Öz Türkçeyle çağlar öncesinden seslenen bir edep insanı: Ahmet Yesevi

Ahmet Yesevi dilimizin en büyük zengini ve zenginliğidir…

Bir milletin dili, yalnızca insanların birbirini anlamasını sağlayan bir iletişim aracı değildir.

Dil; bir halkın hafızası, inancı, sevinci, acısı, isyanı, sesi, soluğu kısacası dünyaya bıraktığı izidir.

İnsan ölür, şehirler yıkılır, devletler dağılır; fakat dil yaşadığı müddetçe bir millet yaşamaya devam eder. Çünkü dil, yaşayan bir varlıktır; nefes alır, değişir, büyür ve onu konuşan insanların ruhuyla şekillenir.

Bir toplum nasıl yaşarsa dili de öyle yaşar. Sevinçleriyle genişler, acılarıyla derinleşir, yüzyıllar boyunca taşıdığı hatıralarla olgunlaşır. Türkçeyi asırlar boyunca diri tutan, ona ruh kazandıran büyük insanlar, sanatçılar vardır. Hoca Ahmet Yesevi işte o büyük isimlerin başında gelir. O, sadece bir mutasavvıf ya da şair değildir; Türkçeyi gönüllere işleyen, kelimeyi hikmete dönüştüren bir irfan öncüsüdür.

Yesi bozkırlarından yükselen sesi, asırlar boyunca Anadolu’nun dağlarında, tekkelerinden çıkıp insanların yüreğinde yankılanmıştır.

On ikinci yüzyılda ilmin dili Arapça, sanatın ve edebiyatın dili Farsça kabul ediliyordu. Adeta öz dilimiz üvey evlat muamelesi görüyordu.

Türkçe çoğu zaman yalnızca halk arasında konuşulan bir dildi. Fakat Ahmet Yesevi, hakikatin halkın anlayacağı dille anlatılması gerektiğini düşündü. Çünkü insanın kalbine ulaşmayan bilgi eksik kalırdı. Bu yüzden Divan-ı Hikmet’i Türkçe yazdı. Hem de ağır ve gösterişli bir dille değil; bozkırın yalınlığıyla, halkın konuştuğu sade Türkçeyle…

Öz ölçümüz Hece ölçüsüyle söylediği hikmetler, obalarda kulaktan kulağa dolaştı. Böylece Türkçe yalnızca konuşulan bir dil olmaktan çıktı; inancı, düşünceyi ve ahlakı taşıyan bir edebiyat, sanat ve gönül dili hâline geldi.

Yesevi’nin en büyük başarısı, halkın gündelik hayatında kullandığı kelimelerle derin hakikatleri anlatabilmesidir. “Edep nedir diye sorsan, bir ulu sözdür / Edepsiz kişi Hak’tan ırak gezer, közdür” derken yalnızca öğüt vermiyor; insanın nasıl yaşaması gerektiğini öz dilimizle iki mısrada özetliyordu.

Buradaki “köz” kelimesi sıradan bir benzetme değildir. Ateş nasıl dokunduğu yeri yakarsa, edepsiz insan da hem kendine hem çevresine zarar vermesi anlatılmıştır.

Türkçenin az sözle büyük anlamlar taşıyabilen çok güçlü bir dildir.

Yesevi’nin dili süslü değildir ama etkilidir. Çünkü o sözün gösterişine değil, gönülde bıraktığı izine önem verir.

Onun hikmetlerinde Türkçe, bozkır gibi açık ve samimidir. “Gönlün katı ise taştan da beter / Yumuşak söz ile yılan ininden çıkar” derken insan ruhunun sertliğini taşla, güzel sözün gücünü ise yılan gibi korkulan bir varlıkla anlatır. Bu ifadeler yüzyıllar geçmesine rağmen bugün hâlâ canlılığını korur. Çünkü Yesevi’nin dili hayatın içinden gelir. O, halkın bilmediği kavramlarla konuşmadı. Çadırın, yolun, yağmurun, toprağın dilini kullandı. Böylece Türkçe ilk kez büyük bir manevi anlatım gücü kazandı. Medreselerin ağır dili yerine halkın nefesini taşıyan bir söyleyiş doğdu. Dil de canlı bir varlık gibi onun hikmetleriyle yeni bir kimlik kazandı; halkın içinde büyüdü, gelişti ve kök saldı.

Ahmet Yesevi’nin Türkçeye kattığı en önemli özelliklerden biri de musikidir. Onun hikmetleri yalnız okunmak için değil, söylenmek ve ezberlenmek için yazılmıştır. Dörtlüklerin içindeki ahenk, kulağa olduğu kadar ruha da hitap eder. “Hakk’ı seven âşıkların, gözyaşı durmaz / Gece gündüz zikr eyleyip, gönlü hiç yorulmaz” dediğinde insan yalnızca bir şiir okumaz; sanki bir zikir halkasının içine girer. “Âşık”, “gözyaşı”, “gönül” gibi kelimeler Türkçede bambaşka bir sıcaklık taşırken aliterasyonla da ezber kolaylığı sağlamıştır.

Yesevi bu sıcaklığı keşfetmiş, kelimelere yalnız anlam değil duygu da yüklemiştir. Bu yüzden onun dili kuru bir öğretinin dili değildir; yaşayan, hisseden, ağlayan ve de ağlatan bir dildir.

Tasavvufun halk arasında yayılmasında da Yesevi’nin Türkçesi büyük rol oynadı. Çünkü insanlar kendi dilleriyle anlatılan hakikate daha yakın hissederler. Arapça ya da Farsça bilmeyen bir göçebe derviş, onun hikmetlerinde kendisini buldu. Yetim bir çocuk, yorgun bir yolcu, fakir bir köylü… Hepsi Yesevi’nin sözlerinde aynı sıcaklığı hissetti. Türkçe böylece yalnızca devletin ya da sarayın dili değil, halkın manevi sığınağı oldu. Bu durum Türkçenin geleceğini değiştiren en önemli kırılmalardan biridir.

Ahmet Yesevi’nin sözlerinde dikkat çeken bir başka yön de tevazudur. O, insanı küçülterek değil yücelterek eğitir. Altmış üç yaşına geldiğinde Peygamber sevgisinden dolayı yer altındaki çilehaneye çekilmesi, onun teslimiyet anlayışının en güçlü örneklerinden biridir. “Altmış üçte yere girdim, işte bunu bil / Mustafa’ya ümmet olsam, maksadım bu il” derken yalnızca bir davranışı anlatmaz; tevazuyu, sadakati ve aşkı aynı anda dile getirir. “İl” kelimesini hem amaç hem yurt anlamında kullanması ise Türkçenin ne kadar zengin bir dil olduğunu gösterir. Bir tek kelimeyle hem gönlü hem memleketi anlatabilmek, Türkçenin derinliğini ortaya koyar.

Yesevi’nin açtığı yoldan daha sonra Horasan Erenleri yürüdü. Onun yetiştirdiği dervişler Anadolu’ya geldiklerinde yanlarında yalnızca inanç değil, dil ve kültür de getirdiler. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve daha niceleri aynı kaynaktan beslendi. Yunus Emre’nin “Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü” sözüyle Ahmet Yesevi’nin hikmetleri arasında görünmez bir bağ vardır. Bu bağ, Türkçenin gönülden gönüle taşınan ruhudur. Böylece Türkçe yalnız konuşulan değil, hissedilen ve inanılan bir dil hâline geldi.

Bugün günlük hayatta kullandığımız birçok sözde bile Yesevi’nin izleri vardır. “Eline, diline, beline sahip ol” anlayışı; edep, doğruluk ve irade fikrini nesilden nesile taşımıştır. Bir milleti ayakta tutan yalnızca orduları ya da sınırları değildir. Asıl güç, o milletin dilinde taşıdığı değerlerdir. Çünkü dil yaşayan bir mirastır. Eğer o miras korunursa millet de varlığını sürdürür. Ahmet Yesevi, Türkçeye yalnızca kelime bırakmadı; bir ahlak, bir düşünce ve bir ruh bıraktı.

Hoca Ahmet Yesevi’yi anlamak, yalnızca eski bir şairi anlamak değildir. Bir milletin dilinin nasıl işlendiğini, nasıl dua hâline geldiğini anlamaktır. Türkçe bugün hâlâ bozkır ferahlığı taşıyorsa, hâlâ merhameti ve yiğitliği aynı cümlede buluşturabiliyorsa, bunda Yesi’de yanan o ilk kandilin payı büyüktür. Dil yaşayan bir varlıktır; onu yaşatanlar ise kelimeye can veren insanlardır. Ahmet Yesevi, Türkçeye can verenlerin en büyüklerinden biri olarak yüzyıllardır yaşamaya devam etmektedir.

Ahmet Yesevi dilimizin en büyük zengini ve zenginliğidir. Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin…

Eğitim