evleri tam da bu panikten beslenerek "LGS Yeni Nesil Tam Uyumlu", "Derece İsteyenlere Özel" etiketleriyle soru bankalarını yüksek kâr marjlarıyla piyasaya sürer.
2. ÇARK: "Planlı Eskitme" ve İkinci El Kitap ve Yayınların Değersizleştirilmesi
Eğitimde maliyetleri düşüren en geleneksel halkçı yöntem, kitapların kardeşten kardeşe devredilmesi veya ikinci el dediğimiz kaynakların el değiştirmesidir. Sistem bu damarı tamamen kesmiştir. En son örnek olan Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinde olduğu gibi müfredat veya kazanım sıralamaları sürekli değiştirilir. Konuların sınıflara göre dağılımı güncellenir ya da soru formatları yenilenir. 2024 yılında uygulanmaya başlanan yeni müfredatla birlikte, bir önceki yılın (2023) basılan yardımcı kaynaklarının ve soru bankalarının kullanım değeri sıfıra inmiştir. YAYFED verilerine göre her müfredat değişiminde yüz binlerce ton basılı yayın hurdaya dönmekte, sahaflardaki ve evlerdeki ikinci el test kitabı dolaşımı durmaktadır. Öğrenci, üst dönem arkadaşından veya abi/abla yetisinden kalan kitabı kullanamaz. Sektör, her yıl sıfır stok tüketimiyle garantili müşteri kitlesine satış yapar.
3. ÇARK: Yasal Boşluklar ve Ad Değiştiren Dershanecilik
2014-2015 yıllarında "Dershaneler kapatılıyor" söylemiyle büyük bir propaganda yürütülmüştür. Ancak sonuç, dershanelerin yok olması değil, özel sektörün daha kurumsuz ve pahalı yapılara bölünmesi olmuştur. Dershane adı kaldırılmış; yerini "Özel Öğretim Kursu", "Kişisel Gelişim Kursu", "Sınav Hazırlık Merkezi" ve "Yayın Evi Kampüsleri" almıştır. Anayasa Mahkemesi'nin dershanelerin kapatılmasına ilişkin yasa maddesini iptal etmesinden sonra MEB, merdiven altı veya ruhsatsız çalışan binlerce kursa göz yummak zorunda kalmıştır. Resmi verilerde dershane sayısı azalmış gibi görünse de, bugün Türkiye'de özel öğretim kurslarının sayısı ve bu kurslara giden öğrenci oranı 2014 öncesi dershane döneminden daha yüksektir. Okul bakanlıkça yetersiz bırakıldığı için veli bu kurslara kayıt yaptırmak zorundadır. Eskiden "dershane + kitap" şeklinde tek bir pakete ödenen para; bugün "kurs ücreti + kurumun kendi zorunlu yayın paketi + özel ders" şeklinde üçe katlanmıştır.
4. ÇARK: Dijitalleşme ve EdTech (Eğitim Teknolojileri) Pazarı
Son yıllarda MEB'in "EBA" gibi platformları öne çıkarmasına rağmen, özel sektör dijitalleşmeyi yeni bir rant kapısına çevirmiştir. Yayın evleri artık sadece basılı kitap satmamaktadır. Kitapların arkasına koydukları QR kodlar, "karekodlu video çözümler", "yapay zeka destekli soru koçluğu" ve "online deneme kulüpleri" ile basılı yayını dijital aboneliklere entegre etmişlerdir. Birçok yayın evi, çözümlü videoları izlemek veya yapay zeka analizli deneme sonuçlarını görmek için yıllık dijital platform aboneliğini şart koşmaktadır. Sadece basılı yayın pazarı 23,5 milyar TL iken; dijital eğitim platformları, online koçluk ve yazılım pazarı da eklendiğinde eğitim pazarının büyüklüğü katlanmaktadır. Teknolojiye erişimi olmayan yoksul aile çocukları, sadece kitaba değil, uygulamanın sunduğu analize de erişemediği için sınav yarışında en arkaya itilmektedir.
Özetle "Sistem" şöyle işliyor:
1.MEB müfredatı/sınavı değiştirir 2.Devlet kitabı yetersiz bırakılır
3.Eski kaynaklar çöp olur
4.Veli, özel yayına ve dijital platforma yönlendirilir
Yayın pazarı 23,5 milyar TL'ye ulaşır. Bu bir eğitim yönetimi değil, özel sektörü besleyen tıkır tıkır bir mekanizmadır.
Sonuç olarak, karşımızdaki tablo son derece berraktır.
Peki çocuklarımız bu çarklar arasında ezilmeye mahkum mu? Bu mekanizmayı tersine çalıştırmak mümkün değil mi?
Bizler eğitimi sınav odaklı, piyasanın şartlarına göre sürekli şekil değiştiren bir meta olmaktan çıkarmak zorundayız. Çünkü eğitim, parasını ödeyenin kaliteli hizmet aldığı ticari bir ayrıcalık değil; Anayasa ile güvence altına alınmış, devletin her bir evladına eşit ve ücretsiz sunmakla yükümlü olduğu kamusal bir haktır.
Eğitim-İş’in de her fırsatta vurguladığı ve mücadelesini verdiği gibi; kamusal, bilimsel, laik ve nitelikli bir eğitim sistemi inşa edilmediği sürece bu devasa pazar velilerimizin ve öğretmenlerimizin sırtında ezici bir yük olmaya devam edecektir. Okullarımız arasındaki nitelik farkı kapatılmadan, eğitim piyasanın insafından kurtarılıp yeniden kamusal bir esas üzerine oturtulmadan atılan her adım, ne yazık ki halkın cebinden özel sektöre aktarılan yeni bir kaynak transferinden ibaret kalacaktır.
Çözüm; sürekli sınav modeli değiştirmek, müfredat güncellemeleriyle yayın evlerini ihya etmek, kamusal eğitimi çökerterek özek okul ve dershane patronlarını zengin etmek değildir. Çözüm; her çocuğun kendi mahallesindeki okulda eşit, nitelikli ve parasız eğitim alabildiği, öğretmenlerin mesleki itibarının ve çalışma koşullarının korunduğu, sınav stresiyle değil nitelik ve liyakatle şekillenen bir eğitim düzenini kurmaktır.
Sermayeyi ve piyasayı değil, öğrenciyi ve kamusal yararı merkeze alan bir anlayış tesis edilene kadar bu çarkı deşifre etmeye ve kamusal eğitim hakkını savunmaya devam edeceğiz.
Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...